Hayalet yazar Hüdai Nabit

Hayalet yazar Hüdai Nabit

0
PAYLAŞ

 


Dostlarının “Son Diyojen” diye adlandırdığı Hüdai Nabit’le, 12 Eylül’den, başbakanın yurt gezilerine, İsmet Özel- Hilmi Yavuz  polemiğinden, medyanın tekerrürden ibaret tarihine kadar gündemi değerlendirdik…


“…O dönemde de “delikli siyaset” vardı. Deliğe süpürülmeyi göze alamayanlarla, kullanılmayı göze alamayanlar arasındaki toplumsal çatışma 12 Eylül’ü yarattı.12 Eylül’ü deliğe süpürülme korkusu yaratmıştır. Gönüllü olarak deliğe süpürülmeye yanaşmayanlar, zorla Mamak, Metris gibi deliklere tıkıldılar, kullanılanlar tarafından. İşte 26 yıldır edebiyatımız, siyasetimiz ve ekonomimiz hep delikli oldu bu yüzden. Günümüzdeki tek fark, deliğin daha büyük olmasıdır.”


– Hüdai hocam, öncelikle uzun bir aradan sonra bu buluşmayı ve söyleşiyi kabul ettiğiniz için size teşekkür ederek başlamak istiyorum.
-Rica ederim efendim. Aslında sizinle sayısız kere buluşmalarımız oldu, söyleştik ama bu defa özellikle ben de istekli davrandım. Çünkü ülkede ve dünyada böylesi bir akıl tutulması yaşanırken bunu kendi kendime atlatamayacağımı düşündüm. Uzaktaydım, izlemiyordum, düşünmüyordum; ama daha fazla uzak kalamadım. “dağ başında derviş olmak kolaydır” derler. İş kentin ortasında, kasabada derviş olabilmekteymiş. Ben de öyle yaptım efendim, kasabaya indim.


– Kasabaya inme işi nasıl oldu peki?
– Bu zihinsel bir iniş tabii. Fiziki olarak hala dağ başında yaşıyor sayılırım. Size bir önceki buluşmamızda da sözünü etmiştim; bizim köyden konut alan ‘dışarlıklı’ bir aile evlerine çanak anten bağlatmışlar. Arada bir çay saatine davet ediyorlar beni. Uzatmayalım, ben de birkaç kez icabet ettim bu davetlere. Nutkum tutuldu! En az yirmi yıl var ki bu ülkenin nasıl yaşadığını unutmuşum. Televizyon yok, gazete yok. Sadece TRT radyosunun klasik müzik yayını yapan kanalını dinliyor, çeviriler yapıyor ve son beş yıldır da Devrim Şiirleri Antolojisi gibi bir çalışma yapıyordum ki, dağıldım.


– Nasıl yani. Dağılmanızı anlayamadım?
-II. Dünya savaşı sonrasında Türkiye’de gazetecilik yapan bir Alman dostum, görevi bittikten yirmi yıl sonra yeniden Türkiye’ye geldiğinde yaşadığı şoku anlatmıştı; “ ben giderken Laik- Şeriat çatışması vardı, yirmi yıl sonra tekrar döndüm hala devam ediyor.” demişti. Ben de aynen öyle bir ruh halinde buldum kendimi. Sözünü ettiğim komşularımın ısrarlarıyla benim eve de bir çanak anten bağlandı. Başka türlü bir iletişim kurmamız mümkün olmuyordu. Biraz konuşuyor, uzun uzun susuyorduk. Bu çanak sayesinde birkaç gün sohbetler şenlendi. Ama sonrası…


– Evet sonrası?
-Sonrası büyük bir sinir savaşı. Her şey bıraktığım yerden yeniden başladı. Bütün gün izlenen her şeyin tekrarı bir kabus gibi dönmeye başladı evimin içinde. Meraklı komşularım, evimden çıkmıyor, çekmecelerimi, raflarımı, fotoğraflarımı karıştırıyor; karımın nerede olduğunu, neden yalnız yaşadığımı, çocuklarıma kimin baktığını; soruyor da soruyorlar. Yani öyle bir dönüşüm yaşadık ki, izlediğimiz hayatı evin içinde tekrar yaşamaya başladık. Bizim dönemimizde medya diye bir şey yoktu. Acun henüz firar etmemişti. Gazeteci Hikmet Feridun Es’in Afrika ya da Güney Amerika maceralarını anlattığı sevimli kitaplarıyla, dünyayı tanıyor, Orhan Boran’ın radyodan taşan neşeli cümleleriyle coşuyor, Yaşar Doğu’nun olimpiyat madalyalarıyla gururlanıyorduk.


