Hey gidi günler

Hey gidi günler

0
PAYLAŞ

Bir gazete haberi beni aldı yarım yüzyıl öncesine götürdü: Montréal Üniversitesi’nden Prof. Dr. Mario Beauregard koşulsuz aşkın insanı mutlu ettiğini ortaya koyan bir araştırma yapmış. Ben böyle bir araştırma yapmadan bu gerçeği yaşam deneylerimle öğrenmiştim. Demek benim doğru bildiğim bir insanlık durumu bilimsel araştırmayla doğrulandı. Büyük sevinçleri yaşayanlar almadan vermeyi bilenlerdir. Ben bunu iyi biliyordum. Evet, bu haber aldı beni eski günlere, Montréal Üniversitesi’ndeki öğrencilik yıllarıma götürdü. Ne büyük güçlükler çekmiştim orada. Dil yetersizliği bir yandan, yabancı ülke tedirginliği bir yandan, yurt özlemi bir yandan canıma okumuştu. Montréal Üniversitesi dendiği zaman benim aklıma öncelikle Bilimler Felsefesi öğretmenimiz M. Mikel Ambacher gelir. Onun doğa felsefesiyle ilgili kitabı bugün bile ikide bir açıp okuduğum bir başyapıttır.

Uzun boylu, dinç, gür sesli bir kişiydi. Derste hemen hep ayaktaydı. Birçok öğretmenimizin papaz cüppesiyle derse girdiği bu katolik üniversitesinde birkaç sivil eğitimciden biri de oydu ve tümüyle dindışı bir eğitim uygulardı. Daha sonra yıllarca uyguladığım eğitim anlayışımın oluşmasında onun payı büyük olmuştur. O da öyle yapardı: sınavda öğrettiklerinden ya da kitabından bir ezber sorusu sormak yerine işlememiz ya da tartışmamız için bir konu verirdi. Son derece ciddi bir kişiydi. Daha doğrusu bütün öğretmenlerimiz gibi o da bizlerle oldukça mesafeliydi. Sevinmeyen ama acı da çekmeyen insanın dinginliği okunurdu yüzünde. Oradaki ikinci yılımda bir sabah derse girerken yanıma geldi, “Mösyö Timuçin, dersten sonra sizinle beş dakika görüşebilir miyiz?” diye sordu. Başarısızların hemen atıldığı ve benim başarısızlıklarımın geçici olduğunu iyi bildiğim bir hoşgörüyle karşılandığı bu ortamda M.Ambacher bana dersten sonra ne söyleyecekti? O derste M.Ambacher’i dinleyemediğimi, sıramda oturup bir idam mahkumu gibi az sonra başıma gelecekleri korkuyla beklediğimi anımsıyorum. Ders çıkışında M.Ambacher bana şunları söyledi: “Mösyö Timuçin geçen yıl biliyorsunuz son derece başarısız oldunuz. Uyum güçlüğü yaşadığınızı bilerek size bir fırsat daha verdik. Bu yıl doğrusu ummadığımız ölçüde başarılısınız. Bütün arkadaşlarımız aynı görüşteler. Profesörler Kurulu bu başarınızdan ötürü size teşekkür etme görevini bana verdi.” Ülkemde görmeye alışık olmadığım bir ilgiydi bu. Hemen defteri kitabı toplayıp sinemaya gittim.

Kentin doğusunda oturduğumuz günler üniversiteye gitmek çok da güç değildi. Batı’ya taşınınca biraz zor oldu. Dersler sabah sekiz buçukta başlıyor ve eksi bilmem kaç derecede kimse kaytarmıyor. Dokuza yirmi beş kala derse giren tek kişi yok. Üniversite içi kitap dolu o incecik kulesiyle kente adını veren Mont Royal tepesinin üzerinde. Bir gün üniversite çıkışında kestirmeden gitmek sevdasıyla tipiye tutuldum. Öyle ki önümü göremiyorum. Bir otomobil durdu. İçeriden bir adam seslendi: “Sizi St.Cathérine’in köşesine kadar götürebilirim.” Boğulmaktan kurtulduğumu düşündüm. Beş on dakikalık yolda sürücüyle sohbete daldık. “Fransızcanız oldukça değişik, İtalyan olmalısınız” dedi. Türk olduğumu söyleyince dönüp yüzüme baktı. “Ne diye geldiniz buralara?” dedi. “İnsan o güzelim güneş dolu masmavi gökleri bırakıp buranın bembeyaz karanlığına gelir mi? Biz o yerleri düşlerken siz kalkıp buralara geliyorsunuz.” Gelişimin bir seçim işi olmadığını, serüvenci ruhumun bir oyunu olduğunu, daha önce burada öğrenci olmak diye bir tasarımın da olmadığını söyledim. Vizesiz çıkıp geldiğimi, buna göre “Immigration” bürosunun zorunlu kılmasıyla üniversiteye yazıldığımı, yoksa kendi ülkemde üniversiteyi bitirmek üzere olduğumu, buradan diplomayı alır almaz bu serüvenin baş etkeni olan karımla Türkiye’ye döneceğimizi anlattım. O zaman gözleri parladı. Pek güzel pek güzel demek istercesine başını salladı.
M.Ambacher o zaman elli beş altmış yaşlarındaydı. Berhayat olduğunu sanmıyorum, çoktan dinlenmeye çekilmiştir bence. Bana çok yardımı oldu, her şeyden önce eğitmenin ne anlama geldiğini öğretti. O günler gerilimli olmakla birlikte güzel günlerdi. Belki karşılıksız sevmeyi de ben o günlerin gelgitleri içinde öğrendim. Hep karşılıksız sevdiğimi ama bir kere bile karşılıksız sevilme düşümü gerçekleştiremediğimi biliyorum. Benim dupduru aşk sularıma hep dıştan kirli sular karıştı: hainlikler, korkunun getirdiği tedirginlikler, küçük hesaplar, üç vakte kadar beni almazsan ben gidiyorum gariplikleri… Ben karşılıksız sevmeyi bildim ya, gerisine aldırmadım. İsteyen geldiği yoldan dönüp gidebilirdi. İlahi Prof. Beauregard, neler getirdin aklıma!

BİR CEVAP BIRAK