Hayat ve anlam…

Herkesin bir hayatı anlamlandırma sorunu vardır… Eğer hayatımızın anlamını bulamadan yaşarsak, içimizde hep bir boşluk hissederiz… Hep bir arayış içinde geçer ömrümüz…

Kimileri için hayatı anlamlandırmak kolay  iştir… Örneğin inançlı insanlar için böyledir. Tanrıya olan güçlü bağları, inançları kolayca çözer hayata dair anlam problemlerini; diğer bütün sorunlarını çözdüğü gibi…

Neden dünyaya geldiklerini, niçin var olduklarını,  nasıl mutlu ve huzurlu olacaklarını inançsız insanlara göre çok daha iyi çözmüşlerdir inançlı insanlar…

İkinci bir hayatımızın olup olmadığını ve o hayatta mutlu olma sorunumuzu nasıl halledeceğimizi yine inançsızlara göre çok daha iyi bilirler inançlı insanlar; hatta kesin bildiklerini sanırlar?!… Reçeteleri çok basittir; Allah’a havale et gerisini merak etme sen…

Bu yüzden hayata karşı oldukça teslimiyetçi ve  rahattırlar.

İbadetlerini yerine getirir, kul olarak ellerinden geleni yaparlar, buna rağmen halen bir şeyler ters gidiyorsa tanrı böyle istiyormuş deyip işin içinden çıkarlar.

Hastalık, açlık, sefalet bizim için, tanrı hepsini bize ders alalım, imtihan olalım diye vermiş, o yüzden tanrıya isyan etmemek gerekir der ve her türlü olumsuzluğun baskısından böyle kurtulurlar…

Mevcut sistemi, düzeni iyileştirmek ya da değiştirmek konusunda pek mücadeleci değillerdir, kaderlerine boyun eğmeyi yeğlerler bu konuda; ama iş herkesin inançlı olması için mücadeleye gelince, yani tüm insanlığı tanrı yoluna çekme mücadelesine, o zaman onlardan cesuru, onlardan korkusuzu, onlardan azimlisi yoktur. Çünkü işin ucunda cenneti garantilemek, öbür dünyada sonsuz mutluluğa erişmek vardır…

Bu o kadar önemlidir ki, bu uğurda bugünlerini rahatça feda edilebilirler inançlı insanlar…

Onlara göre, ahretteki, yani öbür dünyadaki yaşamın sonsuzluğu düşünüldüğünde bugün yaşadığımız dünyevi hayatın faniliğinin anlamı nedir ki… En fazla 100 yıl faydalanabilirdiniz dünyevi nimetlerden, olmadı 120 yıl, hadi hayat süremiz uzadı diyelim 150 yıl, 200 yıl; oysa ahret öyle mi, ne yüz yıl, ne bin yıl, ne milyon yıl, ne milyar yıl, sonsuza kadar oradaydınız…

Öyleyse sonsuza kadar yaşayacağınız bir hayatın mutluluğunu garantilemek için bugünün fani dünyasının nimetlerinden vazgeçmenin önemi neydi ki…

Şehitlik mertebesi cennete en kısa yoldan gitmenin yoluysa, intihar komandolarının bu uğurda hayatlarını vermelerine şaşmamak gerekir o zaman… Düşünsenize bir bomba pırıltısı kadar soluğunuz ve cennet ayaklarınızın altında…

Bir de dava insanları vardır, büyük bir davaları olduğunda ancak hayatlarını anlamlı bulanlar… Kendilerini bir kurtarıcı, bir lider ya da bir kahraman olarak görürler  ve ancak bir şeyler için mücadele ettikleri ve başarıya ulaştıklarında hayatlarının bir anlamı olduğunu düşünürler…

Bu tür insanlar genelde toplumsal mücadelelerde büyük sorumluluklar üstlenirler ve sonunda bulundukları toplumun öncüsü, lideri olurlar… Aralarından büyük kurtarıcılar, devrimciler, devlet başkanları çıkar bunların ve toplumsal dönüşümler varlıklarını ne kadar bunlara borçluysa, bunlar da o derece var oluşlarının anlamını bu mücadelelerde bulurlar…

Bunlar, ödedikleri bedeller çok ağır olsa da, hayatı başka türlü yaşamanın, anlamlandırmanın yolunu bilmedikleri için bu bedellere seve seve katlanırlar. Bu uğurda acı çekmeyi, işkence görmeyi, en sevdikleri insanlardan bile ayrı düşmeyi, yalnızlığı, tamamen yalnızlığı göze alırlar ki, çoğumuz için bu ölümden beterdir, onlar bu bedelleri karşılık beklemeden öderler…

Bir de hayatlarını çevrelerine yararlı olmaya, insanlara yardım etmeye, doğayı canlıları korumaya adayan insanlar vardır. Bu insanlar hayatlarını ancak, çevrelerindeki yoksul insanlara, aç hayvanlara, evsizlere, hastalara, kazazadelere, düşkünlere, çaresizlere yardım ederek geçirdiklerinde anlamlı bulurlar…

Kimse onlardan her hangi bir konuda herhangi bir şey yapmalarını beklemese de, onlar vicdanları gereği kendilerini sürekli bir şey yapma sorumluluğunda hissederler ve ancak bu şekilde mutlu olurlar.

