Hayattaki anlam arayışımız…

PAYLAŞ

Seni diğerlerinden farksız yapmaya

Bütün gücüyle gece gündüz çalışan bir dünyada

Kendin olarak kalabilmek

Dünyanın en zor savaşını vermek demektir.

e.e. Cummings

Günümüzde hayatı anlamlandırma mücadelemiz her zamankinden daha güç, önümüzde küçük dünyalar ve küçük insanların koyduğu engeller ve sınırlamalar yok sadece, koskoca bir dünya, küresel bir hapishane var içinde kaybolduğumuz…

Küresel kültür, küresel kurallar, küresel değer yargıları amansız bir canavar gibi tek tek yutuyor farklılıklarımızı… Küresel hapishanenin içinde yok olmak üzere bizi biz yapan değerlerden uzak bilinçsiz bir şekilde, sürgünde yaşar gibiyiz…

Kendimiz olabilmek için her zamankinden zor bir SAVAŞ bekliyor şimdi bizi…

Bunun için Savaşçı olabilmek gerekiyor, Doğan Cüceloğlu’nun “Anlamlı ve Coşkulu Bir yaşam İçin SAVAŞÇI” kitabında da bahsettiği gibi…

Daha önce Psiko-analiz türünde, Irvin Yalom ve ‘Var Oluşun Anlamı” üzerine bir yazı yazmıştım. Bu yazımda var oluşa dair kaygılar ve kendi gerçeğimizi bulma arayışında Irvin Yalom’un kitaplarının önemi üzerinde durmuştum. Yazarın bu kitapları genellikle, hastalarıyla deneyimlerinden yola çıkarak kavramsallaştırdığı pratik çözümlemeler içeriyordu ve bu yüzden bire bir yaşamda karşılık bulabiliyordu.

Bu yazımda ise bizden bir yazardan bahsetmek istiyorum. Doğan Cüceloğlu’nun yaşamı anlamlandırma savaşında, bir savaşçının kim olması ve ne gibi özelliklerinin bulunması gerektiği üzerinde durduğu kitabından. Şüphesiz benim amacım bu kitabı özetlemek değil burada. Sadece yazarın kitabındaki özgün tespitlerinin bendeki çağrışımlarını ve bunun benim anlam dünyamda yarattığı katkıları paylaşmak istiyorum sizlerle…

Bu arada herkes kendi anlamını bulmak, ya da kendi anlam dünyasına kendi katkısını yapmak için şüphesiz yazarın bizzat kitabını okuyabilir ve eminim bu onlar için çok daha yararlı olur.

Belki de bu okuyuş bazılarımız için, Cüceloğlu’nun da dediği gibi, içinde bulunduğumuz hapishaneyi ilk fark ediş, ilk uyanış olur harekete geçebilmek için…

Hayatımıza neden anlam kazandırmak isteriz?

Sıradan insan, güçsüz insan, kaybolmuş insan olmamak için belki de… Hayatın pasif bir nesnesi değil, onu etkileyebilen, değiştirebilen ve bu süreçte kendisi de değişen, gelişen etkin bir obje olabildiğimiz bir hayat oluşturabilmek için…

Cüceloğlu’na göre bunun için her şeyden önce SAVAŞÇI olmak gerekir. Burada savaşın kötü çağrışımlarını düşünmemek gerektiğini, aksine kendi iç barışımız için, anlamlı bir yaşama ulaşmak için bu savaşı yapmamız gerektiğini vurgular yazar ve önemli bir soru sorar burada, “Sıradan, kaybolmuş, güçsüz bir insan SAVAŞÇI olabilir mi?”

“Evet” der bu soruya ve şöyle devam eder;

“-Nasıl?

-Değişerek!

Nasıl değişir?

Farkına vararak ve farkına vardığını yaşama cesareti göstererek.”

Burada önemli olan yol alabilmek için “Kritik ve can alıcı soruları sorabilmektir. Bunları kişi kendine sorabilir ya da bir başkası sorarak onun düşünmesini sağlayabilir.”

