ABD/KANADA… Çifte telli Türkikoooo…

 

Çifte telli Türkikoooo…
[Okurlarımıza samimî bir seyahat yazısı]

Bir bilmeceyle başlayalım söze: Dünyada öyle iki halk olsun ki, parmak şıklatmayı iyi bilsin…

Sıkı mı, Japon’a yaptıracaksın yahut İzlanda’lıya göbek attıracaksın…

Cevaplarınızı almadan ben söyleyeyim ki, bu iki halk Yunan ve Türk halklarıdır.

Atina’da geçirdiğim geçen haftanın birkaç günü boyunca, geceleri müdavimi olduğum, Parlamento binasına yakın bir adreste bulunan Feidiou 2 adındaki rembetiko barında gece yarısını aşıp sabah saatlerine kadar çalan İzmir-Ege, Rum-Türk şarkılarına eğer ellerinde sigara yoksa, hemen herkes parmak şıklatıp katıldığı zaman işte buna kâni oldum; ben de parmaklarıma pek mani olamadım.

Rembetiko’ya Costas Ferris yönettiği, müzikleriyle kalpleri fetheden filmden sonra düşkünlüğüm başlamıştır. Bu kez, Atina gezisinde, nüksetti…

Rembetiko’nun esrarhane ve meyhanelerle ilintisi, müziğin isyankâr ruhuna aitmiş; meyhanesini anladık da esrarla işimiz olmaz. Bugünün arabesk müziğine yakın hatta akraba duran rembetikonun doğum yeri müzik araştırmacılarına bakarsanız, İzmir; yani hasından Ege müziği…

1

Lakin Rumca olması, onu Cevat Şakir Beyin, mahlasıyla Halikarnas Balıkçısı‘nın adlandırdığınca Arşipel Denizine yakışan müzik yapıyor.

Bugüne değin dinlemediyseniz, Atina’ya kadar gitmenize gerek yok, ki giderseniz iyi edersiniz, bilgisunar-internet olanakları var ya eliniz altında; deneyin…

Ada Sahillerinde Geziyorum şarkısını bir dinleyin bakalım!

Rembetiko müziğini her gece sahne alan sanatçılarıyla sunan, tıklım tıklım dolu gece kulubünün Φϵιδίου 2 tabelasını görüp içine girmeden evvel Atina’da gidilmedik yer bırakmadım; bir şehri görmeye gitmeyeyim, kaldırım teftişine çıkmış belediye mühendisi gibiyimdir…

Şehir 1970’lerin Ankarası görünümünde işhanları ve yenisi yapılmamış binalarla dolu…

Arada bizim İstanbul’un Şişli, Beyoğlu, Maçka mahallelerinde karşılaşacağınız eski apartmanları görülüyor; yadırgamazsınız…

Elbette Akropolis‘in hemen eteğindeki Plaka gibi, bizdeki Kadıköyü, Adalar, Alaçatı, biraz Bodrum ve azıcık Çeşme’yi anımsatan semtleri de var.

Dudaklarınız kulaklarınıza doğru fiyong makarna gibi kıvrılacak kadar keyif duyarak gülümseyip dolaşırsınız buralarda…

1970-80 arasını geçmemiş binaların sebebi, buralara bir Turgut Özal‘ın uğramamış olmasında yatıyor. Yunanistan küreselleşen dünyanın peşine takılmak yerine kendi mutlu, hedonistik dünyasında kalmayı tercih etmiş olmalı; iyi de yapmış…

Bu kadar sürat kimseye yaramaz, acele eden ecele gider!

Sonra endüstrileşeceğim, yok kalkınma hızım Çin’i geçecek diye göbeğinizi çatlatırsanız, uygarlıktan ama gerçek anlamıyla uygarlıktan nasibinizi alamadan ilerlemiş gericiler olarak çıkarsınız.

Hatta mavi kanlılığa ihtiyaç duyup yavaşlamış hayat tarzlarına geri dönmenin çarelerine bakarsınız…

2

Turgut Özal’ı anmamız boşuna değildir, Yunanistan-Atina örneği verirken; onların bir Colbert’i bile yoktu, derler ya siyasî tarihte, işte onu anımsıyoruz.

Yunan ekonomisinin iki yıldan beri iflastan çıkmaya çalışması onun acınacak durumda olduğunu göstermiyor. İnsanlar yiyor, içiyor, lokantalar ve gece kulüplere sabahlara kadar tıklık tıklım dolu; sahi bu insanlar ne zaman kalkıp işe güce gidiyor?

Her sokakta, caddede bir ya da iki kitapçı var; gazete kiosklarında kitap satılması ayrı bir şey…

Kaldırımda cep telefonuyla bütünleşmiş, hatta aşk yaşayan kimseye pek seyrek rast geldim.

