Haluk Şahin: Çok ciddi endişelerim var

Haluk Şahin: Çok ciddi endişelerim var

0
PAYLAŞ
Açık Gazete'den Savash Porgham Prof.Dr. Haluk Şahin hocayla medya gündemi ve durumuna dair söyleşti

SAVASH PORGHAM – Emeritus Prof.Dr. Haluk Şahin, “Ben hep iyimser bir insan olarak yaşadım, ne var ki, hayatımın bu döneminde insan türüyle ilgili, fıtrat meselesiyle bağlantılı, çok ciddi endişelerim var. Fıtrat, homo sapiens’in potansiyel olarak çok kötü şeylere eğilimli olduğunu gösteriyor. Hem iletişimciler hem de yurttaşlar olarak o eğilimlere ‘Hayır!’ demek zorundayız” dedi.

Şahin Türkiye’de medyaya dair pek çok farklı olguyu, yeni romanını ve yeni televizyon programını Açık Gazete’den Savash Porgham’a anlattı.

Babıâli yokuşunun dili olsa da bir konuşsa, gazeteleri anlatsa, gazetecileri anlatsa, dengeleri açıklasa, karanlık dehlizlerinde dönen dolapları faş etse…

Yakında Babıâli bir romanda konuşacak ve Türkiye basın tarihine bir nevi ışık tutacak. Emeritus Prof.Dr. Haluk Şahin’in yeni romanı ‘Babıâli’de Cinayet: Gazeteciyi Kim Öldürdü?’ Nisan ayında raflardaki yerini alacak. Edebi bir eser olmasının yanı sıra, 1974’ten 2011’e kadar basın dünyasında neler olup bittiğine ve neden çöküş noktasına geldiğine ışık tutacak. Bu Roman Babıâli’yle bir nevi hesaplaşma olacak…

Babıali’den plazalara geçiş yapan medyanın hali bugün de pek parlak değil. Özellikle anaakım medyanın içinde bulunduğu sansür sarmalı ve gazetecilerin sansüre beyinlerinde başlayıp otosansür girdabında sürüklenmelerinin sonuçları ortadadır. Medyanın içinde bulunduğu çürümüşlük gazetecileri artık birer aktivist olmaya itiyor. Peki, basın meslek ilkeleri gazeteciliğe aktivizm misyonunu yüklüyor mu? Bir gazeteciden aktivist olur mu, olmalı mı?

Türkiye’de medyaya dair pek çok farklı olguyu, yeni romanını ve yeni televizyon programını Bilgi Üniversitesi İletişim Fakültesi Öğretim Üyesi, gazeteci/yazar Emeritus Prof.Dr. Haluk Şahin ile konuştuk. İşte Türkiye’de basının hali pür melali…

***

-Yakında yeni romanınız raflardaki yerini alacak. Konusundan ve nasıl ortaya çıktığından biraz bahseder misiniz?

-Romanmın adı ‘Babıali’de Cinayet: Gazeteciyi Kim Öldürdü?’ Bu benim yirmidokuzuncu kitabım olacak. Öncekilerin çoğu sosyal bilimler ve gazetecilikle ilgiliydi. Üç şiir kitabım var, iki de oyun yazdım. Fakat bana bütün hayatım boyunca bu romanı yazmak için hazırlanıyormuşum gibi geldi. Çünkü hayata edebiyatla başladım. Henüz 13-14 yaşımda yazdığım şiirler bir takım yerlerde yayınlandı. Geleceğe dair hayallerimin birçoğu edebiyatla, roman yazmakla, kitap yazmakla ilgiliydi. Genç yaşlarımda çok iyi bir edebiyat eğitimi aldım çünkü iyi bir grubun içindeydim ve beni yönlendiren müthiş bir edebiyat hocam vardı. Onun teşvikiyle şiirden öyküye yöneldim. 1960’lı yılların başlarında Türkiye’nin birçok yerinde yayınlanan pek az kişinin okuduğu edebiyat dergilerini karıştıracak olursan orada Haluk Şahin isminde bir yazarın öykülerine rastlayabilirsin. O dönemde öykü ve edebiyatla ilgili yapılmış bir takım değerlendirmeleri gözden geçirecek olursan, istikbal vaadeden hikâyeciler arasında bir takım başka isimlerle birlikte Haluk Şahin’in de anıldığını görebilirsin.