Bunlar çok basit sorulardır. Hani felsefede bahsedilen o ‘en basit, en çocuksu’ sorulardır bunlar. “Ben kimim”, “ne istiyorum” gibi. İkinci adım ise bu soruların yanıtını aramaktır.

Çok basit gibi görünen bu sorular bizi öyle bir serüvene çıkarır ki, bir süre sonra cevaplarımızın, hep bir bağlam içinde, yaşadığımız çevre, ilişkiler ve sosyal rollerimizle tanımlanmış kalıplardan öteye gidemediğini görürüz.. Yani aslında ortada bir ben yoktur, hep bize öğretilen, benimsetilen, bizden beklenen, roller, anlamlar, tanımlar vardır…

Cüceloğlu buna çok basit ama açıklayıcı şu örneği verir: hangi sosyal durumda, kimlerle iken, hangi konu konuşulurken, nerede gibi boyutlarla kendimizi sınırlarız aslında. Örneğin bir baba çocuğunun okulunda diğer babalarla beraberken, biri gelse ‘Beyefendi siz kimsiniz?’ diye sorsa, sanırım hiç düşünmeden, ‘efendim ben Mustafa’nın babasıyım’ diye cevap verir. Çünkü sosyal bağlam ana- babaların bulunmasını gerektiren bir yerdir. Aynı kişi ‘Siz kimsiniz?’ sorusuna, içinde bulunduğu bağlama göre, ‘Leman hanımın kocasıyım’, ‘Doktorum’, ‘Sizin Komşunuzum’, ‘Hüsnü beyin büyük oğluyum’ ve benzeri türden de cevaplar verebilecektir.”

Kişiye tüm bu kimliklerinin ötesinde ‘sen kimsin’ dendiğinde ise orada duracak ve bir cevabı olmadığını fark edecektir…

“Ben kimim? Ben bütün bu soruları soran, farkında olan, gözlemleyen bilincim” işte bunu söyleyebilen kişi bilinci uyanık kişidir; varlığına bir anlam kazandırma yolunda, ait olma ve birey olma arasındaki dengeyi anlamlı bir yaşam oluşturabilecek şekilde belirleyebilen kişidir.

Cüceloğlu bu noktada, yani bütün bu anlam sorununu çözebilmenin altında felsefi bir boyut bulunduğunu ve bu felsefi boyutu açık seçik ortaya koyamayan bir bireyin bu sorunu çözecek güçte ve yeterlilikte olmadığını vurgular.

Ona göre: “ birey içinde bulunduğu sorunların felsefi boyutlarını kavrayamadıkça hayatın anlamını bulamaz”

“Bu felsefi boyutu saptamak için de üç temel alan bulunmaktadır. Bunlardan birincisi ontolojidir. ‘Onto’ latince ‘varlık’ anlamına geliyor, ‘loji’ de inceleme alanı, bilim, kuram, doktrin’ anlamına geliyor. Ontoloji kelimesini ‘varlığı inceleme alanı, varlık kuramı, varlık bilimi, olarak türkçeye aktarılabilir. Bir diğer felsefe alanı epistomolojidir. ‘Episteme’ ve ‘loji’ kelimelerinden oluşur. Episteme eski Yunanca’da bilgi anlamına gelir. Epistemoloji bilginin doğasını, kaynağını, sınırlarını inceleyen bir alandır. Epistemoloji alanında çalışan biri, bir insan bir şeyi ‘bilmiyorum’ dediği zaman, o kişinin ne demek istediğini, yani ‘bir şeyi bilmek ne demektir’ konusunu inceler. Felsefenin bir diğer alanı da etiktir. Latince ‘ethica’ eski yunancada ‘ethike’ kelimelerinden türetilmiştir; ahlaki ve sosyal davranışın incelendiği alandır. Bu alanda çalışanlar, ‘ bir insan olarak yapmamız gerekenler’ in neler olduğunu incelerler.”

