Hayat mı bizi yordu, yoksa biz mi hayatla çok uğraştık?

Yorgunluk, Latincede ‘kırılma noktasına doğru sürüklenmek’ demekmiş. Kırılma noktasına doğru sürüklenmek… İşin ilginç yanı, doğada “Yorgunluk” diye bir şey yok aslında. Hayvanlar, bitkiler yorulmazlar. Yorulsalar bile bunu kavramsallaştırmazlar. Biz insanlar “Yorgunluk” diye bir isim koyarak, olayı zihinselleştirmişiz. Yani yorgunluğu zihnimizde yaratıyor, besliyor, büyütüyor ve içinden çıkılmaz bir hale getiriyoruz. Bir kuş düşünün. Bir dala kondu. Muhtemelen yoruldu. Ama zihni bizimkiler gibi çalışmadığı için “Yorgunluk” hissini düşünmez. “Ah, ben ne çok yorulmuşum. Ah zavallı ben, vah zavallı ben” diye hayıflanmaz. Kendine acımaz. Başkalarını suçlamaz. Kadere küsmez. Kısaca, olayı zihinselleştirmez. Hayatın bir gerçeğidir. Fizik kanunudur. Başına gelmiştir. İçgüdüsel olarak dinlenmesi gerektiğini bilir. Konduğu dalda gerektiği kadar kalır. Dinlenir. Sonra da uçar gider. Yoluna devam eder.

Oysa biz insanoğlu, yorgunluğu ‘kronikleştirmeyi’ seçiyoruz. “Ben kesinlikle o kadar koşamam, yığılır kalırım”, “Aman aman, ben çocuk falan bakamam, takatim kalmadı“, “Hayat yordu beni. Artık hiçbir şey yapasım yok”… diye diye kendimizi baltalıyor, zihinsel sınırlar koyuyoruz. Bu şekilde şartlandığımızda da pek tabiidir ki yoruluyoruz. Doğadan ilham almalıyız belki de… Hayvanlardan, bitkilerden…. Hatta belki çocuklardan. Bütün gün koşuşturup dururlar. Ama durmazlar. Neden? Çünkü bir çocuk her şeyi coşkuyla, aşkla, sevgiyle, merakla yapar. Dolayısıyla da yorulma hissini tanımaz. Anahtar burada işte!

Peki, biz neden bu kadar yoruluyoruz? Bilinç eksikliğinden. Evet, bu kadar basit. Hayatımızın hemen her dalında –Fiziksel, Enerjisel, Duygusal ve Zihinsel- bilinçsizce hareket ettiğimiz için yoruluyoruz… Bizi ilgilendirmeyen işlere enerjimizi harcadığımız için yoruluyoruz…. Bizim için yaşamsal olan şeyleri (en basitinden nefes almayı, dengeli beslenmeyi, iyi uyumayı ve ritmik yaşamayı) doğru yapamadığımız için yoruluyoruz… Bencil tutkularımızı bir türlü dizginleyemediğimiz için yoruluyoruz, zira hayatta her şey istediğimiz gibi gitmiyor. Gitmeyince o noktaya takılıp kalıyoruz. Obsesif duygu ve düşünceler beynimizde bozuk plak gibi dönüp duruyor. Kişileri ve olayları zorluyoruz. Yani, hayatın doğal akışını kendi istediğimiz şekilde “düzeltmek” gibi beyhude bir çabaya girişiyoruz. Doğal olarak da, olduğumuz yerde patinaj çekip duruyoruz. Bu durum sürtünme gücünü arttırdığı için yoruluyoruz.

