Hayatım Avrupa

Hayatım Avrupa

0
PAYLAŞ

“Hayatım Avrupa” İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi öğretim üyelerinden Prof. Dr. Erol Manisalı’nın beş kitaptan oluşacak bir seri çalışmasının üst adı. Erol Manisalı, bu çalışmasında Türkiye – AB ilişkilerinin yakın geçmişini göz önüne seriyor. Daha doğrusu kendi hayatıyla bütünleşmiş olan Türkiye – Avrupa ilişkilerini anlatıyor.


“Hayatım Avrupa” serisine Erol Manisalı’nın Avrupa Birliği hakkında, bugüne kadar yazdığı kitaplardan farklı olarak bakılması gerekiyor. Çünkü bu çalışma sadece akademik değerlendirmelerden oluşmuyor, aynı zamanda olayın siyasi, sosyal ve kültürel boyutuna da değiniyor.


Bu çalışmada iş çevrelerinin, işçi örgütlerinin, askerlerin, bürokratların, aydınların, siyasilerin, hatta yabancı iş, siyaset ve bilim çevrelerinin AET, AT ve sonrasında AB içindeki misyonları ele alınıyor ve olaya yaklaşımları değerlendiriliyor. Üstelik bunlar çoğu zaman kendi ağızlarından veya kalemlerinden veriliyor.


Bu açıdan bakarsak “Hayatım Avrupa” serisini sadece konusu değil, konunun işlenişi ve sunuşu açısından da önemli ve farklı bir çalışma olarak kabul etmek gerekiyor.


1- BİRİNCİ KİTAP: “ORTAK PAZAR’DAN AB’YE”


Beş kitaptan oluşacak olan “Hayatım Avrupa” serisinin ilk kitabı “Ortak Pazar’dan AB’ye” adını taşıyor. İlk kitap 2006 yılının mayıs ayında Truva Yayınlarından çıktı.


Onbeş bölümden oluşan ilk kitapta birbirine geçmiş, birbirleriyle bütünleşmiş iki özgeçmiş var. Biri Türkiye’nin Avrupa Birliği serüveninin, diğeri de Erol Manisalı’nın özgeçmişi. Her iki özgeçmiş de kitabın içindeki olaylar, kişiler, belgeler, politik değişiklikler ve tartışmalarla serpiliyor, gelişiyor ve daha net bir görüntü alıyor. Kitabı okurken Türkiye Cumhuriyeti’nin Avrupa macerasını başından bu yana yanlışları, yanılgıları ve yalanları ile bir bütün içinde görüyoruz; hem de olayların içinde yaşamış bir uzmanın anlatımıyla… Böylece bir insanın, bir akademisyenin hayatının nasıl Avrupa olduğu sorusunun cevabını da öğrenmiş oluyoruz.


Zaten Erol Manisalı kitabının ilk sayfalarında bu soruya “Gençlik yıllarımdan itibaren hayatım, akademik dünyam, kişisel ilişkilerim Türkiye – Avrupa ilişkileri etrafında dolandı durdu. Hayatımın olgunluk dönemlerinde de bu meselenin içinde var gücümle çalışıyorum. Kitaplar, makaleler yayınlıyorum, dersler, konferanslar veriyorum, şimdi olduğu gibi televizyon programlarına çıkıyorum” diye cevap veriyor.


TÜRKİYE – AVRUPA İLİŞKİLERİNİN BAŞLANGICI


Kitapta birbiriyle bütünleşmiş iki özgeçmişten birinin yani, Türkiye – Avrupa ilişkilerinin özgeçmişinin başlangıç serüveni şöyle anlatılıyor:


“Cumhuriyetin kuruluşunda ve Bağımsızlık Savaşı’nda Mustafa Kemal, Avrupa emperyalizmine karşı Sovyetler Birliği ile işbirliği yaptı. Atatürk’ün 1938’deki ölümüne değin Doğu ile Batı arasında dengeli bir politika izlendi, bölgesel işbirliğine ağırlık verildi.


1933 – 1939 Birinci Sanayi Programı’nda Sovyetler Birliği’nin büyük desteği sağlandı ve kapsamlı bir işbirliği gerçekleşti.