Daha sonra eleştiri yazıları yazmaya başlayıp, rahmetli Mehmet Fuat’ın Yeni Dergi’sinde ilk yazım çıktığında, bu işlerden çok iyi anlayan, pek çok yazarın keşfedilmesinde önemli rolü olan Mehmet Fuat, benimle ilgili iyi şeyler söyledi, “edebiyatımıza çok iyi bir yazar geliyor” dedi… İşte böyle vaatkar bir çıkıştan sonra, hayatın rüzgârları beni bambaşka yerlere sürükledi. İstanbul Hukuk Fakültesi’ni bitirdim, yurtdışında doktora yaptım, yurtdışında hocalık yaptım, Türkiye’ye geldim, gazetecilik yaptım ve edebiyattan fiziksel anlamda uzaklaştım. Ama yazılar yazdım, sinemayla uğraştım, televizyonla uğraştım, kafamın arkasında minik bir ses “Hani sen edebiyatçı olacaktın, romanlar yazacaktın, ne oldu?” diye sordu ama hayatta herşeyi yapamayacağımı bilecek bir olgunluğa da kavuşmuştum. Bir yol ayrımı oluyor ve hayat seni daha önce aklının ucundan geçmeyen noktalara götürüyor. Mesela lisedeyken bana günün birinde ünlü bir televizyoncu olacağımı söyleselerdi, “Hadi canım, öyle şey olur mu!” derdim.

Edebiyat hiç aklımdan çıkmadı. Sen benim yazılarımı yakından bilen bir öğrencim ve meslektaşımsın. Yazılarımda edebi bir tat da bulunduğunu söylerler. İşte bu “tat” edebiyatla terbiyeden kalan bir şey olmalı. Altmışlı yaşlarımdan sonra, yazdığım onbinlerce gazete yazısının, kendi yazıldıkları dönemde ne kadar değerli ya da değersiz olsalar da, unutulup gitmeye mahkûm olduklarını gördüm; insanın unutulmayacak nitelikte şeyler yapması gerektiğini hissettim ve şiire döndüm. Şiir yazmaya devam ediyorum. Aslında ben herkesin şiir yazması gerektiğine inanıyorum. Şiir yazmayı varoluşsal bir ihtiyaç, bir derin nefes alma biçimi olarak görüyorum. Dünya şiirini değiştirmek ya da Türk şiirine takla attırmak gibi bir iddiam yok. Çok sevdiğim dostum Ataol Behramoğlu gibi “fulltime” hatta “full-life” şair değilim ama şiiri önemsiyorum. Günün birinde bir roman yazmak da hep aklımda vardı. Hatta şiire döndüğüm yıllarda roman denemesi de yaptım. O Yıllarda, Türkiye’nin başta gelen roman eleştirmenlerinden değerli dostum merhum Fethi Naci’ye Bozcaada’ya bir gelişinde roman yazdığımı söyledim. Bana “haydi oaradan, roman zordur ve roman yazamazsın” dedi. Ben de “Niye yazamayayım, bal gibi de yazarım” dedim. Bana “sen roman yazamazsın, farklıdır, roman yazmak altı okka yürek ister” dedi. Oturdum, çalıştım ama romanı bitiremedim ve Fethi Naci haklı çıktı. Hep aklımın bir köşesinde bir roman yazıp, Fethi Naci’ye götürmek kaldı. Ama Naci beklemedi, çekip gitti.