– Siz gerçekten bu kadar uzak mı kaldınız bu dünyaya?
– Uzak ne kelime, adeta uzay boşluğunda gibiyim şimdi. Ayaklarımı basacak bir toprak  parçası arıyorum.


– Ama zamanın ruhu diyorlar, iletişim çağı diyorlar. Mesela Çetin Altan, sıklıkla bu çağın erdemleri üzerine yazılar yazıyor. Köyceğizli bir çobanın cep telefonuyla Arjantin’e mesaj çekmesini falan anlatıyor. Buna ne diyeceksiniz?
-Zamanın ruhu buysa istemem kalsın. Bakın size bir şey anlatayım, Mısır’da kazılar yapan arkeologlar, buldukları tabletlerden birinde okudukları karşısında şaşkına dönüyorlar. Orada şöyle yazıyor: “Ahlak bozuldu, gençler laf dinlemiyor.” Zaman, öyle üç beş yıllık küresel dönemeçlerin esiri olamayacak kadar geniş bir ruha sahiptir. Üç bin yıl önce Mısırlı rahiplerin tabletlere kazıdığı bu sözleri nereye koyacağız o zaman? Bizim köyün imamı hala aynı lafları söylüyor! Çetin Altan’ın dediği gibi Mısırlı rahipler mesaj mı çekmişler bizim köyün imamına? Çetin Altan’ın sözüyle hatırlatmak isterim; tarihin tekerleği döner döner aynı yerde durur. Zamanın ruhu budur.


– Dilerseniz biraz da gündeme ilişkin konuşalım. Geçtiğimiz haftaya damgasını vuran olaylarda biri de başbakan Erdoğan’ın Söğüt’te yaşadığı gerginlikti. Erdoğan, Cumhuriyet tarihini en çok dış gezilere çıkan başbakanı. Ama çıktığı yurt gezilerinde nedense halkla tartışmalı bir üslupla diyalog kuruyor. Bunu neye bağlıyorsunuz?
-Başbakan futbol oynadığı günlerden kalma alışkanlıklarını siyasette de kullanma çabasında. Futbolda hakeme itiraz etmekle, siyasette seçmene, halka itiraz etmek aynı etkiyi yapar. Seçmen ve halk hakem gibidir. Siyasetçiyi izler. Düdüğü de, kırmızı kartı da oy sandığında gösterir. Yakın tarihimiz kırmızı kartla oyun dışı kalmış siyasetçilerin de tarihidir aynı zamanda. Başbakan’ın halkı azarlayan tavrı yeni bir şey değil. Cemaat kültüründe eleştiri, özeleştiri yoktur. Dogmalar vardır. Tayyip Erdoğan’da “eleştirileri duymuyorum” diyor. Karşısındakini dinleyeme tahammülü olmayan siyasilerin daha açık deyimle Cumhuriyet tarihinin bütün sağ partilerinin doğduğu yerler cemaatlerdir. Bunun tek istisnası Süleyman Demirel’dir. O da elastiki diliyle bu eleştiri mekanizmasının yaptırımlarından korumuştur kendini. Eleştireni eleştirdiğine pişman eden bir anlayışı vardır. 


– Başbakan’ın cemaat kültürü içinde yetiştiğini mi söylüyorsunuz?
-Bunu ben söylemiyorum. Kendisi söylüyor. Son on yıllık konuşmalarını yeniden hatırlayın siz de görürsünüz.


