Hayatın paradoksu

Öncelikle paradoksun ne anlama geldiğini açıklayalım. Paradoks; “aykırı, inanılması güç ama gerçekleşebilen bir olay, beklentilerimize aykırı bir oluşum” olarak tanımlanabilir.
Yazımızda kullanacağımız paradoksun anlamı ise, bu genel kavram çerçevesinde daha önce meydana gelen bir olayın bu kez yıllar sonra aykırı ve farklı bir biçimde ortaya çıkması şeklinde ifade edilebilir. Örneğin önemli bir sınavda başarısız olmak, sevgilinin terk etmesi, kaza, özgürlükten alıkonulmak, bir yakınını kaybetmek, işten çıkarılmak, boşanmak gibi olayların bu kez hemen hemen aynı tarih şeridinde çok daha farklı bir olayla karşılaşılması şeklinde olabilir.

Somut bir örnek olarak açıklayacak olursak; bir tarihte sevgili tarafından terk ediliyorsunuz, birkaç yıl sonra bu kez bir başka sevgiliye ilan – ı aşk ediyorsunuz, tarihe bakıyorsunuz, aynı ay, aynı gün, sadece yıl değişik…Ya da işten çıkarılmışsınız, iş bulma umudunuz son derece zayıf. Bir süre sonra hiç beklenmedik ve ümit etmediğiniz bir aşamada, çıkarıldığınız işle pek bağlantısı olmayan fakat son derece itibarlı bir işte çalışmaya başlıyorsunuz…
Amerikalı psikolog  Dr. Susanna McMahon, “Terapistim Yanımda” isimli kitabında, hayatın her düzeyde bir paradoks olduğunu belirterek şöyle bir örnek veriyor:

“ … ne kadar çok öz güveniniz varsa, çevrenize karşı o kadar açık ve savunmasız olursunuz ve çevrenizdekiler de size o oranda yetki verirler. Oysa bize kendimizi savunmamız ve korumamız gerektiği, eğer savunmasız görünürsek başkalarının bizden yararlanacağı öğretilir. Aslında bunun tam tersi gerçekleşir.”

Yaşamda karşılaşacağımız olayları, eğer iyi yorumlayabilmişsek, iyi özümseyebilmişsek bu kez farklı bir biçimde, başka bir düzeyde ifade edip karşılık verebiliriz. Yine somut bir örnek. Yazar Dr. Erdal Atabek’in “İnsan Sıcağı” isimi bir kitabı vardır. Atabek, bu kitabında 12 Eylül döneminde “Barış Derneği” davasından yargılanan bir kişi olarak hapishanede geçirdiği 38 aylık yaşamından söz eder.

Atabek der ki; “Hapishane korkudur, utançtır, aşağılanmadır, yalnızlıktır. Hapishane, yıllar boyunca böyle anlatıldı, böyle yazıldı, böyle öğretildi, böyle yaşandı. Anlatılanlar, yazılanlar, öğretilenler hep insanların içindeki ‘hapishane korkusunu’ besledi, büyüttü. Ben, hapishane imgesiyle içiçe duran korkuyu, utancı, aşağılanmayı, yalnızlığı hapishanede yendim. Bütün bunları hapishanede yaşayarak yendim. Başka yolu yoktu da ondan.”

Burada da hayatın bir çeşit paradoksu var. Sizi hapishaneye, korkutmak, aşağılamak, utanç duymak, yalnızlaştırmak için koyuyorlar, ancak siz oradan tüm bunların aksini gerçekleştirecek biçimde çıkıyorsunuz. Nitekim Erdal Atabek, kitabının sonunda hapishanedeki yaşamını şöyle özetleyip bitiriyor:

“İnsan her koşulu yenebileceğine inanmalı ve hiçbir kötü koşulda yılgınlığa düşmeden gücünü kullanmayı öğrenmeli…Benim bu olaydan çıkardığım sonuç budur…”
Kendi kişisel deneyimimden de çıkardığım sonuç özetle şöyledir: Ben de 12 Mart döneminde 2.5 yıl hapis yattım, 36 yıllık çalışma yaşamımda 7 kez işsiz kaldım. Tüm bu yaşadıklarımın sonunda şunu öğrendim: Direnmeyi ve umutlu olmayı her zaman muhafaza etmek…

Yaşadığım bir çok paradoksun yanında sadece şundan söz etmek isterim: 1972 yılında Ziverbey Köşkü’nde işkence gördüm, 1978 yılında da Ecevit Hükümeti döneminde Adalet Bakanlığı Basın Müşavirliği görevinde bulundum. Çok kısa bir sürede aynı bakanlıkta Özel Kalem Müdürlüğü yaptım. Görevim icabı MİT’ten gelen evrakları Adalet Bakanı’na sundum. Bence ilginç bir rastlantı ve paradokstu…

Evet, yeniden hayatın paradokslarına dönecek olursak; başımıza gelen önemli bir olaydan yıllar sonra yine aynı tarihte sanki o olayı tekzip edermiş gibi içinde sevgi yoğunluğu olan bir başka olayla karşılaşabilirsiniz. Kendi kişisel tarihinizde, bir parantezi yıllar sonra aynı gün başka bir parantezle kapatır ve içsel anlamda daha da zenginleşerek yolunuza devam edersiniz…

______________

* Dr.

 

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.