Hasbelkader, Babıâli’nin 1974’ten 2011’e kadar yaşadığı bütün büyük çalkantılarının içinde oldum. İsmail Cem’le birlikte TRT’den atıldım, Uğur Mumcu’yla birlikte sabahlara kadar sohbet ettim, Türkiye’nin bugün ismini bildiği pek çok gazetecinin yetiştiği Nokta dergisinin genel yayın yönetmeniydim, asker arkadaşım Uğur Dündar’la birlikte Türkiye’nin en çok izlenen Arena programının 10 yıl boyunca editörlüğünü yaptım. Çetin Emeç dostumdu. Nice arkadaşlarımı tutuklandılar… Özetle, Babıali’deki bütün bu çalkantıları ve iniş çıkışları yakından gördüm, oradaki teknolojik değişimi izledim, özel televizyona geçişi yaşadım.. Doğan Gurubunda 25 yıl çalıştım. Bütün o “şöhretleri” insan olarak tanıdım. Onların yükselişlerine, çürümelerine, çöküşlerine tanıklık ettim.

Oğlum Emre sinema yönetmeni ve özellikle belgesel alanında dünyanın önde gelen isimleri arasında gösteriliyor. Beş yıl önce yine Babıâli’den konuşurken bana bunları anlatan bir senaryo yazmamı önerdi. Ben de oturdum önce bir sinopsis ve ardından da bir senaryo yazdım. Emre senaryoyu beğendi, birkaç sinemacı dostum da beğendiler. Fakat Türkiye’deki konjonktürde çekilebilmesi mümkün değildi. Derken, biraz da kaybolup gitmesin diye, bu senaryoyu romanlaştırmaya karar verdim. Bu, edebiyatta olan bir şey.. Zaman zaman romanlar senaryolaştırılır, daha az olmakla birlikte senaryolar da romanlaştırılır. Geçen yıl boyunca bu roman üzerinde çalıştım ve bitirdim. Babıâli’nin çürüyüşü ve çöküşü arkadaki fon. Ben bu çöküşü yıllardır yakından inceliyoor, sorguluyorum. Bu konuyu ele alırken elbette yapısal nedenlere de yer vermek gerekiyor ama senin de öteden beri bildiğin gibi, ben bireylerin de çok önemli olduğuna inanırım. Gazetecilik bir şovalyelik mesleğidir, romantik bir misyondur ve biraz saflık gerektirir. Bir gazeteci olguları açıklayarak dünyayı değiştirebileceğine inanmak zorundadır. Aksi taktirde yapmaya değmez, çünkü çok zordur, zahmetlidir, tehlikelidir, maddi olarak yeterince ödüllendirilmez. Ama bir misyondur ve bazı insanlar kendilerini bu misyona kaptırırlar.

Romanda ana konu, o misyonun parçalanması… Özellikle 2007’den sonra. Ben hep “Bu adam gazeteci mi, yoksa gazetecilik numarası yapan başka bir şey mi” diye sormuşumdur. Romanda da “kahramanlarıım için bunu sordum. Roman gerçek bir dönemi anlatıyor ama tanıdığımız hakiki insanlar bire bir anlatılmıyor. Romanı okurken “Aaa bu falanca kişiymiş” denilmeyecek, çünkü yok öyle biri; öte yandan “Aaa bu falancayı andırıyor ama filancayı da andırıyor” denilebilir. Orada zamanla Babıali’ye hakim olan bir prototip var. Çürüme bakterilerini, nem çeken bir tuz gibi doğal bir şekilde çekmeyi beceren yeni bir yönetici türü geldi ve yükseldi Babıâli’de. Romanın hikâyesi 2008 yılında geçiyor. Arka planda küreselleşme var, Cemaat var, büyük medya gruplarıyla hükümet arasında yürüyen pazarlıklar var, değişen ve bozulan bir kent olarak İstanbul var… Elimizden geldiğince yazdık işte! Ben bana verilmiş olan edebi kabiliyeti kullanmamış olmaktan ileri gelen kabahatime özür mahiyetinde bir eser yazmış oldum; o yüzden, edebi anlamda iyi bir roman olmasını özellikle istedim. Türk edebiyatına bir katkı olsun istedim. Bu kitabı okuyanlar “Haluk hoca iyi bir roman yazmış” derlerse amacıma ulaşmış olurum. Kitabı okuması için gönderdiğim ve sözüne çok itimat ettiğim dostlarım romanla ilgili çok iyi şeyler söylediler. Benim için en önemli cümlelerden birini de Ateş İlyas Başsoy kullandı ki onun söylediklerine çok önem veririm. Bana şöyle yazdı: “Ağabey, bence son 10 yıl içinde Türkçede yazılmış en iyi romanı yazmışsın.” Ben de “Ateş İlyas, sen ne dediğinin ve ne kadar iddialı bir şey söylediğinin farkında mısın” dedim, o da “Evet farkındayım, istersen yeniden yazarım” diye ısrar etti. Ne kadar doğru ya da ne kadar yanlış olduğu zaman içinde görülecek. Kitap olarak Nisan ayının ilk haftasında Kırmızı Kedi Yayınları’ndan çıkacak. Bu benim yimidokuzuncu kitabım ama heyecanlıyım ve o günü iple çekiyorum.