– Peki halka karşı bu kadar öfkeli davranması sizce siyasi bir kayıp değil mi?
– Öyle görünüyor ama Türkiye’nin koşullarında, oluşturulan seçim sisteminde halk, yani seçmen biraz önce söylediğim düdüğü nerede çalacağını bilemiyor. Başbakan’da düdüğün kimde olduğunun farkında değil. Gelen tepkileri de hep karşıt siyasi görüşlerin söylemleri gibi algılıyor. Mesela iki yıl önce Kayseri’de bir köylüye “başınızın çaresine bakın” diyen başbakana köylünün verdiği cevap tarihe geçecek güzelliktedir; “ başımızın çaresine bakacaksak, başımızda işin ne!?” Kayserili köylü, düdüğü doğru yerde çalan seçmendir. Büyük olasılıkla başbakana oy vermiş, muhafazakar, son dönemlerin moda tabiriyle Müslüman demokrat. Başbakan ve danışmanları bunları görmüyor olamazlar. Çünkü ortada “delikli bir siyaset” vardır. Deliğe süpüren ellerin Washington’da olduğunu düşünmeleri, burada, kendi tabanları ve bütün halkın karşısında muktedir olamamalarına neden oluyor. En çok tepkiyi gerçek mütedeyyin insanların göstermesi büyük aşamadır.


– Gerçek olmayan mütedeyyinler de mi var?
-Bunun ayrımı çok açıktır. Başbakan’ın danışmanı, Amerika’da “deliğe süpürmeyin, kullanın” dediğinde yüzü kızaran, içi burkulanlarla, büyük bir kayıtsızlıkla olanı biteni izleyip ertesi günü bir şey yokmuş gibi davranan arasındaki ayrım kadar açıktır. Bakın başbakanın henüz iki aylık icra-i siyaset eylediği günlerde İslami çevrelerin en entelektüel dergisi Geçek Hayat; “Yok olmanın yolu iktidardan mı geçiyor” başlığı attı. Bu Türkiye’nin  İslamcı  geleneğinde bir ilktir. Ve çok önemlidir. Başbakan her fırsatta Cemil Meriç’ten, Sezai Karakoç’tan söz açıyor ama bu geleneğin dünyaya bakışına ters işler yapıyor. Burada bu geleneği olumluyor, her şeylerine katılıyor değilim ama başbakanın bunu arattığını dile getiriyorum. Örneğin sadece Sezai Karakoç’un Ortadoğu tahlilleri bile bu günkü kanayan Ortadoğu’ya geçici tampon olacak nitelikte ve derinliktedir. Avrupa’nın, Amerika’nın enstitüleri, Thing- Thang’leri bu bölgeyi anlamaktan aciz çünkü.


– Hocam sizin edebiyatçı kimliğiniz de var. Çeviriler, denemeler, oyunlar ve eleştiri yazıları kaleme aldınız. Günümüz Türk edebiyatını nasıl buluyorsunuz. Ya da izliyor musunuz?
– Günümüz edebiyatını arıyorum ama bulamıyorum. İzliyorum desem de yalan olur. Olabildiğince okumaya çalışıyorum. Zaman zaman yazar dostlarım  yeni çıkan kitaplar gönderiyorlar sağ olsunlar. Eskiden karnından konuşan adamlar vardı. Şimdi karnından yazanlar var.


– Nasıl yani, kimler var mesela karnından yazan?
– Burada isim zikretmeyeyim, aralarında beni tanıyanlar olabilir, yakışık almaz. Ama bir 12 Eylül edebiyatından söz etmek mümkündür. 12 Eylül sürecinde karnından yazanların çoğaldığına tanık olduk. Karnından yazmak, aklını belli dönemlerde iktidar odaklarının ya da çıkar gruplarının ipoteği altına sokmakla eşdeğerdir.Yani sosyalist düşünürsün ama faşistçe yazılar yazarsın; ekmek dersin ama Petrus şarabını anlatırsın.Ya da tersi.


– Siz nasıl yazdınız peki bu süreçte?
-Biz o dönemde önemli bir edebiyat dergisi çıkarıyorduk. Üniversitede felsefe derslerine giriyordum; felsefenin dinsizlik olduğuna dair safsatalarla karşılaştık. Ben üniversiteyi bırakıp limon sattım; sokaklarda işportacılık bile yaptım. Ama hep açık ve net yazdım fikirlerimi.


Bakın iki üç yıl kadar önce kıyılarda büyük bir ilçemizde düzenlenen  bir edebiyat günlerine katıldım. Orada ilçe kütüphanesine de gittik. Rafları karıştırırken, kütüphaneye bağışlanmış olan ve 12 Eylül’ün kudretli paşasına imzalanmış kitaplar gördüm. Kimler imzalamış diye şöyle bir  baktım.