İkinci Dünya Savaşı’nın bitiminden sonra  Türkiye’nin iç dengelerinde  Batı’ya yakınlaşma eğilimleri arttı. Marshall Yardımı ile 1947’de fiilen başlayan süreç, NATO’ya girişle sonuçlandı.


Buna rağmen Türkiye içindeki dengeler 1961 Anayasası’nı bir tepki ve direniş yasası olarak ortaya koyabilmiştir. Ancak daha sonra, İsmet İnönü’ye 1964’te ‘yeni bir dünya kurulur ve Türkiye!de onun içinde yerini alır’ dedirten koşullar ABD tarafından hızla yönlendirilmeye başlandı.


1961 Anayasası’nın ardından ABD ve Batı tarafından hazırlanan Türkiye raporlarında şu iktisadi unsurlar görülüyordu.


1- Türkiye sanayileşmemeli ve tarım ağırlıklı kalmalıydı.
2- Güçlü bir sosyal devlet yerine, serbest piyasanın hakim olduğu bir düzen kurulmalıydı.
3- Türkiye iktisadi, siyasi, askeri ve kültürel olarak Batı kampının içinde ve denetiminde tutulmalıydı. 


İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra  Türkiye yalnızca NATO’ya alınmıyor, Avrupa’nın ya da Batı’nın  kurduğu bütün uluslararası örgütlere sokuluyordu. Avrupa Konseyi, OECD, Dünya Bankası, Avrupa yatırım Bankası, IMF gibi Batı kampının kurumlarına sokularak yavaş yavaş denetim aylına alınıyordu. Avrupa’da 1957 yılında imzalanan Roma Anlaşması ile kurulan ve 1958’de  fiilen faaliyete geçen Avrupa Ekonomik Topluluğu’na kayıtsız bırakılamazdı. Ankara bürokrasisi ve siyasi çevreleri zaten içten içe devşirilmeye başlanmıştı. Atatürk döneminde izlenen denge politikası yavaş yavaş Batı ile tek yanlı bir ilişki düzenine doğru itilmek isteniyordu.


Ankara Anlaşması, Türkiye ile Avrupa Ekonomik Topluluğu arasında 12 Eylül 1963’te imzalandı ve 1 Aralık 1964’te yürürlüğe girdi. Bu anlaşmanın amacı Türkiye’nin diğer altı AET ülkesinden birisi gibi topluluğa dahil edilmesiydi. O tarihte AET, Almanya, Fransa, İtalya, Belçika, Hollanda ve Lüksemburg’tan oluşuyordu. Bu bir genel ve çerçeve anlaşma niteliğindeydi ve Yunanistan’ın 1961’de imzaladığı Atina Anlaşması’nın taşıdığı özelliklere sahipti.


Ankara Anlaşması’nın yürürlüğe girdiği yıldan itibaren tam üye oluncaya kadar ortaklık ilişkilerinin geliştirilmesi, birbirini izleyecek olan üç dönemde gerçekleşecektir; hazırlık dönemi, geçiş dönemi ve son dönem.


Hazırlık dönemi, Türkiye ekonomisinin  topluluğun koşullarına uymaya imkan verecek bir duruma getirebilmekti. Bu dönemde Türkiye ekonomik gelişmesini gerçekleştirmeye gayret edecek, Topluluk ise Türkiye’nin bu çabalarına destek olabilmek için ticari ve mali alanda kolaylıklar sağlayacaktır. Bu dönemde Türkiye’nin ortaklık konusunda hazırlanabildiği söylenemez.


Hazırlık döneminin süresi bitmeden Türkiye’nin isteği üzerine bir sonraki dönemin, yani geçiş döneminin koşullarını, süre ve sınırlarını belirlemek üzere toplulukla yeniden görüşmelere başlanmış ve 23 Kasım 1970’de Katma Protokol imzalanmıştır. Katma Protokol, malların, hizmetlerin, işgücünün ve sermayenin kademe kademe serbest dolaşımının sağlanmasını öngören çok önemli bir anlaşmadır. Protokole göre işgücü dolaşımı 1976 – 86 döneminde tamamen serbest hale gelecekti. Kısaca 1986 yılında iç gücü AET içinde çalışma imkanına kavuşacaktı.


Son dönem ise Katma Protokolle düzenlenen geçiş döneminin 22 yıl sonunda tamamlanmasını izleyen dönemdir. Bu dönemde tarafların ekonomi politikaları arasındaki eşgüdümün güçlendirilmesi sağlanacaktı ve dönem sonunda Türkiye AET’ye (AB) girmiş olacaktı.”