-Yakında bir de yeni televizyon programıyla ekranlarda olacaksınız. Detaylarından biraz bahseder misiniz?

-Bir grup bağımsız gazeteci olarak bir süredir şu zor dönemde bir şeyler yapmaya çalışıyoruz. +1 TV deneyimimiz maalesef yarım kaldı, Sokak TV deneyimimiz de öyle. Yurt gazetesi deneyimimz keza. Bunlar genellikle birbirine benzeyen nedenlerle yarım kaldılar. Hiçbir zaman okur ve izleyici eksikliğinden değil, her zaman maddi yetersizlikten, siyasi baskılardan, mali sıkıntılardan dolayı yarım kaldılar. Bu arkadaşlardan Merdan Yanardağ çok zaman önce bağımsız bir televizyon kurmakta olduğunu ve beni de aralarında görmek istediklerini söyledi. Ben de zaten aralarında olduğumu söyledim. Kanalın adı “Tele 1”. 5 Mart’ta başlayacak olan programın adı “Peki Ama Hangisi Gerçek?” Günümüzde insanların kafaları karışık, gerçekler ve alternatif gerçekler ya da yalanlar birbiriyle çarpışıyor, dört bir yanda palavralar uçuşuyor. Bu program Türkiye’de ve dünyada yalanları ve tam olarak doğru olmayanları ifşa etmeye çalışacak. İlk programlarda, yani referandum sürecinde daha çok referandumun olgularını irdelemeye ağırlık vereceğiz. Üç kişi hazırlıyoruz programı ve ben onların ağabeyi durumundayım. Gülfem Sanver Saydam, Sorbonne’dan doktoralı bir siyasal iletişimci. Kendisi aynı zamanda Türkiye’nin en iyi siyasal iletişim pratisyenlerinden biridir. Diğer arkadaşımız Can Türe, bu alanda hem fiilen çalışmış, hem de kendisini akademik anlamda hazırlamakta olan genç bir sosyal bilimcidir. Programda olgısal doğrulama ya da fact checking de bulunacak, biraz da medya eleştirisi ve tartışması olacak.

-Medya üzerinden konuşmayı sürdürürsek, bir gazeteci ve iletişim profesörü olarak bugün Türkiye’de basının içinde bulunduğu durumu nasıl değerlendiriyorsunuz?