Peki, yorgunluklarımızı nasıl aşabiliriz? Hayat yorgunluğunun altında ezilmemek için en etkili yöntem; Fiziksel, Enerjisel, Duygusal ve Zihinsel olarak devamlı “yenilenme”. Fiziksel ve Enerjetik yenilenme nispeten daha kolay. Hiçbir şey yapamazsak uyuyup toparlanabiliyoruz. Ya da bir duş alıp, gün içerisinde bedenimize yapışan olumsuz enerjileri söküp atmamız mümkün olabiliyor. Ancak, artık bize faydası olmayan duygu ve düşünceleri temizlemek pek o kadar kolay değil. Oysa Duygusal ve Zihinsel yenilenme, Fiziksel yenilenmeden çok çok daha etkili. Ancak bu işler öyle hafta sonu kaçamakları, Güney tatilleri ya da Bali masajlarıyla olacak işler değil. Bu tarz girişimler ancak geçici çözümler sunabiliyor. Zira nereye gidersek gidelim, kendimizi ve gök kubbemizi de götürüyoruz.

O yüzden, Duygusal ve Zihinsel boyutlarda daha derin çözümlere ihtiyaç var. Herkesin kendine has bir yöntemi vardır elbet. Ben şahsen kadim bilgeliklere sarılıyorum. Antik medeniyetlerde uygulanagelmiş ve doğruluklarından hiçbir şey kaybetmemiş zamansız öğretilere… Asırlardır insanoğlunun köklerini besleyen evrensel felsefelere… Kadim bilgelikleri araştırarak, okuyarak, felsefe okuluna giderek ve öğrendiklerimi her gün birazcık daha uygulayarak, hayatın aşındırıcı etkilerinden korunmaya çalışıyorum. Mart ayı ortalarında, kadim bilgelik derslerini takip ettiğim Yeni Yüksektepe Kültür Derneği’nin, Caddebostan Kültür Merkezi (CKM)’nde düzenlediği “Yorgunluk ve Dinlenme” konulu felsefe seminerine katıldım. Çok faydalandım. Ve paylaşmak istedim. Ne de olsa bilgi emanettir. Bu makale, o seminerde aktarılanlardan ve perşembe akşamları dernekte devam ettiğim “Kendini Tanı” başlıklı derslerde anlatılanlardan aklımda kalanları içermektedir. Yani bu zamansız öğretiler önce hocalarımın ağzından, sonra benim hatıramdan süzülerek size geliyor. Dolayısıyla sürç-i lisan oluşursa af ola…

Doğada yorgunluk yok, dedik. Ruhumuz da hiç yorulmaz mesela. Doğanın içindeki enerji bizde de var çünkü. Peki, yorulan ne? Yorulan; Bedenimiz, Enerjimiz, Duygularımız ve Düşüncelerimiz. Bu dörtlüyü yaşamamız için bir “araç” olarak düşünebilirsiniz. Her araç gibi kullanıldıkça yorulmaları, yıpranmaları doğal. Zira esas sürtünen, aşınan kısım onlar. Ama doğalarını tanımadığımızda ya da bilinçsizce kullandığımızda daha hızlı yıpranıyorlar. Zaten insanoğlunun en büyük sınavı Fizik, Enerji, Duygu ve Düşünceleri arasında denge kurabilmek. İşin püf noktası bu: DENGE. Hayat, tıpkı bisiklete binmek gibi zira. Devamlı dengede olmayı gerektiriyor. Ne sadece bedenin hazları için, ne sadece duygusal tutkularımız için ne de sadece zihinsel arzularımız için yaşayamayız. Şimdi bütün bu dörtlüyü nasıl yoruyoruz ve nasıl dinlenebiliriz, teker teker inceleyelim.

FİZİKSEL YORGUNLUKLARIMIZ

Fizik ve Enerjetik yorgunluklar daha yukarı doğru, yani Duygulara ve Düşüncelerimize doğru çıkma eğilimindedirler. Ancak eğer fiziksel ve enerjisel sorunların oralara kadar çıkmalarına izin verirsek çözümlenmeleri daha zorlaşır. Hastalıklar zihinselleştiğinde içinden çıkılmaz bir hal alabilirler. Dolayısıyla da, bedenimizi dikkatli dinleyerek, daha oluşma aşamasında yorgunlukları gidermek kritik.