WASHİNGTON UZLAŞMASI VE 24 OCAK 1980 KARARLARI


Katma Protokolün imzalanmasından sonraki dönemde yani 1970’li yılların son yarısında siyasiler arasında olduğu kadar iş çevreleri arasında da bölünmeler ve farklı sesler ortaya çıkmıştır. Örneğin sanayicilerden tekstil ve gıda ağırlıklı olanlar AET’ye daha sıcak bakarken, otomotiv başta olmak üzere imalat sanayinde olanlar kuşkuluydular.


1978’de ABD yönetimi; ABD Hazinesi, Dünya Bankası ve Uluslararası Para Fonu (IMF) tarafından birlikte hazırlanan ve Amerikanın bugünkü küresel politikasının anayasası olarak kabul edilen Washington Uzlaşması’nı yayınlanır. Adı uzlaşma olmasına karşın içeriğinin kapitalizmin dayatması olarak görülmesi gereken bu belgede şunlar yazılıdır:


“- Dünya ülkeleri dış ticaretlerini tamamen serbest hale getirsinler. Açık bir ekonomik uygulama yapsınlar.
– Piyasa ekonomisi her şeye egemen olsun; devlet küçülsün, kamu müdahaleleri ortadan kalksın.
– Serbest kur politikası izlensin.
– Özelleştirme yapılsın ve yabancı sermaye teşvik edilsin.”


Çok ilginçtir ki, Washington Uzlaşması’nın yayınlanmasından aylar önce, 20 Aralık 1977’de İstanbul’da eski Park Otel’de Ekonomik Hukuk Vakfı’nın düzenlediği bir panele konuşmacı olarak katılan Turgut Özal da tam bunları söylemiştir. O panelde Erol Manisalı ve Vehbi Koç da konuşmacıdır ve  Turgut Özal’ın “kurlar serbest bırakılsın, kambiyo kontrolleri asgariye indirilsin, liberal ve açık bir yapılanmaya gidilsin” sözlerini hayretler içinde dinlemişlerdir.


Ancak Dünya Bankası ile yakın işbirliği içinde olan Turgut Özal’ın Park Otel’de söylediği bu sözler sadece Washington Uzlaşması’nın bir parçası değil, aynı zamanda iki yıl sonra alınacak 24 Ocak 1980 Kararları’nın da bir parçası olacaktır.


AVRUPA BİZİ ALMAK İSTEDİ AMA, ECEVİT REDDETTİ


“Hayatım Avrupa”nın “Ortak Pazar’dan AB’ye” adlı ilk kitabında Erol Manisalı’nın AB meselesinin ilk günlerinden bu yana yazdığı gazete ve dergi makaleleri de yer alıyor. Yaklaşık otuz yıl önce yazılan bu yazılarda savunulan görüşlerin bugün nasıl doğru çıktığını görüyor ve bir anlamda puzzle’ın parçalarının kendiliğinden yerini bulduğuna tanık oluyoruz.


Kitapta ayrıca bugüne kadar bilinen yanlışları düzeltmek adına bazı açıklamalara da yer verilmiş. Erol Manisalı özellikle AB’nin Türkiye’yi tam üyeliğe davet ettiği, fakat o zamanın başbakanı Bülent Ecevit’in bu çağrıyı geri çevirdiği yalanına açıklama getiriyor:
 
Kitabın “AET üyeliği bir amaç değildir” olan dokuzuncu bölümünün sonunda bu konu şöyle yer alıyor:


“1978 yılı. Ecevit başbakan. AET Komisyonu Genel Sekreteri Emile Noel, Ankara’da Ecevit’i ziyaret ediyor. Görüşmelerde Türkiye-AET ilişkileri ele alınıyor.


Ortada bir söylenti dolaşmaya başlıyor, söylentiden de öteye gazete manşetlerine taşınıyor. Haber şu: ‘Emile Noel Ecevit’e öneride bulundu, AET’ye üyelik için başvurun dedi ancak Ecevit bunu reddetti.’


Hükümetten net bir açıklama gelmiyor. Basın bastırıyor, ‘Hükümet gizliyor, öneri reddedildi’ manşetleri ortalığı dolduruyor.