– Kimler imzalamış?
-Kimler imzalamamış ki. Bu gün adını sol tarihin en tepesine yazdıran bir çok kalem. Yani bu aydınlar yeterince direnemezler miydi 12 Eylül’e? Şimdi o çok eleştirdiğimiz 1980 doğumlu çocuklara daha kemikli bir bünye bırakabilirlerdi.


– Baskı görmüş olamazlar mı. Hasan Mutlucan, üç gün önce Cumhuriyet Gazetesinde yer alan bir söyleşisinde 12 Eylül’de  radyoda söylediği türküler için; “söylemeseydim vatan haini ilan edeceklerdi” dedi.
– Keşke vatan haini ilan etselerdi. Kimleri vatan haini ilan etmediler ki. Sabah kalktığınızda akşama vatan haini ilan edilme olasılığınız, başınıza tuğla düşme olasılığından çok daha fazlaydı. Hasan Mutlucan, bu ülkenin yetiştirdiği önemli bir sestir. Ama bu ülkenin yetiştirdiği başka önemli sesleri, sözleri ve kalemlerinin 12 Eylül gibi kritik dönemeçlerde aklı karışmıştır. Yine de gizli gizli 12 Eylül paşalarına kitabını imzalayıp gönderen aydınlardan daha samimi bulurum kendisini.


– 12 Eylül edebiyatı dediniz?
– Aslında 12 Eylül’ü; edebiyatı, siyaseti, ekonomisi ve toplumsal yaşamıyla topluca değerlendirmek gerekir. Fazla uzun tahlile de gerek yoktur. O dönemde de “delikli siyaset” vardı. Deliğe süpürülmeyi göze alamayanlarla, kullanılmayı göze alamayanlar arasındaki toplumsal çatışma 12 Eylül’ü yarattı. 12 Eylül’ü Deliğe süpürülme korkusu yaratmıştır. Gönüllü olarak deliğe süpürülmeye yanaşmayanlar, zorla Mamak, Metris gibi deliklere tıkıldılar, kullanılanlar tarafından. İşte 26 yıldır edebiyatımız, siyasetimiz ve ekonomimiz hep delikli oldu bu yüzden.  Günümüzdeki tek fark, deliğin daha büyük olmasıdır. Mesela sanatımız da böyledir; “işkenceci paşa sergi açtı” diye yazarsanız bir daha sergi açmam sözleriyle ünlü paşamız ülkenin sanat literatürüne işkence sözcüğünü kendisi sokmuştur. 


Aziz Nesin’in notları, vasiyeti üzerine oğlu Ali Nesin tarafından yayımlandı. Nesin’in edebiyat çevreleriyle ilgili yazdıkları çok tartışıldı. Çetin Altan’a “fırıldaktın, vantilatör oldun” diyor mesela. Attila İlhan’a, Yaşar Kemal’e ve başka ünlü edebiyatçılara tartışılacak sözler söylüyor. Ayrıca Can Bahadır Yüce’nin Hilmi Yavuz’la yaptığı uzun söyleşi kitaplaştı.  Kitapta Hilmi Yavuz’un Enis Batur, İsmet Özel ve Attila İlhan hakkında söyledikleri yenilir yutulur değil. Siz nasıl yorumluyorsunuz bu tartışmaları?


– Hilmi Yavuz neler söylemiş okumadım. Siz izliyorsunuz bunları anlatırsanız…
“Attila İlhan’a narsist, İsmet Özel kötü şair, Enis Batur da özgün bir metin ortaya koyamamıştır.” diyor Hilmi Yavuz.
– Türkiye’de şiir bunalımdadır. Şairlerin de böyle birbiriyle kapışmaları bu bunalımın doğal sonucudur. Bu yüzden beş milyon şairin olduğu savlanan ülkede basılan şiir kitapları beş yüz tane bile satmamaktadır. Aziz Nesin’in notları gibi bu ülke edebiyatçılarının hemen hepsinin aldığı notlar vardır. Yazı ya da şiir notları değil tabii. Birbirileri hakkında tuttuğu notlar. Aydınların garip bir hastalığıdır bu; elinden tutan, onu piyasaya çıkaran her öncülüne gizli bir kıskançlık besler. Ya da onu bir gün bitirebilmenin hesaplarını yapar. Ama Aziz Nesin öldükten sonra da olsa bu notlarını yayımlatma cesareti gösterebilmiştir. Şimdi yayımlanmamış olan not defterlerine bakmak lazım; Türk edebiyatının gizli ve makus tarihi o not defterlerindedir.