FİZİKSEL YORGUNLUK NEDENLERİ
– Bedenimizi aşırı kullanmak
(Çok yemek yemek, az uyumak, çok bilgisayar ve TV kullanımı….vs. Bedenin dinlenmeye ihtiyacı var. Bu dinlenme dozajı ve şekli kişiden kişiye değişir tabii)
Bedeni az kullanmak (Tembellik, hareketsizlik, erteleme, üşengeçlik de yorgunluk yaratır. Unutulmamalı ki “Dinlenmek” demek durmak değildir. Tam tersine, durmak ölümle eş değerdir)
Bedeni hatalı kullanmak (Yürüme, oturma, yatma, ayakta durma… vb hareketleri bedenin ergonomisine göre yapmamak. Bedeni gereksiz yere kasmak, eğip bükmek, ağır kaldırmak…vb)
Bedeni hatalı beslemek (Düzensiz yemek, sık sık diyet yapmak, az ya da aşırı beslenmek….vb)
Yetersiz & kalitesiz uyku
Hastalıklar (Tiroid, obezite, kansızlık…vb)
Sürekli kullanılan ilaçlar (anti-depresanlar…vb)
Çevremizdeki düzensizlik (Evimizdeki/ofisimizdeki dağınıklık aslında zihinsel ve duygusal düzensizliğimizin/dağınıklığımızın bir yansımasıdır)

FİZİKSEL YORGUNLUĞU GİDERMEK İÇİN ÖNERİLER
– Güneş doğarken kalkmak, yatmak ve böylece “Bio-ritm” oluşturmak
(Oysa biz şehir insanları genelde tam tersini yapıyoruz. İnsanın kendini yaşayabilmesi için işten çıkması, yani saatin en az 6 olması gerekiyor. Velhasıl, güneşi batırıp öyle yaşıyoruz…)
Uykuyla dinlendirmek
– Bol yıkanmak
(Su, sadece bedeni değil olumsuz fikirleri, yıpratıcı duyguları ve enerjileri de temizler)
Kıyafetleri sık değiştirmek (zira kötü enerji kıyafetlerimize de siner)
Derbederliğe izin vermemek (Temiz ve bakımlı olmak. Tazelenmek. İpin ucunu kaçırmamak)
Kırsal alanda yürüyüşler yapmak
– Dengeli beslenmek
(Protein, vitamin, mineraller…vs)
Bol su içmek (Gün içerisinde sık sık “su molaları” verin)
Doğru nefes almak (Nefes kontrolü bizi sakinleştirir. Düşünmek için bize kısa da olsa zaman tanır)
Spor yapmak

ENERJETİK YORGUNLUKLARIMIZ

ENERJETİK YORGUNLUĞUN NEDENLERİ
– Canlılık ve hareketin azalması
(‘Coşku’ bir erdemdir. Ve aslında her insanda bulunur. Ama içinde bulunduğumuz çevre, seçtiğimiz hayat tarzı coşkuyu yaşamamızı engelleyebiliyor. O zaman da canlılığımız, hareketimiz azalıyor. Atıl kapasite çalışıyoruz)
Sürekli durağanlıktan doğan bir atalet (Paradoksal bir şekilde, hayat enerjimiz daha fazla kullanarak gelişir. Dolayısıyla enerjimizi anlamsız şeyler yaparak ya da sıkılarak harcayabileceğimiz gibi birilerine elimizden geldiğince yardımcı olarak da kullanabiliriz. Bu bir tercih meselesi)
Zihnin bulanması (Enerjinin doğası nehir gibidir. Aktıkça billurlaşır, durağanlaştıkça kirlenir)
Enerjimizi kontrolsüz harcamak
– Kaliteli uyku uyumayı bilememek
(Daha dinlendirici bir uyku için pratik bir öneri: uykuya dalmadan önceki en son düşünceniz çok kritiktir. O son dakikalarda ilham veren sözlerden okumak ya da yüksek erdemleri (sevmek, paylaşmak, cömertlik, iyi niyet…vb) düşünmek, uyku süresince bilinçaltımızın o düşüncelerle meşgul olmasını sağlar. Yarının endişesi ile yattığımızda ise gergin uyur ve uyanırız)
Temiz havayı soluyamamak (Bulunduğumuz mekanları devamlı olarak havalandırmalıyız)
Doğru nefes almayı bilememek
– Renk kullanımını bilmemek
(Giydiğimiz kıyafetlerin renkleri bizi pasifleştirir ya da canlandırır)
Koku kullanımını bilmemek (doğal kokular, aromatik yağlarla çevreye ferahlık sağlamalıyız)
Mevsimsel değişiklikleri fark etmemek ve/veya kabul etmemek