Bu yüzden sürekli kendilerini bir şeylere müdahale etme, haksızlıklara karşı çıkma, yoksullara, zayıflara, kimsesizlere sahip çıkma, sürekli bir şeyleri düzeltme, iyileştirme çabası içinde bulurlar. Ancak birilerine faydalı oldukları ve yararlı bir şeyler yaptıklarında anlamlı bir hayat yaşadıklarını düşünürler…

Sokakta, karlar altında dilenen bir annenin kucağında henüz gözleri bile açılmamış, ciyak cıyak ağlayan bir bebek gördüklerinde, o gece uykuları kaçar bunların, uyuyamazlar. Günlerce etkisinde olurlar bu olayın.

Yollarına çıkan aç kedileri doyurmak, sokak köpeklerine, sakat hayvanlara yardım etmek, onların acılarını dindirmek, tedavisine yardımcı olmak, yaşlı insanlara yardım edebilmek, maddi olanaksızlıklar yüzünden okuyamayan çocukların eğitimine katkıda bulunmak, onlara kitap, defter, kalem, silgi almak, çevresinde yiyeceği, giyeceği olmayan insanlara yardım etmek, onların temel ihtiyaçlarını gidermelerini  sağlamak, bütün bunları bir insanlık  görevi sayarlar bunlar…

Daha bencil yollarla hayatlarını anlamlandırabilen insanlar da vardır bu arada… Mesela kendi keseleri doldukça ve refahları arttıkça hayat onlar için çok anlamlıdır.

Giyindikleri marka kıyafetler, bindikleri marka arabalar, lüks semtlerdeki evleri, havalı klüpleri, yüksek çevrelerden tanıdıkları dostlarının olması, arkaları kuvvetli  ahbaplarının olması, bütün bunlar onlar için hayatın tek anlamıdır…

Ve hayatlarına bir türlü anlam veremeyen insanlar vardır. Bunların güçlü bir inançları yoktur ki tanrıya yüreklerini adasınlar ve tanrı yolunda mutluluk ve huzuru bulsunlar…

Yüksek idealleri yoktur ki, toplumsal davalara önder olsunlar ya da toplumları ilerletecek mücadelelere hizmet etsinler ve bundan zevk alsınlar, hayatlarına anlam katsınlar…

İyiliksever de değillerdir bunlar… Etraflarındaki sefalet, yoksulluk, açlık, savaşlar, afetler, yardıma muhtaç bunca canlı ve bunlarla ilgilenmek onlar için bir anlam ifade etmemektedir.

Bunlar parayla, pulla, sahip oldukları maddi manevi hiçbir değerle mutlu olmasını bilemeyen insanlardır. Ya alkol ya da uyuşturucu bağımlısıdırlar ya da intihara eğilimleri yüksek olduğu için genç yaşta ölmektedirler…

Bir türlü anlamlandıramadıkları hayatlarına kısa yoldan son vermenin bir yoludur intihar onlar için…

Ve koyun gibi yaşayanlar vardır… Nehrin akışına göre, akıntıya kapılıp yaşayanlar… Hayata katılmak, hayatlarına yön vermek yerine sürüklenir dururlar bunlar…

Hayatlarının sorumluluğunu almaktan acizdirler… Hep birilerinin çıkıp onlara yol göstermesini, yönlendirmesini beklerler… Güdülmedikleri zaman, önlerinde ne bulursa otlayan koyunlar gibidirler, olanla yetinirler… Hayattan çok şey beklemezler…Sürprizlere pek yer yoktur hayatlarında… Yaşamlarında hiçbir iz bırakmadan, geldikleri gibi giderler…

Bütün bu gruplar dışında hayatın anlamını başka şekillerde ve yollarda bulanlar da vardır mutlaka… Ama burada zaten mesele bu değildir, yani hayatımızı nasıl anlamlandırdığımız değildir mesele…

Mesele, bu anlamlandırma ihtiyacını neden duyduğumuzdur…Neden hepimizin bir şekilde hayatımızı anlamlandırmaya çalıştığımızdır… Neden boşa bir hayat geçirmek istemediğimizdir…

İşte bu noktada insan olarak doğamızda bulunan üretme özelliğimiz üzerine düşünmemiz gerekiyor.