– İsmet Özel şiirini ve söylemlerini retorik buluyor Hilmi Yavuz. Siz ne diyorsunuz?
– İsmet Özel son otuz yılın önemli şairlerinden biri. Yalçın Küçük, “Türkiye’nin kırk yılından beni ve Doğu Perinçek’i çıkarırsanız Türkiye tarihi eksik kalır.” diyor. Doğru ama eksik bir söz. Buna bir de İsmet Özel’i eklemek gerekir. Bu üç isim de yakın dönem Türk siyasetinin şamandıraları gibidir. Toplumsal eğilimlerin üç yıl sonra nereye doğru evrileceğini anlamak için, Yalçın Küçük, İsmet Özel ve Doğu Perinçek’in son bir yılına bakmak yeterlidir. Bunu yeniden vurgulamakta fayda görüyorum; genç siyasetbilimciler bu üç ismi yakından izlesinler.


– Size göre olumsuz bir durum mu bu üç ismin durduğu yerler?
– Hayır. Öyle bir şey söylemiyorum. Türkiye’de ezberlenmiş bir siyasi yapı vardır. Bu saydığım üç ismin ortak özelliği sürekli ezber bozarak yaşamalarıdır. İsmet Özel, solun gelecek vadeden önemli bir şairiydi. ‘Mataramda tuzlu su’ diyordu. İslamcı oldu. ‘Sırat-ı Mustakim’ dedi. Sonra Türk söylemini dillendirdi, önce ‘Toparlanın, gitmiyoruz!’ sonra da   ‘Nöbet yerinde şekerleme yapanların kurşuna dizildiği bir ülkede yaşamak istiyorum’ dedi. Ki şimdi  matarasında kımız olma ihtimali yüksektir. Eminim yakın zamanda Hz. Muhammed’in devrimciliğini öne çıkaran Doğu Perinçek’le aynı çizgide buluşacaklardır. Bunda şaşılacak bir şey yok. Dünyada bizim kadar siyaset konuşan başka toplum yok. Hayatın genelini de bizim kadar konuşan yok! Hilmi Yavuz’un bu saydığım isimlere yönelik eleştirileri de toplumsal şamandıranın ölçüsünü ve derinliğini görme eğilimidir bana göre. Fazla elitist olunca suyun altında ne kadar mil var merak ediyorsunuz! E arada bir sopayla karıştırmak lazım suyu.


Az önce Yalçın Küçük’e gönderme yaptınız. Siz bu tespitine katılıyor musunuz?
Yalçın Küçük sıra dışı bir aydındır. Disiplini şaşırtıcıdır. Söyledikleri önemli ama eksiktir. Eksikliği de kendini tekrarlamasından kaynaklanıyor. Türk aydınları düşünsel patinaj yapmayı erdemlilik ve fikirsel sürdürümcülük saymakta ustadırlar. Yalçın Küçük’ün kendini tekrarlaması, bu biçimde bir tekrarlama değildir. O, daha çok, aydınların bu korkunç çürümesi içinde bu çürümeye işaret etmeyi, bunu tekrarlamayı görev edinmiş bir şahsiyettir bana göre.  Yoksa başlı başına bir kitabı bile, bu ülkede tarihe kalacak kült bir kitap olabilirdi. Halk, aydınlar; bu kadar çok şaşırtıcılığa henüz hazır değildi ve unutkandı. Küçük’ün tekrarı bu unutkanlığa bir isyandır belki de. Üç yüz yıl önce yaşasaydı Nostradamus olurdu!  


