Hayatı Beyazperde’den görmek

“Kötülük onu ele geçirmesin diye insan devamlı tetikte olmalı”
          Mevlana


“Sevgi sabırlıdır, sevgi anlayışlıdır, sevgi şefkatlidir, sevgi hoşgörülüdür..”
          Sürgün’den



Mevlana’nın doğumunun sekiz yüzüncü yılında, onun düşüncesinin temeli olan, gönüllerimizde ekili olan sevgi tohumlarının büyütülmesi, yeşermesi için, ilgiye, bakıma, emeğe kısacası tüm bunların yolunu gösteren eğitime ihtiyaç olduğunu bir an için unutalım. Ve bambaşka bir yaklaşımla, Freud’un, fizyolojik ihtiyaçlarımız kadar, saldırganlığın da  hepimize özgü bir dürtü olduğu görüşünü kabul edelim. Bu saldırganlık dürtüsünü dizginlemek veya insan olmanın gereği olarak kontrol edebilmek için de yine bir eğitimden geçmiş olmamız gerektiği ortak noktasında birleşiyoruz.


Ademoğlunu Mevlana gibi, güzelliklerle dolu ya da Freud gibi dürtülerin toplamı olarak görelim, insanın kendinde bir şeyler açığa çıkarmak ya da dönüştürmek gibi bir yükümlülüğü olduğu ortada.


Sahip olduğumuz bu saldırganlık, ilkel insan ile bugünün insanında farklı tezahür ediyor. Bu dürtünün ortaya çıkmış hali olan şiddet, kelime anlamı olarak kişinin karşı tarafa fiziksel bir zarar vermesi, kaba kuvvet kullanması olarak bilinirken, günümüzde psikolojik bir anlam da kazanmış durumda.


Kendi gibi inanmayanı, düşünmeyeni, yaşamayanı, görünmeyeni, kısaca kendinden olmayanı veya kendi varoluş koşullarına uymayanı, zaman zaman cezalandırmaya,  canını yakmaya yönelik bu acı verme isteği, psikolojik savaşa dönüşünce, sessiz saldırı, yok sayma, görmezden gelme, saygı ve sevgisiz davranma gibi biçimlere giriyor. İnsan bazen en yakınındakine bile uygulayabiliyor her iki türlü şiddeti.


Mesela sağlıklı bir erişkinliğe geçiş yapamamış bir çok sosyopat erkeğin eşine, kocasından ve babasından dayak yemeye alışmış bir kadının çocuklarına; ailede şiddet görmüş çocukların arkadaşlarına veya hayvanlara vahşice bir şiddet uygulaması şaşırtıcı değil. Fiziksel olan bu şiddet, örneklerde görüldüğü gibi düşman olmayı gerektirmiyor.


Yukarıda giriş yaptığım psikolojik şiddeti, İKSV’nın “filmekimi” programı kapsamında yer alan “Sürgün” adlı bir filmde bir kez daha anladım. İki güzel çocuğun yetişmesine yetecek uzunlukta bir birlikteliği olan bir kadın ile bir adamın, “iyi aile tablosu”na  gölge düşüren soğuk savaş havasındaki sessizlikleri tüyler ürperticiydi. Kocasını yabancı gibi gören, iletişim kuramayan, yalnızlığında boğulmuş ve ruhen çökmüş bir kadını ölüme; eşinin ne durumda olduğunu fark etmeden neredeyse onu görmeden yaşayan bir adamı istemeden karısının katili yapmaya götüren bir öykü.  2003 yılındaki ödüllü filmi “Dönüş”ten tanıdığımız Rus yönetmen Andrei Zvyagintsev, bu sefer de, izleyeni görüntülerin içine  çeken, dingin, sahici bir tat veren, Hollywood filmlerinin tersine, birkaç günü anlatan bir öykü aktarmış. Film çıkışında o filme neden geldiğini anlayamadığım birinin “ekşın” olmadığı için uykum geldi dediği bu görüntüler, benim için en doğal, en yalın, en gerçekçi anlatım tarzı.