ENERJETİK YORGUNLUĞU GİDERMEK İÇİN ÖNERİLER
– Güneşli, rüzgarlı, yüksek, ağaçlıklı bir yerlerde bulunmak (rüzgar, bedenimizde, saçlarımızın arasında yapışmış kalmış olumsuz enerjileri havalandırır, süpürür, temizler, arındırır)
Çıplak ayakla toprakta yürümek
Ertelememek (Ertelemek yorar. Bir şeyi yapmadıkça, erteledikçe zihnimizin bir köşesinde bize ağırlık yapmaya başlar. Ama çözüm basit: YAP! Dokunduğun işi yap! Erteleme!)
Aktarmak (Bir şeyleri sakındığımızda, yani elimizdekileri paylaşmadığımızda, enerjiyi durağanlaştırıyoruz ve kendimize zarar veren, yıkıcı bir alan yaratıyoruz aslında. Oysa enerji akarsa yorulmaz. Enerji akmak için var. Doğasına aykırı davranınca, yorgunluk başlıyor. O yüzden içimizdeki enerjiyi bir şekilde akıtmalıyız. Sevgiyi, bilgiyi ya da elimizde her ne varsa…)
Dinlendirici müzikler dinlemek (özellikle de Klasik Müzik)
Dans, Yoga, Thai Chi yapmak
– Uyku gelince uyumak
– Acıkınca yemek yemek
– Spor yapmak
– Doğru nefes almak

DUYGUSAL YORGUNLUKLARIMIZ

Duygular hiç yorulur mu? Hem de nasıl! Duygularımız yorulunca, genellikle sevme kapasitemiz azalır. Bilincimizle birlikte, etrafımızdaki kişi ve nesnelere karşı sevgimiz de düşer. Hatta belki küçük çaplı bir depresyona bile girebiliriz. Örneğin sürekli olarak ‘sevilme ve beğenilme’ eğilimi içerisinde olabilirsiniz. Devamlı etraftan ilgi, sevgi, beğeni beklerken çevrenizdekileri pek sevmez ya da beğenmezseniz, duygusal olarak yıpranırız. Ya da duygularımız aşırı uçlarda geziniyor olabilir. Bir oraya bir buraya savrulup, laçka olurlar. Bir gün hayatınızdaki erkeği/kadını çok seviyorsunuzdur ama ertesi gün nefrete yakın duygular hissedilebilir. Yanlış anlaşılma olmasın, duygularımız “kötü” değildir. İnsanız ve doğamız gereği duygularımız var. Sadece duygularımızı kontrol etmeye ihtiyacımız var. Peki ama nasıl? Felsefe çalışarak, kitap okuyarak, dua ederek, severek, sarılarak, müzikle, sporla…. size ne iyi geliyorsa onunla…