Bu yalan Türk kamuoyunda uzun yıllar kullanıldı.


Gerçeği Ecevit de, Ecevit’in yanındakiler de biliyordu. Bunlardan biri de Besim Üstünel’di.


Bu gerçeği Besim Üstünel’in ağzından basın mensuplarına duyurmak istedim. 2002 veya 2003 yılıydı. Marmara Oteli’nde İktisat Fakültesi Mezunlar Cemiyeti’nin her yıl yaptığı toplantıda oturum başkanı idim.


Çay molasında Besim Üstünel’e kendisini kürsüye davet edip Emile Noel ile yaptığı konuşmayı aktarmasını isteyeceğimi söyledim. Besim Üstünel kürsüye çıktı ve birinci elden yaşadıklarını anlattı: Emile Noel, Ecevit’e ‘AET’ye başvuru yaparsanız iyi olur’ diyor. Daha sonra da Besim Üstünel de Emile Noel’e ‘Bizi AET’ye alacak mısınız’ sorusunu yöneltiyor. Emile Noel de gülerek ‘Yok, başvuru yapmanızı sizi almak için değil, AET’deki yeni genişlemeleri engellemede bir koz olarak kullanmak için istiyoruz, bu nedenle size başvuru yapın önerisinde bulundum” yanıtını veriyor.”
 
Erol Manisalı yıllarca sürüp giden ”Avrupa bizi almak istedi ama, Ecevit reddetti” yalanını Besim Üstünel’in ağzından düzeltiyordu ve buna o zaman itibar etmeyen basın mensuplarına inatla kitabına koyuyordu.


TURGUT ÖZAL, TANSU ÇİLLER VE ABDULLAH GÜL BENZERLİĞİ


Kitapta AB konusunda ülkemizin kaderini çizen politikacıdan işadamına, bürokrattan akademisyene kadar pek çok ünlü kişiye yer verilmiş. Erol Manisalı’nın bir şekilde hayatına giren kişiler bunlar. Bülent Ecevit, Turgut Özal, Tansu Çiller, Abdullah Gül, Emile Noel, Vehbi Koç, Nejat Eczcıbaşı, Wernel Gumper, Rauf Denktaş bunlardan sadece birkaçı. Hele kitabın sonunda yer alan “Askeri yönetim sonrası dış ilişkiler” bölümünde Turgut Özal, Tansu Çiller ve Abdullah Gül arasındaki benzerliği okuyunca şaşırıp kalıyorsunuz.


Manisalı’ya göre üçünün de yükselmesinde ABD’nin rolü vardı ve bu üç kişiyi birleştiren özellikleri şöyle açıklıyordu:


“Turgut Özal, tam bir Amerikan hayranıdır. Amerikan iktisadi sistemini kendisi için bir hedef olarak gördü. Dünya Bankası’ndan 24 Ocak Kararlarına uzanan yolda Amerikan kapitalizminin adeta Türkiye’de temsilciliğini yaptı.


Turgut Özal en önemli misyonunu 1989’da yaptı. Türkiye’nin tam üyelik başvurusu 1989’da reddedilmişti. ‘AB (AT) bizi içine almasa da gümrük birliğine dahil olacağız’ diyordu. ‘Nikah yoksa kumalığa razıyız’ demek istiyordu. Türkiye AB tarafından ipotek altına alınacaktı. Bunun kararı meclisten geçmemişti. Başbakan birkaç işadamı ile bu kararı veriyordu.


ABD çok memnundu. Berlin Davarı’nın yıkıldığı yıl Türkiye AB üzerinden Batı kapitalizmine bağlanmaya başlayacaktı.


Gelelim Tansu Çiller’e. Türkiye’de Amerikan okullarından sonra yüksek eğitimini Amerika’da tamamlamıştı. Her şeyiyle bir Amerikan kadınıydı.


Tansu Çiller 6 Mart 1995 Gümrük Birliği Anlaşması’nın mimarlığını yapıyordu. AB’ye alınmayacak olan Türkiye, hiçbir aday ülkenin yapmadığı bir biçimde, kendini tek yanlı olarak Brüksel’e bağlıyordu.


Turgut Özal’ın  1989’da ki ilk vurucu hamlesinden sonra bu darbe ikinci büyük adımı oluşturuyordu.


