Herkes çıldırmış bu ülkede…

Sokağa çıktığım bir gün olmasın ki garip bir şeyle karşılaşmayayım… ‘Bugün her şey güzel olacak’ diye gülümseyerek çıkıyorum evden, daha ilk adımımı atar atmaz başlıyor tuhaflıklar… Artık bu ülkeyi, bu ülke insanlarını tanıyamıyorum.

Bir açık oturumda Ece Temelkuran şöyle söylemişti; “biz hangi ara bu kadar gaddar, bu kadar zalim bir toplum olduk”

O kadar haklıydı ki…

Sadece gaddar mı? Biz hangi ara bu kadar gaddar, bu kadar zalim, bu kadar üç kağıtçı, çalışmadan, emek harcamadan, insanları kandırarak, hile yoluyla köşe dönücü olmuştuk?!…

Kimse işini doğru yapmıyordu…

Yapılan işin arkasından döküleni toplamak, yeniden ve yeniden tekrar birini çağırmak zorunda kalıyordunuz; Muslukçu çağırıyordunuz, musluğun birini tamir ederken diğerini hallediyordu; siz gittikten sonra ancak fark edebiliyordunuz bunu; günahını almayayım diyor, ikinci kez çağırıyordunuz, ikinci kez para ödüyordunuz…

Bilgisayarınız bozuluyordu, mahallenizin bilgisayarcısına tamir için baktırıyordunuz; çaktırmadan bir yerini yaparken diğer yerini bozuyordu; tekrardan çağırmak tekrardan bir ödeme daha yapmak zorunda kalıyordunuz… Çatıyı yaptırıyordunuz izolasyon yapıp içeri su girmesini önleyecek ustalar, başka bir yerde öyle büyük bir çatlağa yol açıyorlardı ki, önceden sadece su sızdıran duvarlarınızdan bu sefer sular taşıyordu… Ve tekrardan çağırıyordunuz ustaları, tekrardan masraf; tekrardan eziyet, stres…

Bütün bunlar kırk yılda bir başınıza gelmiyordu üstelik, aldığınız her hizmette, yaptırdığınız her işte sık sık yaşayabiliyordunuz benzer deneyimleri…

Neden? Çünkü denetim yoktu; neden? Çünkü tüketiciyi koruyan, kollayan doğru dürüst işleyen kurum ve kurallar yoktu; olan kurumlarda hak aramaya kalktığınızda da, o da başka bir maceraydı, başka bir eziyet başka bir zulüm; Aman kalsın diyordunuz… Öyle bir yozlaşma, öyle bir değer kaybı içindeydi ki bütün toplum; artık hayata karışmak, birilerinden bir hizmet almak, bir iş yaptırmak işkence haline gelmişti çoğumuz için…

Bakın geçenlerde bir gün içinde kaç şeyi üst üste yaşadım… Eve geldiğimde ‘Herkes çıldırmış mı bu ülkede’ diye düşünmekten kendimi alamadım… Bizleri çılgın projelere öyle alıştırdılar ki; toplum olarak çıldırıyor, zıvanadan çıkıyoruz farkında değiliz…

Gelelim beni çıldırtan olaylara…

Her zamanki gibi evden çıktım; Vodina Caddesinden Ana Caddeye yürüdüm ve okula gitmek üzere taksi beklemeye başladım… Okulda finaller vardı, sabah sınava geç kalıyordum… Bekle bekle taksi gelmedi bir türlü; tam bir taksi geliyor diye sevinmiştim ki; Pat diye nereden çıktıklarını bilmediğim bir çift önüme geçiverdi, çevik bir hareketle atladı taksiye ve taksi uzaklaştı…
Öfkemi dindirmeye çalışarak ikinci bir boş taksi beklemeye başladım. Nihayet başka bir taksi geldi ve önümde değil 50 metre ileride durdu… Kapris yapacak durumda değildim; koşturarak yetiştim ve bindim; “Veznecilerden İstanbul Üniversitesi” dedim; telaştan taksimetreye ilk anda bakmayı unutmuşum; daha bir dakika bile yol almamıştık ki şöyle bir taksimetreye gözüm takıldı; 9.300 YTL yazıyordu; şok oldum; çünkü gittiğim mesafenin tamamı zaten 6.00 YTL tutuyordu; her gün gittiğim yoldu; Ve daha yola çıkalı bir dakika bile olmamıştı…

