Hamdi’yi öldürüyorlardı

Hamdi’yi öldürüyorlardı

0
PAYLAŞ

Hamdi henüz iki aylık bile değilken, üç kardeş arasında en yaramaz olduğu için annesinden kopartılarak, küçük bir battaniye içinde bize bırakıldı. Erkek kardeşim anneme, annem de kızkardeşime adeta bırakıp kaçtı Hamdi’yi. “İstemiyoruz, bakamayız, o sorumluluğu alamayız” demeye fırsat bulamadan bordo yeşil battaniyesinin içinden korkak gözlerle bize bakarken bulduk onu. Sarman cinsiyle sıradan bir kediydi. Sokaklarda çokça vardı benzerlerinden. İlk bakışta hiçbir özelliği yoktu ama, kucağınıza aldığınızda müthiş bir sıcaklık yayıyordu. Hamdi, kızkardeşim ve yeğenimin yaşadığı eve yerleşti. Ben ise onu görmek için haftanın üç ya da dört günü oradaydım.


Hamdi’nin kulakları kirleniyordu. Kulak çubuklarıyla zedelememeye çalışarak usulcacık temizliyorduk kulaklarını. Ertesi gün yeniden kirleniyorlardı. Çok sonraları kulaklarının kirlenmesinin hastalığının ilk belirtisi olduğunu anlayacaktık.


Bir sabah karşımızda Hamdi’yi dişsiz bir canavar olarak bulduk. Öndeki iki uzun dişi düşmüştü. Çok telaşlandık. Kedilerin süt dişlerinin değiştiğini bilmiyorduk. Neyse ki yerine çok kısa bir süre sonra yenileri çıktı.


Hamdi’nin dişleri çıktıktan sonra dudaklarında afta benzer yaralar oldu. Eczaneden aft ilacı alıp dudaklarına sürüyorduk. Minik yaralar geçer gibi oluyor ama tamamen iyileşmiyordu.


Bahar ayları geldiğinde altı aylık Hamdi’yi annem ve babamın sıklıkla kaldığı bahçeli evimize götürdük. Doğada yaşamasının daha uygun olduğunu düşündüğümüz için sevimli yavrumuzu annem ve babama emanet ettik. Oysa onun dostluğundan çok memnunduk.


Hamdi birkaç gün içinde yeni yuvasını benimsedi. İlk günlerin şokunu yavaş yavaş atlatıp bahçede dolaşmaya başladı. Ben bazı hafta sonları onu ziyarete gidiyordum. Hamdi’yle koyun koyuna uyuyorduk.


Bahar bitip yaz geldiğinde Hamdi’nin arka bacağında minik bir sıyrık gördük. Önceleri “bahçede bir yerlere sürtündü herhalde” diye düşünüyorduk. Sonraları bu sıyrığın iyileşmeyen bir yara olduğunu fark ettik. Çok kısa bir süre sonra Hamdi’nin patileri yarılmaya ve patilerinden kan akmaya başladı. Hemen annemin kedisi Boncuk’un veterinerini aradık. İsmail Bey, Hamdi’nin patilerine ve bacağına iyi gelmesi için iğne yaptı. Bu Hamdi’nin ilk antibiyotiğiydi. Kızkardeşim o sıralar Hamdi’nin yanındaydı ve tedavisinin sonucunu görünceye kadar da onun yanında olmak istiyordu. Üç gün sonra ikinci antibiyotiği yapıldı. Hamdi eskisi gibi oynamıyor, mutsuz bir yüz ifadesiyle sürekli uyuyordu. Kızkardeşim veterinerin tedavisinin sonuç vermemesi üzerine dayanamadı ve onu başka bir veterinere götürmek üzere kendi evine aldı. Hamdi’yi Çapa’da bir veterinere götürdü. Hatice Hanım hayvanları sever görünüyordu. O da İsmail Beyden farklı bir tedavi uygulamadı ve aynı antibiyotiğe, yani Synolux’a devam etti. On günlük kür sonucunda Hamdi’nin dudağı ve patileri kısmen iyileşti ama bacaktaki yara ciğer gibi açık bir şekilde olduğu gibi duruyordu.


Hamdi’nin keyfi biraz yerine gelir gibi olmuştu. Bir hafta, on gün sonra hafiften gelen keyfi yine kaçtı. Dudağındaki ve patilerindeki yaralar büyümeye başladı. Bacağı ise her geçen gün daha kötüye gidiyordu. Aynı veteriner yine Synolux kullanmak istiyordu. Bu arada mantar için aşı yapıyor, vücudu güçsüz düşmesin diye habire vitamin iğneleriyle Hamdi’yi delik deşik ediyordu. Aslında hem Hamdi’yi hem de cebimizi delik deşik ediyordu. Çünkü yaptığı her iğneye fahiş paralar ödüyorduk. On gün süren iğnelerin sadece birinin parası bu tedavide kullanılan ilaçların hepsinin parasını kat kat çıkarıyordu. Bunu sonradan ilaç fiyatlarını öğrenince anladık.