Gelelim Abdullah Gül’e; 1977-1978’de Abdullah Gül ile genç bir asistan olduğu dönemde karşılaşmıştım. 1997’de Başbakan Erbakan’ın Kıbrıs’tan sorumlu devlet bakanı olarak karşılaştığımda henüz ortalarda ABD yoktu. Necmettin Erbakan anti Amerikan bir çizgideydi. Tabi Abdullah Gül de bu çizginin sadık bir adamıydı.


Peki sonra ne oldu da Abdullah Gül, Turgut Özal ve Tansu Çiller’in geçtikleri yola itildi? 28 Şubat 1997 darbesi bu değişikliği sağlamak için yetmişti.


Abdullah Gül’de Tayip Erdoğan’la birlikte Turgut Özal ve Tansu Çiller’inkileri aratmayacak belgeleri imzaladı.


Başbakan yardımcısı ve Dışişleri Bakanı olduğu AKP hükümeti 17 Aralık 2004 ve 3 Ekim 2005 belgeleri ile Türkiye’nin görüşmeler sürecindeki tünele sokulmasının kararını verdiler.


Bu tünelden çıkış yoktu; hem Türkiye üye yapılmıyor, hem de geri dönemiyordu…”


2- İKİNCİ KİTAP: “ASKERİ DARBEDEN SİVİL DARBEYE”


“Askeri Darbeden Sivil Darbeye”, Erol Manisalı’nın “Hayatım Avrupa” serisinin ikinci kitabının adı. 2006 yılının temmuz ayında Truva Yayınlarından çıkan kitap 1982’den 1995’e kadar olan dönemi kapsıyor. Kuşkusuz ki bu dönem, son yıllarda sadece Türkiye’nin değil dünyanın da en çalkantılı günlerini kapsıyor. Çünkü dünyada İkinci Dünya Savaşı sonrasında kurulan iki kutuplu denge düzeni dağılmıştır ve iki bloklu düzendeki yapı hızla bozulmaya başlamıştır. Dünyada küresel yapı değişikliği oluşurken stratejik konumu nedeniyle bu değişimden en çok etkilenen ülkelerin başında Türkiye gelmektedir.


İlk kitap 1970 – 1982 dönemini incelerken özellikle 24 Ocak 1980 Karaları ve 12 Eylül 1980 askeri darbesi arasındaki bütünleşmeleri gözler önüne seriyor. Bunu da Türkiye – ABD ve Türkiye – Avrupa eksenine oturtarak yapıyor.


İkinci kitapta ise Avrupa’nın Türkiye için üyelik yerine “özel statü” düşündüğünü açıkça söylediği yıllar anlatılıyor. Örneğin, Turgut Özal’ın Avrupa’ya yönelişinin ardında Avrupa’ya girme sevdası değil, Türk piyasasını Avrupa üzerinden Batı kapitalizmine bağlama isteği yatıyordu. Bu nedenle 1989’da Avrupa üyelik başvurumuzu reddettiğinde hiç şaşırmıyor “Avrupa bizi almasa da Gümrük Birliğine gireceğiz” diyordu. Bir anlamda “Bizi içeri almanıza gerek yok, biz iktisadi sınırlarımızı, yani gümrüklerimizi size teslim etmeye hazırız” demek istiyordu.


İşte ikinci kitap ağırlıklı olarak Türkiye’nin Gümrük Birliği’ne girişini konu ediyor. Bunu konu edinirken de Soğuk Savaş’tan sonra askeri darbelerin yerini sivil darbelerin almaya başladığı gerçeğini gözler önüne seriyor.


Manisalı’nın bu kitabında “AB üzerinden oynanan oyunun aktörleri kimlerdi?”, “Devlet Planlama Teşkilatı’nın Gümrük Birliği’ne karşı hazırladığı raporu hükümet nasıl hasır altı etti?” gibi soruların cevabı da var.


ALMANLAR “ÖBÜR TÜRKİYE”DEN RAHATSIZ


Dokuz bölümden oluşan “Askeri Darbeden Sivil Darbeye” kitabının “Girne’deki Avrupalılar” adlı üçüncü bölümü oldukça ilginç. Erol Manisalı’nın fikir babası olduğu ve 1985’ten 1994’e kadar hiç aksatmadan on yıl devam eden Girne Konferansları’nın 1998 yılında yapılan üçüncüsünde “Türkiye’nin Avrupa’daki Yeri” konusu işleniyordu ve konferansın yerli, yabancı pek çok konuğu vardı.