DUYGUSAL YORGUNLUĞU GİDERMEK İÇİN ÖNERİLER
– Az zahmetli bir seyahat
(Ne demiş atalar: “Tebdili mekânda ferahlık vardır”. Mekân değişimi, bilincimiz de olumlu bir değişiklik yaratır. Bu hava değişimi, içimizdeki kısır döngüyü kırar).
Kendinize yalnız & sessiz zamanlar ayırmak (Yoğun baskı altında ve hızlı yaşıyoruz. Genellikle neyi neden yaptığımızı bilmeden koşuşturup duruyoruz. Durup ve düşünmek için zaman ayırmalıyız)
Dinlendirici müzikler dinlemek
– Kitap okumak
– Dengeli beslenmek
(Neden abur-cubur yiyoruz? Yediklerimiz, duygularımız ve zihnimizin yansımasıdır. Taze ve sağlıklı şeyler yerken “şifalandığımızı” düşünmeliyiz)
Duygusal olarak temizlenmek için olumlu düşünme pratikleri yapmak (Mesela sanatla uğraşmak, sevmeyi bilmek, kendimiz başta olmak üzere yaşayan tüm varlıkları sevebilmek…vb)
Duyguların uçuculuğunu, geçiciliğini fark etmek (Doğada her şey döngüsel, devirsel. Sürekli değişmekte. Gece gündüz olmakta. Gündüz gece. Yaz kışa bağlanmakta. Kış yaza. Duygular da aynı şekilde geçicidir. Üzgünken, şunu bilmek bile insanı çok rahatlatır: “Evet şuanda kendimi kötü hissediyorum ama belli bir süre sonra böyle hissetmeyeceğim”. Tabii, ne kadar süreceği bize bağlı)

ZİHİNSEL YORGUNLUKLARIMIZ

Zihin neden yorulur? Yanlış şeyler düşündüğümüz için. Onu doğru düşüncelerle beslenmediğimiz için. Bu konuda bilincimiz düşük olduğu için. Olumsuz fikirler ve takıntılar zihinsel yorgunluk sebebidir. Çözüm bulmaksızın aynı fikirler üstünde dönüp durmak, yıpratır. Peki, zihnimizin yorulduğunu nereden anlarız? İçinden çıkılmaz bir kısır döngüye girmişsek. Bozuk plak gibi dönüp dönüp aynı olumsuz/faydasız şeyleri düşünüyorsak. Olayları net göremiyorsak. Emin olamıyorsak. Sağlıklı karar veremiyorsak. Karar veremediğimiz için devamlı erteliyorsak, zihnimiz yorgun demektir. Zira erteleme, üşengeçlik, isteksizlik ve moralsizlik zihinsel dengesizliklerdir ve bize çok daha fazla yük bindirirler. Erteleyerek daha çok yoruluruz. Ayrıca, herhangi bir konuya odaklanamamak, maymun iştahıyla sürekli olarak yeni şeylere saldırmak, şüphe, endişe ve kuruntular da zihinsel yorgunluk sebepleridir.

Bencilce tutkularımızı aklımızdan çıkartamıyorsak yine yoruluruz. Zira her istediğimiz olmuyor hayatta. Ve olmayacak da. Bunu kabul etmeliyiz artık. Bu basit gerçekle savaştıkça yorulacağız çünkü. Hayattan istediğimizi kopartmak için kişileri ve olayları zorladıkça zihinsel huzur yok bize. Dolayısıyla, “duyguları” olabildiğince, “düşüncelere” sıçratmamak gerekir. Duyguları zihinselleştirmemeli denir. Yani duygusal olarak istediğimiz şey olmayınca, bunu zihinsel olarak kabul etmeli. “Vay! Bana ha?” ya da “Nasıl olmaz? Ben istiyorsam bu iş olacak!” tarzında şımarıklıklar yerine, duruşu hiç bozmadan yola devam edebilmeli. Acıyla barışabilmeli. Zira o anda neye ihtiyacımız varsa hayat bize onu veriyor. Bilinçlenmemiz için acıya da ihtiyacımız var. Oysa bizler ‘acıdan kaçma’ ve ‘haz peşinde koşma’ üzerine eğitildik. Bu mantıksız telaşımız yüzünden de mütemadiyen hayatla kavgalıyız. Boş kalan vakitlerimizde de ya kadere kahrediyor ya da kendimize acıyoruz: “Vay ben bunları hak edecek kadın/adam mıydım?” İşte bu tarz düşünce tuzaklarına düşmek, zihinsel olarak bizi yoruyor.