Örneğin bir öğretmen, kendi hayatının anlamını kavramak için bunun felsefi boyutlarını ararken, ‘Ben kimim’ sorusunu kendine sorduğu zaman ontoloji alanında bir düşünür oluyordur, veya ‘öğrencilerimin neyi bilmesini, nasıl bilmesini istiyorum?’ sorularıyla ilgilendiği zaman epistemoloji sorunlarına yöneliyordur, ‘nasıl davranmam gerekir, ne yapmalıyım?’ sorularını sorduğu zaman ise etik alana girmiş bulunuyordur. Tüm bu kavrayış biçimi, bilinçli bir öğretmenin hayattaki varlığı ve yaptığı işi anlamlandırmanın felsefi boyutunu oluşturmaktadır.

Kişi eğer işini bu bilinçle ve kendi iradesiyle seçmiş ve yapıyorsa, çevresinden gelen “Öğretmen dediğin nedir, başka bir şey olamadığı için bu işi yapan, maaşı az, devletin bile önemsemediği bir kişidir”gibi bu konudaki olumsuz tüm yargılardan kendisini bağımsız kılabilecek ve bu iş onun bilinçli seçimi olduğu için yaptığı işten keyif alabilecektir.

Çünkü o öğretmenliğin hayatı için anlamını biliyordur ve bunu yaşıyordur. Başkalarının öğretmenlik hakkında ne düşündüğünün ve ne söylediğinin önemi yoktur.

Bir çoğumuz severek başladığımız bir işte, toplumun, çevremizdekilerin, ailemizin vb. beklentilerini karşılayamaz duruma düştüğümüzde, o işin artık bizim için anlam taşımadığını, önemini yitirdiğini hissetmeye başlarız. O iş hayatımıza anlam katmıyordur artık. Bunun sebebi, o işi bizim için anlamlı kılan gerçek boyutu hiçbir zaman kavrayamamış olmamızdır. Çünkü, kim olduğumuzu bilmeden, ne istediğimiz hakkında karar vermişizdir.

Bir insan bir şeyi kendisi için değil başkaları için istiyorsa ve bunun farkında bile değilse, kendi gerçeklerini, ihtiyaçlarını bilmiyor ve bu doğrultuda yaşamıyorsa, o kişi başkalarının kendisinden beklediği rollere ve anlamlara hapsolmuş demektir. Bu hapishaneden çıkmak için atacağı ilk adım durumunun kavramak olacaktır. Diğer bir deyişle, kim olduğunu, hayattan ne beklediğini kendisine sorabildiği bir bilinç, gözlemleyen bir bilinç olduğunu fark etmek olacaktır.

Kişisel uyanışının bazı şartları olduğunu belirten Cüceloğlu bunları şöyle açıklar:“ Gestalt (uyanış, farkında olma) terapisinin kurucusu Frederick S. Perls adında bir düşünür, üç tür farkında olma alanı tanımlar. Bu alanlar katmanlar gibi birbirleri üstüne geçmiş durumdadırlar. İlk katman ‘kişinin kendinin farkında olmasıdır’, “…Üçüncü katman, ‘kişinin var olduğu dış dünya’nın farkında olmasıdır.” “…İkinci katman, bize öğretilenlerden, yani dil ve kültürden oluşan bir katmandır ve birinci ve üçüncü katmanın arasında yer almaktadır. Kendi varlığı ve dış dünya arasında yer alan bu katmanı fark etmeyen bir birey aslında bir hapishanede yaşamaktadır. Bu bireyin bilinci, kendisi ve dış dünya arasındaki bu katmanı fark edecek gelişkinlikte değildir.

Kendine özgü niyetliliği olan dil ve kültürün dünyası, kişi eğer uyanık olmazsa yani kendi var oluşunun ve içinde bulunduğu fotoğrafın bütününün farkında olmazsa, kişiyi yutar ve kaybeder. “Ve çoğu kere kişinin kendisini ve dünyayı doğrudan algılamasını engeller. Sanki kişinin kendisiyle onun yaşadığı dünya arasında bir duvar örer. Kişi ne kendisinin ne dış dünyasının farkına varır; sadece bu duvarın gerçeğini yaşamaya başlar. Yani bu duvar kişinin kendi gerçeği imiş gibi görünür.”