Bu konferansta Almanya’nın Türkiye’yi AB’ye almak istemediğini bizzat açıklayan Türkiye uzmanı ve Federal Alman ve Alman Doğu Enstitüsü başkanı Dr. Udo Steinbach’ın sözleri son derece önemli bir noktaya temas ediyor. Dr. Udo Steinbach Alman devletinin nasıl bir Türkiye görmek istediğini anlatırken aslında Avrupa’nın Türkiye için biçtiği rolü ilk kez dillendiriyordu. Şöyle diyordu Dr. Udo Steinbach:


“Türkiye, AET’nin içine alınmamalıdır ve dışlanmadan, özel bir statüyle Avrupa’ya bağlanmalıdır.”


Oysa Almanya bizim geleneksel dostlarımızdı ve biz Avrupa konusunda en yakın desteği onlardan göreceğimizi sanıyorduk. Peki öyleyse Almanya neden Avrupa Birliğine katılmamızı istemiyordu?


Bu iç sorularımızın cevabı niteliğindeki bir açıklamayı dinleyicilerin arasında oturan bir İngiliz hanım veriyor ve “Almanlar öbür Türkiye’yi en iyi biliyorlar, onunla her gün her yerde burun burun yaşıyorlar da ondan” diyordu. “Gerçeği olduğu gibi söyleseler pek şık olmayacak, hatta ırkçı ve ayıp olacak. Bunun için bir yığın bilimsel kanıt bulmak peşindeler.”


Konferansa katılan bütün yabancı konukların istisnasız hepsi Türkiye’nin önündeki en büyük engelin kültürel farklılık, kimlik farkı olduğunu düşünüyordu. Onlara göre Türkiye yerel Avrupalı değil, uzak bir Avrupalıydı.


AVRUPA TÜRKİYE’YE “HAYIR” DİYOR


Turgut Özal hükümetinin  1987 yılında yaptığı tam üyelik başvurusuna 18 Aralık 1989’da “hayır” cevabı geliyordu ve Turgut Özal bu “hayır” cevabından sonra “Avrupa Birliği bizi tam üye yapmasa da Gümrük Birliğine gireceğiz” açıklamasını yapıyordu.


Bu açıklamadan bir gün sonra Erol Manisalı ve Turgut Özal İstanbul Sanayi Odasının bir kokteylinde karşılaşırlar. Erol Manisalı, Turgut Özal’a “Turgut Bey, Avrupa Topluluğu’nda gümrük birliği ancak tam üyelikle meydana gelir, dışarıdaki bir ülke AB’nin gümrük birliğine giremez. Üye olmadan gümrük birliğine girmek demek, Türkiye’nin dış ticaret politikalarının yönetim ve uygulamalarını bütünüyle Brüksel’e devretmek demektir” der.


Turgut Özal gülümseyerek “bir şey olmaz” gibisinden sözler söyler.


Erol Manisalı kokteylde bulunan ekonomiden sorumlu bakan Ekrem Pakdemirli’ye “Başbakanın yaptığı açıklamaya ne diyorsunuz?” diye sorar. Ekrem Bey de “Erol Bey Başbakanın açıklamasını ben de sizin gibi basından öğrendim” cevabını verir. Gümrük Birliğine girme kararını Turgut Özal bakanlarına sorma gereği duymadan vermiştir. Özal’ın Türkiye’yi tek yanlı Avrupa Birliğine bağlama kararını kendi başına vermesi, kitabın başlığında yer alan “sivil darbe” sözüne iyi bir örnek teşkil etemektedri.


Tek yanlı Gümrük Birliği’ne girişe ilk karşı çıkış Erol Manisalı’dan gelmişti ve medyadaki bazı yazarlar da bu karşı çıkışa destek vermişlerdi.


DPT’NİN HASIR ALTI EDİLEN RAPORU


Kitabın “Devlet Planlama Teşkilatı Oyunu Bozuyor” adlı sekizinci bölümünde, DPT’nin hazırladığı “Türkiye ile Avrupa Topluluğu Arasındaki İlişkilerde Durum Değerlendirmesi” adlı rapor yer alıyor.


