Hep aynı verimsizlik

PAYLAŞ

Ahmet Haşim İkdam gazetesinin “sanat ve edebiyat” bölümünü yönetme işini üstlenince bir Başlangıç yazısı yazmış. Şair böyle bir görevi üstlendiği için utandığını söylüyor. “Hayır, edebiyattan değil, karşısında şimdiden aczini duyduğum okuyucudan utanıyorum.” Biz bugün gazetelerin niteliksizliğinden yakınıyoruz ya, Ahmet Haşim de aynı şeyden sıkıntılı. Onun bu “sanat ve edebiyat” sayfasını yönetmeye tam olarak ne zaman başladığı belli değil. Bizim insanımız zamanın ötesinde yaşadığı için tarih atmayı pek sevmez. Kitapların basılış tarihlerine bile güvenmeyin. Örneğin bir yeni baskı ilk baskı gibi gösterilebilir. Ahmet Haşim’in bu “sanat ve edebiyat” bölümünü yönetmeyi üstlendiği yıllar aşağı yukarı Cumhuriyet’in başlangıç yılları olmalı. Diyor ki: “Gazetecilik ticaret mahiyetini aldıktan sonra, kendisine ‘müşteri’ ismi verilmesi daha doğru olan okuyucunun hoşuna gitmek gayretiyle gazeteler, yavaş yavaş sütunlarından ‘fikir’in bütün şekillerini süpürüp attılar. Hareket etmeyen güzel bir vücudu nasıl her taraftan yağ tabakaları kaplarsa, gazeteler de bir taraftan yiyecek ve içecek ilanları, diğer taraftan metni kovan resimlerin istilası altında kaldı. Dünya basınına göz atınca hükmedilir ki, mide ve barsak, dimağdan çok daha şerefli birer uzuv derecesine yükselmiştir.(..) Dimağ haysiyetinden bu kadar kaybettikten sonra, hayati faaliyette insanın filden, karıncadan, leylek veya zürafadan hiçbir farkı kalmıyor.”

Ahmet Haşim’in sıkıntısı bugün bizim de sıkıntımızdır. Zaman geçiyor, toplumsal dönüşümün itici gücü konumunda olan kurumlarda pek bir değişiklik olmuyor ya da olumsuza doğru bir gelişim oluyor. İnsanlar buna hatta “şu kadar zaman geriye gittik” gibi açıklamalar getiriyorlar. Zaman geriye sarmaz, tarih geriye doğru işlemez. Toplumsal çerçevede büyük olumsuzluklar geriye gitmekle değil doğrudan doğruya çöküntüye girmekle ilgilidir. Bugün bol sayfalı ve bol renkli basınımızın da pek iç açıcı bir görünümü olmadığı kesindir. Size her sabah verilen yirmi otuz sayfanın içinde sizi ilgilendiren bölümün kaç santimetre kareyle sınırlı olabileceğini hiç düşündünüz mü? Hele sizler de benim gibi bazı çok güzel kadınların ya da “ikon”ların (peh peh peh!) bacaklarıyla kalçalarıyla saçlarıyla ve kemik gibi gülüşleriyle ilgilenmiyorsanız. Bendeniz ünlülerin beceriksiz evlatlarınca yazılmış köşe yazılarını hatta düşünmeyenlerin düşüncelerini bile okumadan bir gazeteyi en çok on dakikada tüketip atıyorum.

Ben gazete denince haber düşünürüm. İyi bir gazete bana dünyanın her yerinden, Peru’dan olduğu kadar Fildişi Kıyısı’ndan, Çin’den olduğu kadar Avustralya’dan haberler vermelidir. Gazete alıyorsam, gazeteye her sabah az da olsa belli bir para ödüyorsam bu elbette kendimi bir dünya insanı olarak duyabilmem içindir. Dünyaya kör ve sağır kalacaksam gazeteyle ne alıp veremediğim olur benim! Yemek reçeteleri istemiyorum, gereksiz sağlık bilgileri beni ilgilendirmiyor, bir takım ticari ortaklıkların para kazanma başarıları da bu kulağımdan giriyor öbür kulağımdan çıkıyor. Yalan yanlış kurulmuş gecekondu üniversitelerle ilgili bilgilerim olmasa da olur ya da olmasa daha iyi olur. Ama belli ki gazetecilik habercilikle ilgili bağlarını giderek koparıyor. Geçenlerde eski bir gazete yöneticisi televizyon programlarından birinde bugünkü gazetecilikte haberin önemi kalmadığını anlatırken şaştım kaldım. Demek haber önemsizmiş, ben ne kadar geri kalmışım…

Sorun gazetecilikle sınırlı değil. Ahmet Haşim İkdam’daki yazılarından birinde şöyle diyor: “Beş altı seneden beri edebiyatımızın gösterdiği çıplaklık manzarası bütün fikir adamlarını düşündürse yeri var. Okuyup yazmanın halk arasında yayılması ve bundan dolayı okuyucu sayısının çoğalması nispetinde yazı hünerine arız olan bu soysuzlaşmanın anlaşılmaz sebepleri hakkında hayli şeyler söylendi. Felce uğrayan maalesef yalnız edebiyatımız değildir. Bu bitkinlik rengi, gizli bir hastalığın sarılığı gibi, ruh ve hayalin bütün bahçelerinde yayılmakta ve bütün yaprakları, yer yer soldurup kurutmaktadır. (..) Gerçi iyimserliği saflık derecesine vardıran bazı kalem sahipleri, hala kısır çalı fidanları üzerinde taze güller görmekte ısrar etmektedir. Safdilliğin bu derecesi hakkında fikir beyan etmek ancak tıbbın salahiyetine girer.(..) On, on beş seneden beri aynı nağmeyi geveleyip durduğumuzun açık alametlerinden biri, okuyucunun yeni eserlere karşı gösterdiği hayretsizlik ve alışkanlıktır. Bu alışkanlık, ancak adet şekline gelmiş bir hassasiyetin uysallığı değil midir?” Ahmet Haşim bir başka yazısında şu soruyu sorar: “Aynı şeyleri aynı tarzda söylemek için bu kadar nesillerin birbiri arkasından gelmesine ne lüzum vardı?”

CEVAP VER