“Bu orta katman her şeyi kaplayarak, kişinin öz benliği ile ilişkisini kesmeye başlar” der Perls. Bu orta katman deneyimli öğretmenlerin sözlerini, sizin annenizin ve babanızın inançlarını, toplumun eğitimle ilgili değerlerini içerir. Sizin kendi özünüzün ne olduğu ile ilgili algılamanıza olanak vermez. Kendi özünüzü algılayabilmeniz için bu orta katmanın etkisinden kurtulmanız, yani daha önce sözünü ettiğimiz hapishanenin farkına varmanız gerekir.

Cüceloğlunun kitabında sık sık sözünü ettiği UYANIŞ tır bu, yani bireyin, kendinin gözlemleyen bir bilinç olduğunu fark etmesi…

Yazarın kitabında söz ettiği tüm konuları burada tek tek ele almam ve özellikle de bir savaşçı olmanın tüm niteliklerinden burada bahsetmem mümkün değil şüphesiz. Bu noktada önemli olanın, anlamlı bir hayat için gözlemleyen bir bilinç olduğumuzu fark etmek ve hayatımızı bu bilinçle yaşamak olduğunun altını çizelim ve bundan sonraki satırlara, yazarın kitabından alıntılarla devam edelim.

Ama savaşçı olmaya niyetlenenler ve eseri daha önce okumayanlar için tavsiyem, bu yolculuğu gerçekten istiyorlarsa, yazarın “Savaşçı” kitabını okuyarak işe başlamalarıdır… Bunun çok yararını göreceklerdir.

“Savaşçı uyanmış biridir. Savaşçının gözlemleyen bilinci dipdiri ayaktadır. Yaşam dansını yaparken ait olma ve birey olma dengesini bu bilinç sayesinde ayarlar. Savaşçı önce hapishanede olduğunun farkına varır. Bu hemen hapishaneden çıkmasına olanak sağlamaz. Ama bu uyanıştan sonra savaşçı stratejik bir yaşam yaşamaya başlar. Konuştuğu her kelimeyi, yaptığı her davranışı ait olma- birey olma yaşam dansının bilinci içinde gerçekleştirir. Bazen savaşçı bilerek hapishaneye geri döner ve onlardan biri olarak diğer tutuklularla beraber yaşar. Ama bu, belirli bir amaca hizmet etmek üzere bilinçli bir seçim olarak yapılmıştır ve bu bilinçli seçim onu diğer tutuklulardan farklı kılar.”

“Bizim kültürümüzün niyeti kişiyi bağımsız kılmak değil, bir başkasına, genellikle bir otoriteye bağımlı kılmak. O nedenle kendini bağımsız kılma çabalarını, kültürümüz anormal davranışlar olarak gösterir. Böyle çabalar içine girenler toplum içinde alay konusu olurlar, bir tür sırıtırlar. Böyle olunca da, bağımsız olmayı düşünenler yüreklendirilmemiş olurlar.”

“Kişi kendi içindeki savaşı vermeye başladıktan sonra, dışındaki savaşla ilgilenmeye başlar. Çevresinde süre giden savaşı bitirmesi için de cesaret gerekli; Çevresiyle olan ilişkisine de bütünlük, sevgi ve dürüstlük getirmesi için cesurca içinde yaşadığı gerçeği görmesi, algılaması, yorumlaması ve onun içinde etkili biçimde yaşamayı öğrenmesi gerekir.”

“Savaşçı kendisiyle mücadele ederken, savaşçı olmak yolunda ilerlemek için kendisiyle yüzleşir, hesaplaşır, zorlu bir savaş verir”

Onun içindir ki adı “ŞAVAŞÇIDIR”.

 

*Yrd. Doç. Dr. İ.Ü İktisat Fakültesi

 

CEVAP VER