-Dünyadan kopuk olarak değerlendirmiyorum. Sadece bizim başımıza gelen bir şey olarak da değerlendirmiyorum. Dünyaya bir bütün olarak baktığımızda başka yerlerde de bizim başımıza gelenlere benzer şeyler olduğunu görüyoruz. Dünyanın çeşitli yerlerinde demokrasinin ağır biçimde sorgulanmakta olduğunu, otokratik eğilimlerin üst ve ön plana çıkmakta olduğunu görüyoruz. Türkiye belki bir anlamda öncülerden biri olabilir ama bugün Brezilya’ya, Polonya’ya, Macaristan’a baktığımızda, potansiyel olarak Fransa’da olacaklara baktığımızda, Trump’ın Amerikasına baktığımızda ne kadar benzer şeyler yaşandığını ve söylendiğini görüp hayret etmemek mümkün değil. Dünyada küreselleşmeye tepki olarak, artık insanlık tarihinden silindiği sanilan bir takım reaksiyonların hortlamasına tanık oluyoruz.. Bunlardan biri, şoven anlamda, içeriği zehirli milliyetçilik, yurtseverli değil. Küreselleşmenin vaatlerinden birisi küresel barıştı, “Hepimiz aynıyız, hepimiz aynı malları tüketmeyi seviyoruz, o halde bir arada barış içinde yaşayabiliriz” şeklindeydi. Kof çıktı. Şimdi sorgulanıyor ve insanlar kendilerine benzemeyenlerle birlikte yaşamak istemedikelerini çeşitli şekillerde dile getiriyorlar. Irkçılık, içe kapanma, etnik bağnazlık yayılıyor. Yeni bir despotizm yükselmekte. Bunlar tabii medyayı da etkiliyor.

– Demokrasilerde basın dördüncü erk olarak görülür. Sizce bugün Türkiye’de demokratik olarak üstüne yüklenmiş olan işlevleri yerine getiren bir basının varlığından söz edilebilir mi?

-Hayır, böyle bir basının varlığından söz edemeyiz. Bunu yerine getirmeye çalışan tek tük gazetecilerden, gazetelerden ve internet sitelerinden söz edebiliriz.. Ama kurumsal olarak Türkiye’de bugün medyanın bir iletişim aracı olarak değil, tam tersine bir anti-iletişim aracı olarak işlediğini söyleyebiliriz. Yani insanların olguları daha kolay ve daha iyi anlamasına değil, anlamamasına ve kafasının karışmasına sebep olan bir araç olarak kullanıldığını söyleyebiliriz. Bu tabii acı bir şey. Demokrasiye inanan, biraz romantik bir iletişim düşünürü olarak benim için çok ağır bir şey. Çünkü biz hep basının ana görevinin kitleleri uyandırmak, kamuoyu oluşturarak kitleleri doğru yönlendirmek olduğuna inandık ona göre yaşadık. Sadece Türkiye’de değil, başka yerlerde de eğer bunun tam tersi olmaya başlamışsa burada ciddi bir krizle karşı karşıya olduğumuz sonucunu çıkarabiliriz.
Aslında bu kriz sadece basını ilgilendiren bir kriz değil, bizzat demokrasinin krizidir. Demokrasinin bu krizi aşması, kendini yeniden tanımlaması, enformasyon ve bilginin demokrasi içindeki rolünü yeniden gözden geçirmesi gerekiyor. Eğer medya tarafından yayılan enformasyon, iletişim kuramındaki tabirle, “gürültü” haline gelmişse biz yurttaşlar ne yapacağız? Doğru olgular halka nasıl ulaşacak?

Burada tabi yeni bir faktör var, o da sosyal medyanın durumu. Sosyal medya da bütün iletişim araçları gibi ilk ortaya çıktığında daha çok özgürleştirici özellikleriyle değerlendirildi ve bir demokratikleşme aracı olarak görüldü. İnternet sayesinde iletişimin artık çok daha kolay olduğunu, herkesin gazeteci olabileceğini ve yurttaş gazeteciliğiyle artık hiçbir şeyin saklanamayacağını, akıllı telefonlarla herkesin bir radyo/televizyon istasyonu haline geleceğini ve bunun ne kadar büyük bir nimet olduğunu söyledik. Fakat bir süre sonra kazın ayağının pek de öyle olmadığı ortaya çıktı. Ne oldu, toplumun belirli çevreleri, özellikle güç odakları bu araçları kendi kötü amaçları için kullanmaya başladılar. Yani suya zehir kattılar. Twitterdan size bir mesaj geldiğinde, bunun ne kadarı bir yurttaşın samimi düşüncesidir, ne kadarı paralı trollerin yazdığı amaçlı bir propaganda mesajıdır, ne kadarı bir takım bilgisayar robotlarının ürettiği sahte mesajlardır bilemiyoruz.

