Hep bana, hep bana…

Hep bana, hep bana…

0
PAYLAŞ

Rum lider Anastasiadis “Hristofyas’ın bıraktığı yerden başlamayacağım” diyor.
Tüm çalışmalar bir kenara itilsin, şimdiye kadar yapılan görüşmeler yok sayılsın…
Hristofyas’ın bıraktığı yere baktığımızda Türk tarafı adına verilen kırık kırsık haklar. ‘Evet’in sağlamlaştırılması için Annan Planına ‘Hayır’ dediğini savunan Hristofyas’ın iki ileri bir geri giden görüşmelerde reva gördüğü haklar Anastasiadis tarafından yok sayılıyor.
Onu da vermem diyor Anastasiadis.
Ne verildiği(!) konusundan hareketle Anastasiadis’in sözlerine sevinmeli miyiz, üzülmeli miyiz karar sizin ancak Avrupa Partisi Başkanı Dimitris Şilluris’in şu sözleri karar vermemizi kolaylaştırabilir.
Şilluris şöyle diyor: ‘Maraş’ın yasal sakinlerine iadesinin, Kıbrıs sorununun çözüm çabalarına olumlu katkıda bulunacak bir güven artırıcı önlem teşkil edebilir. Tabi ki, Maraş konusunun olası çözümlenmesi, Kıbrıs sorununun çözülmesi anlamına gelmiyor!’
Son cümleye dikkat: “Maraş konusunun olası çözümlenmesi, Kıbrıs sorununun çözülmesi anlamına gelmiyor!”
Yani çözüm için ortaya ne koyarsanız koyun, ister Maraş’ı verin, ister Karpaz’ı, sonuç değişmeyecek.
“Federasyonu Türk askerini adadan çıkarmak için görüşüyorum” diyen Hristofyas’a gelene kadar yapılan görüşmelerde Türk tarafı siyasi eşitliğin egemen eşitlik olacağı, hududun egemenlik hududu olacağı, garantilerin fiili ve etkin şekilde devam edeceği konularında fire vermediği için görüşmeleri taktik icabı devam ettiren Rumlar hiçbir zaman, hiçbir anlaşmaya imza atmadı.
Nur içinde yatsın, Kurucu Cumhurbaşkanımız Rauf Raif Denktaş’ın söylediği gibi, 1963-74 yılları normal, mesut yıllardı!; Birdenbire Türkiye, Yunanistan’ın darbesini neden ederek Kıbrıs’a saldırdı, adanın yüzde 37’sini işgal etti. Kıbrıs meselesinin halli bu işgalin kaldırılmasına ve bu işgale neden olan Garanti Sistemine son verilmesine bağlı. O zaman, herkes yerli yerine dönebilecek, iki vilayetli AB üyesi Federal Kıbrıs’ta kalıcı barışa kavuşulmuş olacak!
Görüldüğü üzere Rumların Kıbrıs sorunu karşısındaki tavırları gayet açık. Birçok yazıda dile getirdiğimiz gibi Kıbrıs sorununun 1974’te başladığı yalanına kendileri de inanan Rumlar, ancak azınlıklara verilecek haklarla -Maronitlere ve Yahudilere verdikleri kadar- bu sorunu çözme niyeti içinde olduklarını bu tür söylemlerle ortaya koyuyorlar.
Ağızlarından hasbelkader, daha doğrusu içinde bulundukları konjonktüre göre bazı sözler çıkmışsa da arkalarına aldıkları AB ve BM gücüyle “ben oradan başlamayacağım” diyebiliyorlar şımarıkça.
Rumların çelişkilerini anlatmak bir köşe yazısında mümkün değil. Ben şimdilik İkinci Cumhurbaşkanı Mehmet Ali Talat’ın, 2009 yılında, Swiss Otel’de gazetecilerle bir araya geldiği kahvaltılı basın toplantısında söylediklerini hatırlatayım, Anastasiadis’in söylediklerinin yorumunu siz yapın;

“Mülkiyet konusunda hiçbir yakınlaşma olmadığı için veya minimal düzeyde bir yakınlaşma olduğu için bu konuyu liderler seviyesinde ele alıp ilerleme kaydetmek istiyoruz. Yürütme konusunda farklılıklarımız vardı mesela, yine bu konuda liderler seviyesinde değerlendirme yapmak istiyoruz. Başka pek çok anlaşmazlık konuları var ama onlar olgunlaştırılabilecek konulardır. Dolayısıyla genel olarak resme baktığımızda konularımızın yarısında, ancak en önemlilerinde diyebiliriz. Çünkü yönetim ve güç paylaşımı aslında sırf Kıbrıs sorununun en önemli nedenidir bildiğiniz gibi. Kıbrıs sorunu, yönetim ve güç paylaşımındaki sorunlar, çelişkiler ve kavgalar nedeniyle ortaya çıkmıştır.”
Görüldüğü gibi ortada anlaşılan bir şey yok. Rumların da somut hedefi, işgal ettikleri “Kıbrıs Cumhuriyeti”nin meşruluğunu kabul ettirmek ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ne (KKTC) Türk tarafının “rızasıyla” son verdirmek!
Dolayısıyla Kıbrıs sorununun müzakerelerle çözüleceğini beklemek abesle iştigal. Dünyada görüşülmemiş hiçbir sorun olma özelliğini taşıyan bu sorun ancak ve ancak büyük/etkin güçlerin bastırmasıyla/dayatmasıyla çözülebilir.

BİR CEVAP BIRAK