Haydi dostlar buyrun kahveye…

Haydi dostlar buyrun kahveye…

0
PAYLAŞ

Bu 7 tepeli şehrin en çok neresinde, hangi kıyısında durup düşündünüz, büyüdünüz, sevdiniz, terkedildiniz bilmem ama, tarihe tanıklık eden bir sürü kahvehane bu güne sadece  fotoğraf bırakmakla kalmadı, pek çok sanatçının imzasını bizzat  kendi mekanında yıllarca taşıdı…


Hanginiz dar sokak aralarındaki küçücük ev bozması kahvelerde mangalın ısıttığı ateşten eliniz yanarak aldınız cezveyi? Kimi acıydı, kimi orta şekerli, kiminin yanında çifte kavrulmuş lokum hediyesi… Hanginiz Tophane’de, Ayasofya Meydanı’ndaki çadırlarda, hanginiz arkalıksız hasır taburelerde, hanginiz Haliç’de Çardak İskelesi’nde Yeniçeri Kahvesi’nde , hanginiz Pierre Loti’nin baktığı İstanbul çehresinde günü söndürüp gittiniz evinize? Biliyor musunuz; sık adımlarla geçtiğiniz şu kalabalık caddelerin birinde bir zamanlar asma çardaklar ve altında küçük kahvehaneler vardı? Ve o kahvehanelerin kapısının üstündeki altın yaldıza boyanmış nişanlar, yeniçeriler tarafından törenlerle asılmıştı.
 
İstanbul kahvehaneler şehriydi bir zamanlar. O kahvehaneler ki, bir zamanlar ediplerin, zariflerin, katiplerin, bilginlerin, bilim ve sanat erbabı beylerin ziyaret ettiği yerlerdi. Ve sohbetlerin derinine inildiği, şiirin edebiyatın pekiştirildiği, paşaların, çavuşların, hamalların, uşakların, erlerin, kayıkçıların, her kesimden insanın hasır döşeli sırça köşkleriydi.


Gümüş köstekli, cepkenli, setreli, fesli, takkeli, kol düğmeli saygın efendilerin en büyük zevki, serin serin esen poyrazda, fıkır fıkır kaynayan kahvenin lezzetine karışan koyu sohbetlerdi…  Ramazan topu patlar, direkler arası dolar, Karagöz oynar, tiryakiler kahveye koşardı. Cepte tütün, kulak arkasında cigara, kimi az önce yediği cevizli baklavanın tadını sindirirdi, kimi kızılcık şerbetinin. Midenin şişkinliğini, ağzın pasını alır, ruhu kalaylardı kahve, 40 yılın hatırını biriktiren ramazan sohbetlerinde…


Hayırsever, dürüst, yürekli, vefalı, kimi esmer yüzlü, küçük gözlü, sakallı, cüppeli, mestli cümle alem… yazar’ı, ozan’ ı, manav’ı, çaycı’sı, cam’cısı, hacı’sı, süleyman’ı hepsi… kahve içti, şiir söyledi, gazete dergi  biriktirdi. Muaallim Naci, Şeyh Vasfi , Neyzen Tevfik, Münir Nurettin, Ahmet Rasim, Sadettin Kaynak, Ali Nihat Tarhan, Sait Faik, Faruk Nafiz, Nazım Hikmet’le geldi şiirler, gitti musikiler… Dostlar burada kahvelendi, sohbetlendi, sazlı sözlü söylendi… Ve tabii hiç eksik olmayan dalkavuklar, mirasyediler, meddahlar, karagözcüler burada seyirlendi…  Buradan en son geçecek olan kadınlar, çocuklar ve gençlerdi , onlarda dilden dile dolaşan  kalenderilerin, manilerin, fıkraların, destanların burada çoğalıp türediğine şahitlerdi.