Daha da kötü bir şey oldu. Yeni medya insanların kendilerini farklı fikirlere açmalarını sağlamak yerine, bir takım yankı odaları yaratarak hep aynı şeyleri duymaları, kendilerini gittikçe daha da haklı hissetmeleri ve sonunda aşırılaşmaları ve militanlaşmaları sonucunu doğurdu. Irkçılar ırkçıları takip ediyor, anarşistler anarşistleri takip ediyor, siyasi İslamcılar siyasi İslamcıları takip ediyor ve herkes bütün dünyanın kendileri gibi olduğunu sanıyor. Çünkü sadece kendileri gibi olanları takip ediyorlar, kendi görüşlerini pekiştiriyorlar, kendilerini daha haklı görüyorlar ve kendileri gibi düşünmeyenleri düşman olarak görüyorlar… Ayrıca, bu araçların faşizan rejimler tarafından bir çeşit ideolojik sicil aracı gibi kullanılabileceği ortaya çıktı. Türkiye’de bunun vahim örneklerini görüyoruz: İşte şu solcu, bu darbeci, attığı tweetten belli diye insanlar hapse atılıyorlar.

Haluk Şahin

Bütün bunlar bir araya gelince ortaya demokrasinin işleyişi açısından garip bulunan sonuçlar çıkmaya başladı; Brexit gibi. Orada hiç beklenmeyen bu sonuç niçin ortaya çıktı? Çünkü, referandum kampanyası sırasında özellikle sosyal medya aracılığıyla ama ana medya aracalığıyla da o kadar çok yalan ve yanlış şeyler topluma yayıldı ki, sonuçta insanlar akıllarıyla değil, ilkel tepkileriyle oy kullandılar; demokrasinin arzu ettiği gibi zihinsel irdemelerle karar vermediler. Örneğin; Brexit geçerse Türkiye’nin AB’ye gireceği ve 20 milyon Türkün İngiltereye göç edeceği medya aracılığı ile söylendi. Birçok insan bundan etkilendi. 20 milyon Türk göçmen gelecekmiş! ABD’de de palavra bir takım hikayeler üzerinden adaylar yıpratıldı. Hillary Clinton’un seçimi kaybetmesi bir kaç habere bağlanıyor.. Örneğin, Demokratların bir pizzacı zincirini aslında bir cinsel ticaret amacıyla kullanığı uydurması. İğrenç iftiralar atıldı. Bunların yarattığı algılar seçimde belirleyici oldu. Olguların değil, algıların baskın olduğu bir dönemde yaşıyoruz. Oysa bizim inandığımız demokrasi “rasyonel insan” modeli üzerine bina edilmişti. “Ya Türkiye?” diyeceksiniz. İrrasyonellikte kimseden geri kalmıyoruz. O açıdan dünya ile uyumluyuz, hatta öncü olduğumuz bile söylenebilir. 16 Nisan referandumunda eğer “evet” oyu çıkarsa, bu dünyadaki genel otokratlaşma eğilimine uygun düşer. Eğer hayır oyu çıkarsa dünyadaki yansımaları çok büyük olacaktır.

-Sosyal medyanın etkilerine bir de akademik perspektiften bakarsak; sizce sosyal medyanın gazeteciliğin hem kuramsal teorik boyutunu hem de pratik durumunu sarstığını, hatta yıktığını söylemek mümkün mü?

-Ben yepyeni bir çağda olduğumuz kanısındayım. Bizim kitaplarını yazdığımız ve ilkelerini ortaya koyduğumuz dönem geride kaldı. Gençler bu yeniçağın ahlakını oluşturmakla yükümlüler. Bizim çabalarımızla oluşan bir takım ilkeler dolaylı olarak yardımcı olacaktır. Hala Türkiye ahalisinin %93’ünün TRT’den ajans izlediği veya sadece İstanbul’da basılmış 3-4 gazeteyi okuduğu varsayımıyla yola devam edemeyiz. Öncelikle bu değişikliği kabul etmek ve sosyal medyanın başatlığını bir olgu olarak görmek zorundayız. Ama şimdi de onu şüpheli sandalyesine oturtmalıyız. Başlangıçtaki coşku dönemi geride kaldı.