“Korkarım seni seviyorum”lu, hüznün olduğu her kareye espri sıkıştırmaya çalışan bol “ahbap”lı gereksiz cümlelere alışmış izleyici için, oldukça can sıkıcı gelmiş olabilecek bir film. Oysa bir kadının omuzları çökük oturuşundan, dudağının bir kenarında beliren minik tebessüm kıvrımının belirtebildiği acıma duygusuna kadar söze gerek bırakmayan bir anlatım ustalığı. Tabii oyunculuk ustalığı da. Filmde, üçüncü çocuklarına hamileliğini başka bir adamdan sanarak, onu kürtaja zorlayan, onunla hiç konuşmadığı için mutsuzluğundan kaç kez intihara giriştiğini bile bilmeyen ve kurtulmak istediği bebeğin kendinden olduğunu, bebekle beraber karısını da kaybettikten sonra anlayarak pişman olan bir adamın dramı anlatılıyor. Adamın eşine bu uzaklığının ve soğukluğunun nedeni işlenmemiş. Tıpkı bir önceki filmi Dönüş’te yıllar sonra çocuklarına dönen bir adamın onca yıldır nerede olduğunu izleyicinin hayal gücüne bıraktığı gibi. İzleyici bugün ki eylemlerle ilgileniyor, önyargılarını bir tarafa bırakmak zorunda kalıyor, her şeyin göründüğü gibi olmayabileceğini anlıyor.


“Sürgün” de gördüğümüz bu iletişimsizlik, bu kopukluk, bu yok sayış, bu değer bilmezlik ve onun dışa vurumu olan davranışlar, psikolojik şiddetin ta kendisi. Bunu modern (ya da postmodern demeliyim) insan, bilerek, isteyerek veya bilinçdışı olarak, en yakınındakine veya bir zamanlar sevdim dediğine yapabiliyor. Gelişen teknolojiyle sahip olunan savaş malzemeleri olduğu kadar, entel dantel, köylü kentli, büyük küçük her tip insan için gelişen ego savaşı yöntemleri de var.


Gün böyleyken, çeşitlenen konular, böylece sanatımıza da malzeme katıyor. Hayat tarzlarımızda yer alan her şey, beyaz perdeye yansıyor. Hayatımız mı film gibi, filmler yaşantımızdan mı çıkıyor belli değil!


Nitekim film bitip, müzik sona ermeye yüz tuttuğunda, kendimizi dışarıdaki hayatın acımasız kollarında buluyoruz. Sen bir filmde geçen öykü ile hayata dalmışken, sokakta bir sürü öykü devam ediyor, soğuk gerçeklik tokat gibi pasif izleyicinin yüzüne iniyor. Film çıkışı siz daha kendinize gelememişken, zira bu hiç de kolay olmazken, bir kadın size çarparak, “orospu, kocamı elimden aldın” diye bir erkeğin yanındaki kadına saldırıyor, yolun karşısında bir grup insan ellerinde bayraklarla sloganlar atarak yürüyor. Kimi insanlar içten, kimileri her durumu kullanmaya çalışıyor. Kendi içlerindeki saklı tuttukları saldırganlığı yöneltecek bir yer bulmanın coşkusuyla, haklılaştırılmış bir şiddet için fırsat kolluyor.


Ateş düştüğü yeri yakıyor. Yürekler birileri için kan ağlarken, haftalar öncesinden alınmış biletlerle o filmden bu filme gidip gelmelerden utanabiliyor insan. Ama bazıları da başkalarının içine düşen ateşten faydalanıp alevi sıçratmak, büyütmek istiyor. Sonra bir bakıyorsun yas, kurt işareti yapan eller havada, İsmail Türüt şarkıları birlikteliğinde gösteriye dönüşüyor. Radyolar ciğeri yanan anneleri düşünmeyi unutup en acıklı “aynalı beşik” türküleri ile ne kadar üzgün olduklarının çığırtkanlığını yapıyor. Acıya saygı nedir bilinmiyor. 


İnsanlık için göğsümde samimi bir acı duyuyorum. Yaşamın birilerinin acısı varken devam ediyor olması her zaman olduğu gibi üzüyor beni. Ama şiddeti kınamanın yolunun, başka türden bir şiddeti doğurmaması gerektiğini de biliyorum. Kontrol edilmeyen öfkenin haklıyı haksıza çevirebileceğini de. Hedefi doğru belirleyemeyecek cahillere söz hakkı vermenin, insanları birbirine düşürüp, nefret tohumları ekebileceğini de.


Hayatlarımızda bir oyun dönüyor. Maalesef birileri rant sağlayacak, birileri ekmeğine yağ sürecek diye, benim coğrafyam acıların beşiğine dönüşüyor.


Ey Mevlana Hazretleri, keşke senin gönlünün gözüyle görebilseydi dünya. Ama öyle olmuyor. Biz seni doğumunun sekiz yüzüncü yılında törenlerle anıyor, sevgi sözcüklerinle afişler hazırlıyoruz.


Hak’tan alıp halka uzanan eller ya pervasızca can alıyor ya da acıdan hınçla sıkılan yumruğa dönüşüyor.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

12 + 5 =