İnsanlar saygılı, ölçülü, sevgiyle bakıyor karşısındakine…

Ancak Yunan’ın bir anda parladığına da şahit oldum birçok kez.

Atina’nın Akropolis, Zeus Tapınağı, Agora gibi bilinen insanlık mirası, tarihî yerlerini anlatmayı amaçlamıyorum, benim aklım şehri bir yapışkan zehir gibi zar biçimiyle kaplamış grafiti-duvar yazıları/resimlerine takıldı.

Bütün binalar ekseriyetle grafiti doludur; bu kadar boyaya israf değil mi? Hele zamana…

Kolay mı, birkaç on metrekarelik duvarı boydan boya boyamak, resim yapıp yanına yazılar döşenmek; akla zarar şeyler! Ne lüzumu var?

Atina Belediyesinde görevli temizlik dairesine bakan müdürü gittim, buldum, sordum: Güyâ tedbir almaya çalışıyormuş polis, ama bu işin altından kalkamıyormuş… Dört milyon nüfuslu şehrin asayişi sadece grafiti olsun, diye dalga geçt; öyle ya…

Amerika’nın Şikago şehrinde yaşandığı gibi cinayetler olsa, daha mı iyi!

Gerçekten suç oranı az, dilenciler, ortalıkta sorun çıkaran hanutçu Roman’lar dışında sorunsuz şehir…

Bütün şehri grafitiden temizlemeye kalkışmak ise, hani bir daha kimse bu duvarları boyamazsa, binaların camlarına kadar, dükkânların vitrin kepenklerine kadar grafiti yapmazsa eğer, 18 milyon yuro-Euro’ya malolacakmış…

Çok para Yunanistan için, sosyalist başbakan Alexis Tsipras vaziyeti kurtarmaya bakarken, şimdi masrafa gerek yok…

3

Benim ayrılacağım gün genç sosyalistimiz Tsipras, topal ördek diye bilinen İngilizcesiyle Lame Duck, ABD Başkanı Obama’yı ağırlıyordu.

Obama gelirken Atina’dan ayrılmak yakışık almadı; ayıp oldu; kaçar gibi…

Bekleseydim ya, acelesi ne!

Obama Yunan kardeşlerimizin iktisadî hayatına bugün ve gelecekte çeki düzen verecek olan Almanya’ya gitmeden evvel kuvvetli mesaj vermek ve son veda gezisini burada yapmak istemişti. Atina’da, antik Yunan demokrasisinin sembolu Agora’da konuşacak, güyâ selefi Donald Trump’a verip veriştirecek, demokrasi dersi öğretecekti; güvenlik nedeniyle ertelenmiştir.

Bunları size, benim Atina gezim sırasında gazeteci dostum Ayşe Ferlier ile görüşüp onu yazı kadromuza dahil etmek ricalarımdan sonra yakında, sevgili Ayşe daha detaylı yazacaktır…

Ayşe Ferlier’in donanımlı ve deneyimli, Wall Street Journal gibi gazetelerin, ajansların Atina muhabiri olduğunu ekleyerek sizleri köşesine davet ederken, Obama’yı ona bırakıp ben rembetiko barıma dönüvereyim; aklım orada kaldı…

Sezen Aksu‘nun aklım Ege’de kaldı, demesi gibi…

Son gece yine Φϵιδίου 2 rembetiko barındayım, ayak üstü dikildiğimiz üç genç Yunan delikanlıyla sohbet ediyoruz bir yandan…

¨Ne olacak bu Yunanistan’ın hâli?¨ 

Uzo ikram ediyorlar, sonra erik rakısı, ardından şarap; yamas…

Sonra garson yanımıza bir hanım veriyor, yer bulamamış; içerisi tıklım tıklım…

Tanıştık, bir ceza avukatı, adı Marika, kırk yaşlarında, mevzun bir hanımefendi.

Ağırdan aldığı bir içki içme tarzı var, bardağını bitirmemek üzere yemin etmiş gibi.

Az sonra, artık beni tanımaya başlamış sanatçılar, müzisyenler bir gece evvel çaldıklarını tekrar ettiler:

Ada sahillerinde dolaşıyorum….

Telli telli…

Çadırımın üstüne şıp dedi damladı, rampi rampi…

Çiftetelli Türkiko şinanay yavrum şinanay, kalenin bedenleri şinanay…

Bu son rembetikoya gelince, tanışmış bulunduğum Yunan delikanlılar ayaklandılar, beni çiftetelli oynamaya davet etmezler mi; ettiler vallahi…

Oynadık…

Çiftetelliyi oynadık, alkış aldık ve ben de kendimi çok beğendim; ardından bir zeybek bile çevirdim!

Ayıp olmasa bir de Rum Karadenizden horon yapacaktım, fakat o kadarına idmansız yüreğim izin vermezdi; oturduk…

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here