-Gazetecilik mesleği esasında bir aktivizm misyonunu içermez, ama Türkiye’deki şartlar gazetecileri aktivizme, eylemselliğe itiyor. Gazetecilerden ziyade aktivistler var karşımızda. Sizce bir gazeteciden aktivist olur mu, olmalı mı?

-Gazeteci bir şeyin aktivistidir, o da ifade ve basın özgürlüğüdür. Bunların aktivisti olmak zorundadır. Bunları var gücüyle savunmak zorundadır, çünkü işini iyi yapabilmesini bunlara borçludur. Nasıl bir diş hekimi veya cerrah temizlik aktivisti olmak zorundaysa, bunu ihlal edenlere karşı çıkmak ve sesini yükseltmek zorundaysa, bir gazeteci ve akademisyen de ifade ve basın özgürlüğünün aktivisti olmak zorundadır. Yani gerekirse yürüyüş yapmak zorundadır, gerekirse pankart taşımak zorundadır. Ama ben gazetecilerin başka davaların aktivisti olarak ön plana çıkmalarını hiçbir zaman uygun görmedim. Sempati duyduğum davalr olmadı mı, elbette oldu. Çok tepki gösterdiğim siyasi olaylar olmadı mı, oldu. Ama ne bir bildiri imzaladım, ne de elime pankart alıp filanca STK’nın, filanca siyasi partinin yaptığı yürüyüşe katıldım. Çünkü bu başka birşey; o zaman siz gazeteci olarak asıl işlevinizi yerine getirememe tehlikesiyle karşı karşıya kalıyorsunuz. Yani mutlaka yerine getiremezsiniz demek istemiyorum, bunu başarabilen arkadaşlar var ama ben bunu yapmadım. Ben gazeteciliği bir araç olarak kullanan, başka aktivist eylemlerin bir uzantısı olarak görenleri hep eleştirdim ve mesafeli oldum. Böylesi gazetecilik yapanların hem sağ hem de sol versiyonları var. Bir gazeteci için yegâne aktivizm meslek aktivizmidir ve olguların doğru olması için verilen çabadır.

-Bir gazetecinin sadece ifade ve basın özgürlüğü noktasında aktivist olması gerektiğini belirtiyorsunuz ancak bugün hem sağ hem de sol medyada olay mesleki aktivizmin ötesine taşarak bir nevi militanlaşma mevcut. Bu durum gazetecilik mesleğinin olguları ve yapısına da etki ediyor. Sansür ve otosansür olgularının artışı, bunca gazetecinin cezaevinde olduğu gerçeği de düşünüldüğünde; sizce gazetecilik mesleği öldü mü, yoksa umut beslemeye devam mı edilmeli?

-Türkiye’de şu anda 150 kadar gazetecinin hapiste olması gazetecilerden, olgulardan ve doğrulardan hala korkulduğunun bir işareti. Ben artık gazetecilikte yeni bir yere geçilmiş olduğunu, iletişim etiğinin temel kurallarının insanlara sosyal medya kullanmaya başlar başlamaz öğretilmesi gerektiğini düşünüyorum. Bu da çok zor birşey; yani sıradan insanlara bir yandan bir şeyler söylerken yalan söylenmemesini, hakaret edilmemesini, mümkünse tüm olguların verilmesini öğretmek kolay değil. Bu yüzden fact checking gibi doğrulama siteleri ve programlarına duyulan ihtiyaç artıyor. Karışık bir geçiş dönemindeyiz. Sonuç çok kötü olabilir. Ben hep iyimser bir insan olarak yaşadım, ne var ki, hayatımın bu döneminde insan türüyle ilgili, fıtrat meselesiyle bağlantılı, çok ciddi endişelerim var. Fıtrat, homo sapiens’in potansiyel olarak çok kötü şeylere eğilimli olduğunu gösteriyor. Hem iletişimciler hem de yurttaşlar olarak o eğilimlere “Hayır!” demek zorundayız.

BİR CEVAP BIRAK