Durumu anladım ama taksiciyi de kızdırmamaya çalışarak, “sanırım bir önceki yolcuyu indirdiğinizde taksimetreyi sıfırlamayı unutmuşsunuz; zira daha hareket edeli bir dakika bile olmadı nasıl dokuz milyon yazar ki” dedim; kirli sarı suratıyla şöyle bir baktı suratıma; anladı ki yutmayacağım; “olur böyle şeyler; biz de insanız, unutmuşum taksimetreyi sıfırlamayı” diye pişkin pişkin sırıtarak taksimetreyi sıfırladı… Ama bir kere gıcık olmuştu bana; tabii ki ben de ona…

“Biraz acele eder misiniz, sınava geç kalıyorum” dedim bu arada; “Vallaha keyfiniz bilir ben bu kadar hızlı gidebiliyorum” dedi ve bu sefer öncekinden de yavaş kullanarak, hatta otobüs yolundan giderek, duraklarda duran otobüslerin arkasında durup kalkmaya başladı…

‘Sakin ol Çiğdem’ diye kendimi telkin ettikten sonra bu kez sesimi biraz yumuşatarak; “bakın sınav görevim var; yetişmem gerekiyor, biraz insafa gelin lütfen” diye rica ettim. O sarı kirli suratıyla yeniden sırıttı, otobüs yolundan çıkarak orta şeride geçti. Bu sefer radyoyu açtı sonuna kadar; başbakan’ın bir konuşmasını dinliyordu; Seçimlerin de gerginliği ile olacak “aman ya kapatın şunu; seçim boyunca bıktık zaten gergin konuşmalarını dinlemekten, bir de bu trafik stresi içinde onu dinleyemeyeceğim”’ dememle “Vay efendim sen benim başbakanıma nasıl laf söylersin, in arabamdan” diyerek pat diye caddenin ortasında arabayı durdurmaz mı!…

Gelen korna çalıyor, geçen korna çalıyor; sonunda çıldırdım; şans eseri ileride gördüğüm polisi işaret ederek, “sizi polise şikayet ederim; beni işimden, görevimden alı koyuyorsunuz, geç kalmama sebep oluyorsunuz” deyince ne derse beğenirsiniz; “asıl başbakana laf söylediğiniz için ben sizi şikayet edeyim de görün?!” Artık ne düşüneceğimi, ne diyeceğimi bilmiyordum. Trafik de iyice yoğunlaşmıştı… Ama yılmadım inatla oturdum arabada ve beni götürmek zorunda olduğu konusunda ısrar ederek bekledim arabayı tekrar sürmesini. Allahtan arkadan gelen kornalardan dolayı rahatsız oldu ve tekrar yola koyulmaya başladık. Okula gelene kadar ne o ne ben tek kelime etmedik…

Sınıfa girmeden önce sakinleşmek için lavobaya uğradım; yüzüme su serpip rahatladım… İyice sakinleştikten sonra sınıfa girdim; olayı oradaki asistan arkadaşlara da anlattım, inanamadılar; hem şaşırdık hem güldük ülkemizin ağlanacak haline…