– Şiirin bunalımda olduğunu söylediniz ama sizin evinizde şiir okuduğunuzu biliyorum. Bunlar bunalımda olmayan şiirler mi?
– Karnından konuşan, yoga yapan ve ortalığı tütsüye boğan şairlere katlanamıyorum. İnsanı şiirle dövüyorlar! Şairlerimiz Doğu’yu keşfettiler ama şiirleriyle değil. Eskiden Katmandu’ya, Nepal’e giden trenler kalkardı. Tren kollektifliktir, evrenseldir. O dönem Vietnamlı çekik gözlü kız çocuklarının şiirleri yazılıyordu. Şimdi sarı motosikletler kalkıyor, bireysel, hazcı ve sponsorlu. Şimdi yazılan motosiklet üstünden bireysel notlardır. Bu kapitalizmin kuralıdır, izlenen izlemeyi öğrenir. 1950’li yılların National Geographig dergilerine bakın orada Kayserili, Nevşehirli köylü kızlarının siyah beyaz fotoğraflarını görürsünüz. Eşek sırtında, tarlada, mısır, üzüm kuruturken… Tıpkı Afgan Kızı gibi! Kıyı kasabaları, kentleri tuhaf bir dille konuşan şairlerle doldu. Afgan Kızı’na yönelen kadrajdan bakan şairlerimiz, İran’dan, Hindistan’dan genç kız fotoğrafları devşiriyorlar. Bakın size adını pek duymadığınızı düşündüğüm bir şairden söz edeceğim; Necmi Acemi okuyorum uzun zamandır. Çok eski bir dostumdur kendisi. İrlanda’da yaşasaydı Jemes Joyce, New York’ta yaşasaydı Halil Cibran olurdu. Ama Ümraniye’de yaşıyor! Hannibal’ın tutkusu ve azmi, Öklid’in bilimsel zekası, Hayyam’ın da aşkı onda bir araya gelmiş. Onun zeka ve matematik kokan şiirlerini de başka bir söyleşide konuşalım isterseniz. Zira öyle birkaç cümleyle geçiştirirsem haksızlık etmiş olurum.


– Nasıl isterseniz hocam. Son olarak eklemek istediğiniz bir şey varsa?
– Ben de söyleşi için buluşmadan önce bir hayli tedirgindim. Ne de olsa uzun zaman oldu. Neyse ki korktuğum başıma gelmedi. Bunun için size teşekkür etmek istiyorum. Rahatlattınız beni.


– Ben teşekkür ederim.


DİĞER AYAKÜSTÜ SOHBETLER:


– Çitlembik ağacıyla söyleşi
– ‘Çocuğa şiddet, çok yaygın’
– İran PKK’yi neden bombalıyor?
– Serdar Denktaş: Mal mülk davaları en zor sorun
– ‘Kıbrıs’ta kısa dönemde çözüm olmaz’
– Tayvanlı yazardan ‘Sıcak bir öpücük’
– Kavakçı: Başörtü, dini bir mesele
– Perinçek: MHP tabanını dışlayarak solculuk yapılmaz!
– ‘Tek dileğim iki dengeli bir dünya…’
– ‘Beni en çok korkutan: Google’
– ‘Sorunumuz Yahudiler’le değil, siyonizmle’
– O bir ‘peynir avcısı’
– ‘Çernobil’den ders çıkarmadık’
– Bir kültür taşıyıcısı: Aydın Çukurova…
– Afşar Timuçin ile insana dair ne varsa…
– 12 Eylül iddianamesine ne oldu?
– Akın Birdal: Evren yargılanmalı!
– Hitler ile söyleşi…
– ‘Baş örtüsünü ilk kez Sumerliler taktı’
– ‘Türk solu titreyip kendine gelmeli’ 
– ‘Hepten pusulasız olmadığımız kanaatindeyim…’
– ‘Siyasi güç, her zaman kendi hukukunu yaratır’
– ABD işdünyasında çöküş
– ‘ABD Anayasası Patara’dan’
– Çocuklar öldürülmesin!
‘- ‘Bir Gün Mutlaka’
– ‘Derin devlet sorunları çözmek istemiyor’
– Kaş’taki gözyaşı
– ‘Son 15 yılda bilinçte sıçradık’
– Piref. H. Ökkeş ile ‘dörtköşe’ sohbet…
– Sorgun Ormanı’nı kurtaralım
– Devrim Bize Yakışırdı!
– G-8 protestosundan gözlemler…
-Başkaların hayalleri…
– Hurafeler gölgesinde Gelibolu…
Çokuluslu tekellere karşı ‘Adil Ticaret’
– Kuzey çikolata, Güney ekmek derdinde
– Fokları, katliamdan kurtaralım!
– Nükleer denemelerin faturası: Doğal felaketler
-Türkiye’de de nükleer silah istemiyoruz!
– Çocuk işçiler
– İsrail dünyanın 6’ncı büyük nükleer silahına sahip!
– Faşizm neden Almanya’da kök saldı? 
– Demirel davasında tekelci medya da suçludur


 


 

BİR CEVAP BIRAK