Üstüne cila atılmaktan yorgun düşmüş masif iskemlelerin üzerinde seyredilen Karagöz oyunları, kahvenin heybetli  köpüğüyle şenlenirdi ve Hacivat  Karagöz’e Kağıthane’den şöyle seslenirdi…
Yıktın perdeyi, eyledin viran.
Varayım sahibine haber vereyim heman… 


Hayal oyunlarının sıradışı kahramanları, anlatılamayacak bir zerafetin son örneklerini sergilediler ve  İstanbul kahvehanelerinden silinmeyecek izlerle uzaklaştılar.  Ama hala o şiirlerin, o şarkıların tadı damağımızda, hepsini bir fincan kahve taşıdı o tadlarda ağzımıza ve hepsinin ruhu bir kahvenin dumanlı efkarından ulaştı yüreğimize… yüzlerce kitapla, binlerce fotoğrafla…  


Havuzlusu, aynalısı, halılısı, kitaplısı, narlısı, çardaklısı vardı. Kadıköy Acem Kahvesi’ne Ahmet Haşim, Yakup Kadri, Salih Zeki uğrar, kahve içer tavla oynardı. Aksaray Küllük Kahvesi’nde yazarlar, ozanlar, Yahya Kemal’ler, Necip Fazıl’lar, Ahmet Hamdi Tanpınar’lar… Sultanahmet’te İkbal Kahvesi’nde Orhan Kemal, Yaşar Kemal, Haldun Taner, Ara Güler, Edip Cansever, Behçet Necatigil’ler, Oktay Akbal’lar, Ümit Yaşar’lar… sohbetlendiler, kahvelendiler, bir tarihe imza  attılar…  Faruk Nafiz 10. Yıl marşını burada yazdı, gerisini Behçet Kemal Çağlar tamamladı…
Türküz, cumhuriyetin göğsümüz tunç siperi
Türk’e durmak yaraşmaz, türk önde türk ileri.
işte Türk Kahvesi de Türk olmanın gururunu taşıyordu altın işlemeli incecik porselenlerde, tahta iskemlelerde, ve köhne ve sıradan ve dökük sedirlerde…


Şimdi gel de şair olma bir acı kahvenin telvesinde, bütün bunlara tanık olmuş İstanbul yokuşlarının denize inen sokaklarında.
Şimdi gel de hayıflanma; o sokakların birinde Salah Birsel’le bir fincan kahvede buluşamadığına…
Ki kadınların asla sokulmadığı o mekanlara gel de kızma, gelde huysuzlanma, sanat tarihine kapı açan kahvehane dediğimiz canlı kütüphaneler’de bir şairin tavla arkadaşı olamadığına.


O ağaç altı, hasır üstü, nişanlı, şiirli, şarkılı İstanbul kahvehanelerine şöyle bir göz attım. Durdum, düşündüm, seyrettim. Ve belki son seyrüseferiydi bu fotoğraf albümü, İstanbul kahvelerinin ve  geçmiş özel günlerin..
 
Merdiven dibine bir okkalı,  çınaraltındaki köse’ye iki nazlı, Ahmet’e, Mehmet’e , Kamil efendiye, Talat bey’e,  iki orta getir usta…
bir fincan kahveyi 40 yıl sonra da hatırlamayı bilecek  dost adaylarımıza…


3 – 16 Eylül tarihlerinde Fotografevi – Koç Allianz galerisinde , “Telvenin İzinde Kahvehaneler” konulu sergide bulunacağım.
Sergi açılışı 3 Eylül Cumartesi günü saat 17:00’de .
Kokteylin yanında Türk Kahvesi ve çifte kavrulmuş lokum eşliğinde…


gönül ne kahve ister ne kahvehane,
gönül ahbap ister, kahve bahane…


haydi dostlar buyrun kahveye…


SİBEL BENGÜ’NÜN DİĞER YAZILARI


– Muhakkak…


Aşk’a herşey dahil…


Bir İstanbul hatırası


Kadın dediğin


– ‘Adam gibi adam’ dedikleri…


– Mantığım intihar, ruhum serseri…


____________________


sibelbengu@yahoo.com

BİR CEVAP BIRAK