Hatice Hanımın tedavisi sonuç vermemişti. Hamdi’yi tam teşekküllü bir hastane olduğu için İstanbul Üniversitesi Veteriner Fakültesi’ne götürdük. Oradaki asistan ve uzman veteriner hekimler de hayvan sever gibi görünüyorlardı. Hamdi’yi o gün klinikten sorumlu olan profesör de dahil olmak üzere birçok veteriner hekim gördü. Önce kan testi için laboratuara gittik, arkasından mantar ve uyuz testi için yaralarından parça alındı. Antibiyogram da yapıldı. Antibiyogram sonucunda yaralarına iyi gelen antibiyotikler tespit edildi. Üç yarasına da iyi gelen Sülbasin’in tedavisine başlandı. Yapılan testlerin hepsi olumluydu ama minik yavrum bir türlü iyileşmiyordu. Sülbasin’i de yakın olduğu için Çapa’daki Hatice Hanıma yaptırıyorduk. Her gün aynı saatte Hamdi’yi ona götürüyor, düzenli olarak iğnesini ve pansumanını yaptırmaya özen gösteriyorduk. Hamdi iyileşmiyordu, aksine günden güne kötüleşiyordu. Veteriner Fakültesi’ndekiler hiçbir şey söylemiyor, “gak guk” demekle bizi geçiştiriyorlardı. (Bu arada İstanbul Üniversitesi’nde öğretim görevlisi olduğum için kendi üniversitemin bir fakültesini kötülemekten mutsuz olduğumu belirtmek isterim.)


Kendi üniversitemden ümidi kesmiştim. Orada oğlumun tedavisini yapamayacaklardı ve bizim de vaktimiz yoktu. Hamdi’nin yaraları her geçen gün büyüyor, bacağının arkası iyice çürüyordu. Dudakları o kadar kötü olmuştu ki, yaralarındaki kanlar kuruduğu için yavrum ağzını açamıyor, çok iştahlı olmasına rağmen, yemeğin yanına gidiyor, yutabileceği kadar büyük parçaları dudaklarına değdirmeden yutmaya çalışıyordu.


Aklımıza Hamdi’nin iyi beslenmediği geliyordu. Yaralarının alerjik olabileceğini düşünmeye başlamıştık. Araştırmalarımız sonucunda doktorasını beslenme üzerine yapan genç bir veteriner hekim bulduk. Hamdi’yi görmesi için onu eve çağırdık.


Hamdi kuru mamaya alışmamıştı. Ona özel yemekler yaptığımız için alışacak gibi de görünmüyordu. Ciğer, tavuk, köfte, peynir, yumurta ve zeytini çok seviyordu. Yeni veterineri Alper Bey, Hamdi’nin beslenmesini değiştirmemiz gerektiğini söyledi. Combisid, Setrin, V-Daylin, Medobiotin gibi ilaçları kullanmamızı da istedi. Hamdi’ye anti alerjik yaş mamalardan almaya başladık. Kuzu eti de yediriyorduk ama, yaraları her geçen gün daha da büyüyordu. On, on beş gün sonra yaralarında iyileşme olmadığı için, başka bir veteriner arayışına giriştik.


Hamdi’yi Beşiktaş’ta Hüseyin adında bir başka veteriner hekime götürdük. Veteriner Hamdi’nin ağzına baktı, dudaklarındaki doku kaybını gördüğünde “bu, et yiyen bir virüs” dedi. Tedavi olarak bize yaraları yakabileceğini, bunun yaraların çoğalmasını bir süreliğine engelleyeceğini söyledi. Dehşete kapılmıştık. Hangi yarayı yakacaktı? Hamdi’nin dudakları zaten neredeyse yok olmuştu ve yara boğazının içine yayılmış, tüm dilini kaplamıştı. Gücünü kaybetmesin diye Hamdi’ye ithal olduğunu söylediği ve ucunu bıçakla kesip kırdığı bir tüpten iğne yaptı. Ucu kırılmış tüpü aldık, Bulgaristan’dan geliyordu. Başka veterinerlere gösterdiğimizde o iğnelerin hiçbir faydası olmadığını öğrendik. Hüseyin Bey bu iğne karşılığında bizden 30 milyon aldı.