Zihnimiz ATEŞ elementidir. Yani, karanlıkları aydınlatacak güce sahiptir. Ama eğer bencil yönde ya da düşük bilinçle kullanılırsa aynı ATEŞ bizi de yakabilir. Zihin, muazzam bir güç çünkü bütün boyutlarımızı (Beden, Enerji ve Duygular) o yönetiyor. Dolayısıyla nasıl ve ne için kullandığımız çok kritik. O yüzden inşaata en üstten başlayıp, öncelikle zihinsel tutumu değiştirmeli. Nasıl ki evimize herkesi almıyorsak, zihnimize de her düşünceyi sokmamalıyız. İyi düşünceler, Fizik ve Enerji bedenlerimiz yorgun dahi olsa kendimizi iyi hissetmemize neden olur. Nasıl ki sık sık banyo yapıp fizik bedenimizi arındırıyorsak, zihnimize de benzer mantıkla bakım yapmalıyız. İşte bazı pratik öneriler….

ZİHİNSEL YORGUNLUĞU GİDERMEK İÇİN ÖNERİLER
– Doğayla temas
(Doğadan koptukça bunalıma daha meyilli oluyoruz. Zira dışarıda zannettiğimiz “doğa” aslında içimizde. Doğanın yasalarıyla, insanın doğası aynı. Bir düşünün, mesela doğadaki “Yer Çekimi Yasası” bizim içimizde de var. Bilincimizi beslemezsek, çöküyor ve zamanla dibe vurabiliyor. Doğada boşluk yoktur. Aynı şekilde, bizler de zihinlerimizi boş bırakırsak herhangi bir şey içeri giriverir. Ve bu genellikle bizim seçmediğimiz, çok da tercih etmediğimiz, zararlı bir şey olur. Ya da doğada bahar gelip etrafta çiçekler açtığında bizim de içimiz kıpır kıpır olur… Örnekler çoğaltılabilir zira görmek isteyene doğa her şeyiyle konuşuyor. Dolayısıyla, doğayla her türlü fiziksel ve duygusal temasa girmek için bilinçli bir çaba harcamak aslında kendimizle temasa geçmemizi sağlar. Hiçbir şey yapamazsak, en azından doğayı gözlemleyebiliriz. Arabada giderken, yolda yürürken insanların bize ne söylediği, ne yaptığı…vb gereksiz detaylarda yerine, o an etrafımızda doğaya dair ne varsa bulmak, izlemek, hayranlık duymak, bizi de doğanın ritminin içine alır. Bahar gelmiş dallar çiçek açmış olabilir… sonbahar gelmiş ağaçlar yaprak döküyor olabilir… Bir su birikintisinde kuşlar oynuyor olabilir… Artık çevremizde o an ne varsa, ona odaklanalım. Hiç değilse arada bir başımızı kaldırıp gökyüzüne bakalım. Günde 10-15 dakika gökyüzünü izlemek, soluklanmamızı sağlar. Gün içerisinde gökyüzüne yaptığımız bu kısa kaçamaklar bizi tazeleyecektir)
Bizi rahatlatan, enerjileri iyi olan insanlarla temas (En basitinden sarılmayı hatırlayabiliriz mesela. Elimize tutuşturdukları teknolojik aletleri mıncıklamaktan insanlara temas etmeyi unuttuk. Birbirimize gözle bile dokunmuyoruz artık. Gözünün içine bakamıyoruz kimselerin. Peki, karşınızdakiler sizinle konuşurken göz teması kurabiliyorlar mı? Gerçi bizler artık konuşmayı dahi unuttuk. İki lafı bir araya getiremez olduk. Kendimizi ifade edemiyoruz. Dokunmayı unuttuk. Sarılmayı hepten unuttuk. Birbirimizden korkar, çekinir olduk. Ve böyle böyle yalnızlaştık. O yüzden sarılalım. Bol bol sarılalım. Ne derlerse desinler, durup durup birilerine sarılalım).