Bu rapor Dışişleri Bakanlığı temsilcilerinin Türkiye AB ilişkileriyle ilgili olarak yaptıkları açıklamalarla taban taban zıttı. Dışişleri, Avrupa ile olan ilişkilerin Türkiye lehine olumlu yönde geliştiğini söylerken, DPT raporu bunun hiç de böyle olmadığını, işlerin Türkiye’nin aleyhine geliştiğini belgeleriyle anlatıyordu.


Bu rapor TÜSİAD’ın ve İKV’nin kamuoyuna yansıttığı görüşlerle de örtüşmüyordu. Onlar Gümrük Birliğinin Türkiye’nin üyeliğinin bir aşaması olduğunu söylerken, DPT tersini iddia ediyordu. İddia etmiyor belgelerle ortaya koyuyordu.


Raporda Türkiye’nin üyeliğinin müzakere edilmediği sadece gümrük birliğine yönelik taahhütlerin konuşulduğu vurgulanıyordu.


O güne kadar, yani raporun kamuoyuna sunulduğu 1994 yılına kadar Katma Protokolün hükümlerinin Türkiye’nin çıkarlarından çok AT’nin (AB) çıkarlarına hizmet edecek şekilde işletildiği vurgulanıyordu.


Türkiye AT’ye alınmıyor, içeri alınmadığı halde dış ticaret mevzuatı onlara uyduruluyordu.


Türkiye’nin AB’nin üçüncü ülkelerle imzaladıkları ve imzalayacakları anlaşmalara uyma yükümlülüğü altına girmesinin sakıncalarına değiniliyordu.


Ve “Türkiye tam üye yapılmadan bu yükümlülükler altına girmemelidir. Çünkü bu yükümlülükler TBMM’nin yetkilerini daraltan niteliktedir” deniliyordu.


Yumuşak ve diplomatik bir üslupla yazılamasına rağmen Gümrük Birliğinin adeta bir ihanet belgesi olduğunu gösteren bu rapor hemen hasır altı edilir ve  “böyle bir rapor yok “denilir.


Erol Manisalı hasır altı edilen, yok sayılan bu 19 sayfalık raporu “Askeri Darbeden Sivil Darbeye” adalı kitabın sonuna ek olarak koymuş. Böylece Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ne nasıl ihanet edildiğini belgesiyle ispat etmek istemiş. Devlet Planlama Teşkilatı’nın “Gümrük Birliği Anlaşması imzalanamaz” raporuna rağmen, bunu kimler, niçin imzaladılar sorusuna “Sermaye, siyasete hakim kılınarak, medya, eğitim müesseseleri, bürokrasi, hatta siyasi partilerin Batı yanlısı sermaye çevrelerinin tekellerinin tekeline sokularak Türkiye’nin yönetiminde bunların egemen kılınması hareketi başlatıldı” diye cevap vererek; Türkiye’de yaşanan sessiz ve sivil darbelerin baş aktörlerinin kimler olduğunu bir kez daha gözler önüne seriyor Erol Manisalı.


AVRUPA ÜZERİNDEN BATI KAPİTALİZMİNE BAĞLANMA


Soğuk Savaş sonrası ABD’nin Türkiye ve bölge için biçtiği yeni elbiseye Türkiye’yi sokmak isteyenler en etkili yolu bulmuşlardı, Türkiye’yi Avrupa üzerinden Batı kapitalizmine bağlayacaklardı.


Bunun için de Türkiye’nin iktisadi sınırlarının yönetimi tek yanlı olarak elinden alınıp Gümrük Birliği’yle Brüksel’e bağlanacaktı. Amerika bu operasyonlarda bir numaralı aktör oldu.


İktisadi sınırları olmayınca Türkiye’nin askeri, siyasi ve kültürel sınırları zaman içinde hızla yok olacak ya da gücünü kaybedecekti. İç piyasa, tarım, bankalar, borsalar yabancı tekellerin ve Batı’nın eline geçince askeri ve siyasi sınırların hiçbir anlamı kalmayacaktı.
 
Türkiye halen sessiz ve sivil bir darbenin içinde sürüklenmektedir. Erol Manisalı’nın “Askeri Darbeden Sivil Darbeye” adlı kitabı tüm bu yaşananları gerçekleriyle ortaya koymaktadır.


 

BİR CEVAP BIRAK