Ertesi gün ağzındaki yara burnuna da sıçradı. Sanki bir halı sahada halının ucu kıvrılmışçasına burnunun derisi kalkmış, altında eriyen, çürüyen bir et izlenimi veren kanlı bir doku ortaya çıkmıştı. Onu o halde gördükçe gözyaşlarımı tutamıyor, saatlerce ağlıyordum. Allaha iyileşmesi için dua ediyordum ama umudum kayboluyordu. Eğer Hamdi tedavi edilemezse yara kısa bir sürede bütün yüzünü, hatta vücudunu saracak kadar hızlı büyüyordu. Çok fazla zamanının kalmadığı belliydi. Yine de Hüseyin Beyin tedavi yöntemini kabul edemezdik.


Çaresiz başka bir veteriner arayışına girdik. Aklıma eski kayınvalidemin kedisini götürdüğü veterineri aramak geldi. Derhal Etiler’deki Veterinerium’un kurucularından olan İlknur Hanımı aradım. İlknur, Hamdi’yi görünce “maşallah kilosu yerinde” dedi. Belki de onu kurtaran ve hastalığa karşı direnme gücü veren iştahı olmuştu. Çok iştahlı bir kediydi, dudağındaki yaralara rağmen yemek yiyordu. İlknur, karşısında kilosu yerinde ama, ölüme doğru giden daha doğrusu ölüme gönderilen Hamdi’yi gördüğünde, bize belli etmemeye çalışsa da dehşete kapılmıştı. “Yaralarından parça alıp patolojiye göndermeden hiçbir şey söyleyemem” dedi ama, kanserden şüpheleniyordu.


İlknur o gün Hamdi’yi uyutup dudağından ve bacağından parça aldı. Hamdi narkozun etkisiyle mışıl mışıl uyurken yaralarını temizledi. Kurumuş kanlar ve ilaç artıkları temizlenince Hamdi’nin bütün yaraları olanca çıplaklığıyla ortaya çıktı. Zavallı oğlumun yaraları o kadar kötü görünüyordu ki, bakmak acı veriyordu bana. Hamdi çabuk uyandı ama kolay ayılamadı. Ayılırken İlknur’un da erkek kardeşimin de vücudunda izler bıraktı.


Araya haftasonu girdiği için yaklaşık dört gün sonra patoloji sonucu geldi. Raporda “Gönderilen örneklerde Eozinofilik Plak histoptolojisi izlenmekte” yazıyordu. Hamdi kanser değildi. Kanser değildi ama, bünyesinin yaptığı bir hastalıkla karşı karşıyaydı. Bugün iyileşse bile yarın hastalığın nüksetmeme garantisi yoktu.


İlknur hemen kortizon tedavisine başladı. Hamdi on beş gün arayla üç kortizon iğnesi oldu. İlk iğneyi olur olmaz yaralarında kapanma başladı. İki üç gün içinde  önce dudaklarındaki yaraların hızla iyileştiğini fark ettik. Bir hafta sonra ise bacağındaki yarada küçülme başlamıştı. İlknur dördüncü iğneyi yapmaya gerek görmedi.


Bundan sonra Hamdi ömrünün sonuna kadar kontrol altında yaşayacak. Vücudundaki değişiklikler takip edilecek, en ufak bir değişiklikte İlknur ablasına götürülecek. Aradan iki aydan fazla zaman geçti, Hamdi, İlknur ablasına gitmedi. Ağız kokusu hala var ama onun da zaman içinde geçeceğini ümit ediyorum.


Hamdi’nin hastalık serüveni bana veteriner hekimlerimize ne kadar güvenebileceğimizi gösterdi. İlknur Bilgiç’i bulamasaydık, bilimsellikten uzak, okulda gördükleri derslerden hatırlayabildikleri kadarıyla bu mesleği yapmaya devam eden veterinerlerin elinde son nefesini verecekti Hamdi. Gittiğimiz veteriner hekimlerin hiçbiri bizden sonra literatür karıştırıp bu hastalığın ne olabileceği konusunda kafa yormadı. “Antibiyotikle iyileşirse iyileşir, iyileşmezse ne yapalım ölür” mantığıyla Hamdi’yi tedavi etmeye çalıştılar. Bu tedavi iyileşmeye değil, oyalamaya yönelikti.


Kimbilir ne Hamdi’ler bu mantıkla mesleklerini icra eden veteriner hekimlerin elinde yok olup gidiyor. Hipokrat yemini etmedikleri için ve elbette ki tıp hekimlerini kontrol eden mekanizmaların veteriner hekimleri kontrol etmemesi nedeniyle istedikleri gibi davranabiliyorlar. İnsanların sağlığının hiçe sayıldığı bir ülkede hayvanların sağlığının önemsenmesini beklemek hayal galiba.


www.birsenaltiner.com


 

BİR CEVAP BIRAK