Bir kaç gün iletişim yoğunluğundan uzaklaşmak (Telefon, internet, televizyon, konuşma yok)
Tutum değişikliği (Bilinçaltında sürekli olarak olumsuz fikirlere (kibir, bencillik, kıskançlık, kendine acıma, olayları kafada kurma, şüphe, endişe, ‘ben’-‘sen’-‘o’ ayrımı yapma….vs) saplanıp kalmayalım. Bırakalım artık. Bırakmak, bırakabilmek çok büyük bir erdem. Bırakalım; kim ne yaptıysa yaptı… Kim ne söylediyse söyledi…. Önemli olan bizim her şeye ve herkese rağmen dik durabilmemiz. Şikâyet etmeden, mızmızlanmadan, ona buna çatmadan, dedikodu yapmadan. Bunlar çok büyük enerji ve zaman kayıpları zira. Özellikle dedikodu, zihinsel olarak bulaşıcı bir formdur. Çevrenizdekiler devamlı dedikodu yapıyorsa siz de bir süre sonra -pek de farkında olmadan- o çembere dâhil olabilirsiniz. Ne de olsa hepimizin içinde bizi kötüye, aşağıya doğru çeken bir güç var. İrade de burada devreye giriyor zaten. Kişi, yukarı doğru çıkmak için irade göstermeli, çabalamalı. Dedikodu işine de bulaşmamak için bilinçli bir çaba harcamalıyız. Onun bunun ne dediğini, ne yaptığını merak edeceğimize bir bilgiyi merak edelim mesela, onu öğrenmeye çalışalım, onun peşinde koşalım. Ayrıca dedikodu yaptığımızda, dedikodu yaptığımız insandan “ayrılırız”. Kendimizi ondan ayrıymış gibi düşünürüz. Oysa biz, hepimiz aynı BÜTÜN’ün parçalarıyız.
Zihni olumlu fikirlerle beslemek (Mesela; sabır, anlayış, alçakgönüllülük…vb insani erdemlerimizi hatırlayabiliriz. Bu erdemleri hayatımıza geçirmek için uğraşabiliriz).
Duyguların, düşünceleri karıştırmasına engel olmak (Peki, nasıl başaracağız bunu? Zihnimizi tanıyarak. Ona bilinçli olarak bakarak. Zihnimiz, doğası gereği, haz peşindedir. Her seferinde, istediği şeyi elde etmek için çırpınır durur. Bizim ‘deneme-yanılma’ olarak adlandırdığımız bu olgu, bir süre sonra ‘deneme-yamulma’ya döner tabii. Zira hayatın içerisinden sadece iyi olan şeyleri çekip almak kâbil değil. Hayat, acısıyla tatlısıyla, bir paket program. Bunu böylece kabul edip, ilerlemeli. Bak, ne güzel çığırıyor polis amcalar: “Bekleme yapma, DEVAM ET!” Oysa istemediğimiz bir şey olduğu zaman, biz yaygarayı basıyoruz resmen! Takıntı yapıyoruz. Takılıp kalıyoruz. Devamlı başa sarıyoruz. E haliyle de, olduğumuz yerde de sayıyoruz, ilerleyemiyoruz tabii. Yapılması gereken, ‘deneme-yamulma’lar yüzünden sıklıkla orasını burasını yaralayan zihnimize bir rehber tutmak. Kim olabilir o rehber? Bilinç. Zihnimize -yani düşüncelerimize- bencilce tutkularımız, arzularımız, duygularımız değil, bilincimiz yön vermeli. Kararları arzularımız değil, bilincimiz vermeli)
Ateşi seyretmek (Akşamları evinizde yakacağınız bir mum bile iş görür. Bir mumu sönünceye kadar aralıksız izlemek çok etkili bir meditasyon yöntemidir)

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

2 × 3 =