“Hayatta En Hakiki Mürşit İlimdir, Fendir”

“Hayatta En Hakiki Mürşit İlimdir, Fendir”

0
PAYLAŞ

Avrupa’da ortaçağın karanlığını yırtan gelişme ve güç bilim ve teknikte yapılan ilerlemeler ve icatlardır. Bir yandan bilimde yaşanan ilerlemeler diğer yandan sanayide güç kazanma doğal olarak gıpta edilecek gelişmelerdir. Keşke Osmanlı da bu gelişmeleri görüp derin uykusundan uyanarak, “tüfek icat oldu, mertlik bozuldu” saçmalığını türkü sözü yapma yerine, bilim ve teknolojide ilerleme çabasına girmiş olsaydı. Yaşadıkları dönemleri ve mekânları hiç dikkate almadan sahiplenilen Buhara’lı İbn-i Sina’larla, Farabi’lerle  övünmek güzel de, bu âlimlerin alt-yapısının nasıl oluştuğunun düşünülmemesi tam bir cehalet örneğidir. Her iki bilgin de, “kendi kültürümüz ve harsımız bize yeter” anlayışı ile içe kapanmamış, tam tersini yaparak,  Artistoteles, Platon, Kindî, Plotinus, Batlamyus ve Porfirtios gibi bilginlerden etkilenmiş ve yararlanmışlardır. Ne hazindir ki, bilir bilmez isimler zikredilir, hatta o isimler sahiplenir ve onlarla övünülür, adlarına üniversiteler açılır, ancak bu âlimlerin oluşum kökeninde nelerin yattığı ile zerre kadar ilgilenilmez. Çünkü “hayatta en hakiki mürşit ilimdir” ifadesi halk içindir, siyasetçi için değildir. Siyasetçi için en hakiki mürşit ilme yapılan zulümdür! Tarihin her aşamasında siyaset ilimle çatışmış ve, maalesef, emrindeki devlet aygıtı gücüyle ilme zarar vermiştir. Zavallı siyasetçi anlayamamıştır ki, gerçekte zarar verdiği bilim insanı ve bilim değil, doğrudan karanlıkta bıraktığı halktır.

Bilim insanından siyasetçinin günahı kadar korkması, bilim kadrosunun siyasetçi tarafından vitrine koyulan malzemelerin geri planını analiz ederek halkın gerçek demokratik seçim özgürlüğünü genişletme irade ve gücüdür. Siyasetçinin kamuoyu nezdinde oluşturduğu algılamanın ne denli çarpık yapıya oturduğunu bilim insanı halka sunarak siyasi kararlarda demokrasi oluşumuna katkıda bulunur. Hal böyle olunca, halkın çıkarı aleyhine siyaset ile akademi karşı karşıya gelir.

Akademi camiası ile karşı karşıya gelen siyasetçi gücünü toplumdaki başat sermayeden alır. Siyasetçi ile sermayeyi yanyana getiren doku çıkar birliğidir. Akademi-sanayi işbirliği parıltıları ile akademi terbiye edilmeye çalışılırken siyasetçi durumu uzaktan izler. Akademi sistem ve işleyiş hatalarını çözümlemeye yönelip, yapılan yanlışlar ve haksızlıkları ortaya koymaya başlayınca, ideolojiyi koruma adına devreye siyaset girer. Çünkü sermayenin talebi, işleyiş düzeni içinde hak edilmiş olmamakla beraber kazanılmış olan hakların ihlal edilmemesi ve düzenin sürmesidir. Halka düzen olarak anlatılan ve dayatılan olgunun aslında doğal bir yapı olmayıp, çıkar gruplarının devlet aygıtını kullanarak oluşturduğu baskıyla ayakta tutulan menfaat ortamı olduğunu söylemek büyük güç ister.

Bu gerçeğin ifşa edilmemesinin, gerçeğin su yüzüne çıkmasının önlenmesinin bir yolu akademiyi “sadece görevini yapan” ciddi akademisyenlerin (!) oluşturduğu kurum haline getirmektir. 1982 YÖK bunun laboratuvar konusu olabilecek uygulamasıdır. Tantanalı unvanlar, şöhretler, hatta çoğu durumda özel çıkarlarla sisteme monte edilen akademi ne sermayenin ne de siyasetin gazabına uğrar, ancak bu yolla halkın gözlerinin önüne koyulan perde gerçeği gizlemeye hizmet eder. Ünlü eğitimci Apple’ın, çok hoş tanımlaması ile, cahil bırakılan bir nesil cahil olduğunu anlayamaz, çünkü idrak için aklın bilim ile formatlanması gerekir. İşte bilim böylesine iki tarafı kesen çok güçlü bir kılıçtır; bir yönü ile halkı aydınlatır ve sermaye-siyaset işbirliği ve oyununu açığa çıkarır, diğer yönü ile de halkın algılamasını körelterek, sistemin sürgit devamının sağlanmasına hizmet eder.

Küreselleşme yapılanmasına uyum sağlama çabaları çevresel gelişme halindeki ülkelerde sancı oluşturdukça, durumu halka anlatarak toplumsal tepki geliştirebilecek akademi salt iç sermayenin değil, uluslararası sermayenin de odağındadır. Bu nedenledir ki, çevresel konumlu ekonomilerin hemen her hareketleri emperyalistler tarafından izlenir, hatta denetlenir iken, ülke içinde demokrasi koşulu ya da siyasilerin bilim üzerinde oluşturabildikleri baskılar dikkate alınmaz, çoğu durumda desteklenir de.

Sosyal yaşamda boşluk olmayacağına göre, gerçek bilimsel yapının ve bilim insanlarının sahneden kovulduğu durumda, halkın algılamasını ve algıladığını yorumlama kültürünü hurafeler ve yoz eğitim dokusu doldurur. Böyle bir yapılanma, analitik düşünme ve yorumlamadan aciz insanları oluşturma potansiyeli taşıdığından, sermaye ve siyaset odakları açılarından makbul görülür. Bu sahada yürütülen gerici faaliyetlerde analiz olmadığı, yanlışlama değil biat ve inanma hâkim olduğundan sermaye odakları ve siyasetçi tarafından desteklenir.

Büyük Atatürk’e ait olan “Hayatta en hakiki mürşit ilimdir, fendir” ifadesini, 10 Kasım vesilesiyle bir kez daha anımsayan halkımızın, çevresindeki tüm gelişmeleri böylesi bir aydınlık kafa bağlamında algılayacak, değerlendirecek ve kararını ona göre vereceği kesindir. Zira bu ifade başlı başına bir öğretidir ve öğrendiğini uygulamayan, onun hamalıdır.

BİR CEVAP BIRAK