Bütün bu anlam ihtiyacı bu özelliğimizden kaynaklanıyor. Üretmek, bir şeyleri değiştirip dönüştürmek, bir şeyleri gerekirse sıfırdan, yeniden oluşturabilmek, işte bu yetimiz yaşamı anlamlandırma çabamızın sebebi oluyor….

Başka bir canlıda yoktur böyle bir şey… dolaysıyla anlam sorunu diye bir şey de… .

Öyleyse şöyle söyleyebiliriz, üretme, değiştirme, dönüştürme kabiliyetimizin farkında olduğumuz ve bunu kullanabildiğimiz ölçüde bir anlam sorunumuz ve bu soruna sahip çıktığımız ölçüde de hayatımıza anlam katma yetimiz vardır…

Bu yüzden insandan başka hiçbir canlı doğaya bir amaçla müdahale etmez ve bu amaç doğrultusunda çevresini değiştirmez, dönüştürmez… Hayvanların bütün davranışlarını belirleyen iç güdüleridir…  İhtiyaçlarını karşılamaktan ötesini düşünemez hayvan, tasarlayamaz, planlayamaz; hayata geçirmek için projeler üretemez …

Üretmek, tasarlamak, planlamak, dönüştürmek,  geliştirmek sadece insana özgü şeylerdir…

En basit, en ilkel insan bile bir gün bir şekilde bu yetilerinin farkına varır. Hiçbir şey yapmazsa ateş yakar, yemek pişirir, meyve toplar, meyve soyar, ceviz kırar, tuğla örer, tarla kazar, duvar örer…

Üretme yeteneğini fark etmekle birlikte insan bir şeyler yapabildiğini, doğaya, yaşama müdahale edebildiğini, onu değiştirip dönüştürebildiğini fark eder ve hayatının anlamı böyle başlar…

Hayatımızın anlamlı olmasını istediğimiz içindir ki, bir şeyler yapabilme yeteneğimizi hep bir amaç, bir anlam uğruna kullanmak isteriz… Hayatımızın anlamlı olmasını istediğimiz içindir ki, ürettiklerimizin hep bir amaca, bir anlama hizmet etmesini isteriz… Hayatımızın anlamlı olmasını istediğimiz içindir ki, değiştirme ve dönüştürme gücümüzü hep bir amaç ve anlam uğrunda kullanmak isteriz…

Amaçlar olmadığında, ne yolların ne de bu yollara varmak için verilen çabanın önemi vardır…

Her şeyi bir amaç için yaparız ve bir amaç, bir anlam için yaptığımız şeylerden zevk alırız ancak. Bu yüzden anlam ve amaç ikiz kardeş gibidirler hayatımızda…

Ne kadar çok amaç belirleyebilirsek kendimize hayatımızın anlamı o kadar artacaktır… Amaç belirleyebilmek için ise şüphesiz yetkin insan olmamız ve neyi ne kadar istediğimizi, bunları gerçekleştirme gücümüzün ne olduğunu iyi saptamamız gerekir…

Sınırlarımızı çok iyi bilmemiz gerekir… Bu arada bu sınırların hep aynı kalmayacağını da deneyimlerimizden öğrenmiş oluruz…

Sınırlarımızı her aşmaya çalıştığımızda ve bunu başardığımızda, aslında hiç de daha önce sandığımız insan olmadığımızı fark ederiz.

Her seferinde biraz daha, biraz daha aşarız kendimizi ve bir başkası oluruz; bir önce olduğumuzdan başka bir insan…

Hayatın zorlukları karşısında yetkinliğimiz artar böylece ve hayatı daha keyifli yaşamayı öğreniriz…


Bu bile tek başına hayatı anlamlı kılmak için yeterlidir aslında… Yani sürekli kendimizi aşmaya, sınırlarımızı aşmaya çalışmak, “ben buyum, ben bu kadarım” dememek ve daha iyisine, daha iyisine  zorlamak kendimizi ve sürekli gelişmek…

Richard Bach’ın “Martı”sı gibi…

Evet bazen küçük bir Martı olmaya çalışmak hayatımızın anlamı olabilir…

Ellerim
Ayaklarım, 
Ağzım,
Kulağım,
Başım,
Ben bu kadar mıyım?!…

 

*Yrd. Doç. İ.Ü İktisat Fakültesi

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

16 − 13 =

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.