Akşam servisle Taksim’e geldim bir görüşmem olduğu için. Görüşmeden sonra canım yürümek istedi; Taksim, Beyoğlu, Galatasaray, Tünel derken hızımı alamadım Galata’dan Karaköy’e yürüdüm. Sabahki onca stres ve sinir harbinden sonra yürümek çok iyi gelmişti. Karaköy’den geçerken balıkçılara gözüm takıldı; çok aç olduğumu fark ettim; bir yerde oturup yesem mi diye düşündüm; canım yalnız yemek istemedi; ‘en iyisi balık alıp evde kızartayım’ diye düşündüm ve balıkçı tezgahına yanaştım. Balıklar kötü kokuyordu; görünüşleri de çok kötü idi; Boş verdim balık almaktan, gerekirse Galata köprüsünün altından yürürken bir restorana oturur yerim diye düşünüyordum ki Galata köprüsü üzerinde taze balık tutup satan balıkçıları fark ettim.

İçlerinden birine “satıyor musunuz” diye sordum; “tabii abla şu tepsi on lira” dedi. Balıkların birkaç tanesi hala canlıydı; diğerleri hareketsizdi; hepsi taze mi diye tekrar irdeledim kuşkuyla?!”Az önce balıkçılardan alacaktım bayatlar diye içime sinmedi” diye de ekledim.; “Olur mu abla hepsi canlı baksana” dedi; 10 milyon pahalı bile olsa, taze diye hiç düşünmeden verdim ve elimde balık poşeti Eminönü’ne kadar yürüdüm. Oradan Roka, Limon, Nane aldıktan sonra taksi beklemeye başladım.

Bekle bekle gelmez taksi; Öyle çok bekledim ki sonunda bir taksi durduğunda sevinçten adeta arabanın koltuğuna attım kendimi; “nihayet geldiniz, saatlerdir taksi bekliyordum” diye de sevincimi şoförle paylaştım. Şoförün hiç de gülümseyerek bakmadığını fark ettim ama; “hele dur bir dakika; daha seni götürmeye karar vermedim” bakışıydı bu bakış… “Nereye gideceksin önce onu söyle” dedi; ben kısa mesafe, kızar düşüncesiyle ‘Fener-Balat’ı hayli çekinerek söyledim; Bir pürüz çıkacağını sezmiştim; Yanılmamıştım; “Olmaz” diye sert çıkıştı; “ götüremem”… dedi. “Neden” dedim; “ Çünkü orada çok trafik var, o trafiğe giremem şimdi” diyerek kapıyı gösterdi. “Ne demek gidemem bu sizin göreviniz, hem İstanbul’un neresinde trafik yok ki, bu bahane mi şimdi?!…”, Ne dediysem ikna edemedim ve inmek zorunda kaldım arabadan… Bu arada şikayet etmek üzere plakasını not aldım arabanın. (Plakası 34 TCC 16’ydı)

Bir başka taksiye binip eve geldiğimde, hele şükür bu günkü macera burada bitti diye düşünüyordum ki… Yanılmıştım; henüz kabus bitmemişti… Eve girer girmez kedilerim Cani ve Şirin balığın kokusunu almışlardı; arkamdan miyavlayıp duruyorlardı. “En iyisi balığı bir an önce pişireyim de onlar da bayram etsinler ben de kendime bir ziyafet çekeyim, hem bugünün yorgunluğu ve stresini atarım” diyerek balıkları ayıklamaya başladım ki o da ne! İçinde sadece o yüzerken gördüğüm balıklar tazeydi; diğerleri dokunduğunuz an elinizde dağılıyorlardı; acayip de pis kokuyorlardı; neredeyse çürümüşlerdi; Ne diyeceğimi ne düşüneceğimi bilemedim; böyle bir ülke olmaz olsundu; böyle insanlar olmaz olsundu; bu nasıl bir toplumdu böyle; herkes çıldırmış mıydı bu ülkede?!… Bir tane mi doğru insan çıkmazdı insanın karşısına…

Sahi biz ne ara bu kadar gaddar, bu kadar zalim, bu kadar üç kağıtçı, çalışmadan, emek harcamadan, insanları kandırarak, hile yoluyla köşe dönücü olmuştuk?!…

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

7 + seventeen =