Hikâyenin 33 büyük ismi bir arada

SERDAR MÜTEFERRİKA SERHATLI – Sessiz sedasız çalışan yayınevlerinden birisi Tefrika’dır.

Epeyi genç bir kadronun yönetiminde, e haliyle, genç bir yayınevidir.

Bir aralık yayınevinin adıyla aynı başlığı taşıyan bir edebiyat-kültür dergisi de yayınlıyorlardı; kısa ömürlü oldu.

Tefrika’nın kurucusu ve çalışanı Önder Yetişen yayınladığı kitaplarla pek çok iyi esere imza atar, nitelikli okurun dikkatini çeker. Derlemeyi hazırlayan editör Mustafa Baran’ın titizliğini de burada hatırlatmalıyız.

Fakat yayıncılık ve dağıtım piyasasının vahşi kâr sistemiyle baş etmek bu küçük yayıncıların en büyük sorunudur; ayakta kalabilmek çabası…

Zorluklara karşın yayınladığı ne varsa, titizliği ve özeni elden bırakmıyor Tefrika…

 Sanılıyor ki, hikâye ve şiir gibi edebiyatın temel türlerinin derlemesini yapmak kolayca bir iştir.

Pek haksız da görünmüyor bu düşünceye sahip olanlar. Zaten yayınlanmış hazır bir metin vardır; bir yerlerde… Onları toplarsınız, arka arkaya dizersiniz, hele şimdi matbaa teknolojisi dijitalleşti, kolayca basar yayınlarsınız.

Böyle yapanı var elbette; hiç olmaz mı!

Esere ve yazarına saygısı olmayan eksik etek çalışmalar, hep!

Fakat ne dedik, nitelikli okura, gözünde çapak gezdirmeyen okura yönelik Tefrika gibi yayınevlerinin işi değildir böylesi kaptıkaçtı işler…

Zira böyle bir okur hâlâ var, ey okur!

Öyle bir okuyucudur ki, sayfaya uzaktan göz atsın, yanlış yere konmuş virgülü o görür; rahatsız olur. Gözünde o eser bir anda irtifa kaybeder; yerlere serilmese de en azından değersizleşir. O yüzden demekteyim bunca sözü; Tefrika birinci sınıftan iş yapar, Türkçenin temiz yazıcısıdır onlar.

Bu övgümüzü peşin peşin verdikten sonra, elimize geçen ve daha basılıp yayına çıkalı iki ay olmadan tüm baskısı tükenmiş bir eseri ele alacağım: ¨50 Muhteşem Kısa Hikâye-Türk Edebiyatı¨

Bu çalışmanın aynısı gibi fakat Batı Edebiyatı alt başlığıyla yayınlanmış bir öncesi de var; apayrı eserler fakat bir bütünün parçaları gibi okunabilir. Yeni baskısı beklenen ve yayınevinin kısa zamanda tekrar raflara yetiştireceği belli görünen bu derleme eserin içindeki hikâyelere tek tek yer vermek değil buradaki sözüm; genel bir bakışla değerlendirmemi paylaşıyorum.

Her şeyden evvel başlığa ve bütün esere ¨hikâyeler¨ denmesi, işin en doğru yanı görünüyor. Öykü deselerdi, duraksayacaktım. Zira öykü ile hikâye arasında temelden yapısal fark bulunuyor. Anlamdaş gibi görünse de bütün bütün farklı şeyleri çağrıştırıyorlar. Bazı edebiyat eleştirmenleri ve yazarların bu farkı kabul eden yahut ret eden yaklaşımlarıyla bir görüş birliğine varamadıklarını söylemeliyiz.

Kitaba alınan otuz üç Türk yazarından derlenmiş elli âdet kısa edebiyat metnini hikâye olarak vurgulayan Tefrika’nın bu yönüyle seçimine katılıyorum; bunlar hikâyedir. Üç birlik ilkesine bağlıdır; ne, nerede, ne zaman, nasıl, kim ve kimler sorusunu havada bırakmazlar. Okursunuz aklınızda kalırlar, kim olduğunu bile anlayamadığımız birisinin aklından geçen bilinç aktarması değildir onlar ve cafcaflı, veciz lakırdılar eden, okuyana ¨Vay be, ne laflar etti¨ dedirtmeyi amaçlamış metinler hiç olmazlar. Sade, sıcacık, sizi alıp bir başka yerdeki bir olayın içine götüren eserlerdir pek çoğu…

Türk Dil Kurumu, Türkçeyi özleştirme diye adlandırılan yakın tarihimizin çılgınlık ve aşırılık zamanlarında, pek çok kelimeyi sözcüğe çevirdi; bir kısmını hâlen kullanırız.

Bu salgının başlangıcı Nurullah Ataç’a kadar dayanır. Pijamasını çekip pipoyu tüttürerek, gayet meşgul ve rahat minderinde kelime icat ediyordu. Rahmetli edebiyat mucidimizin kelimelerinden bazısı işe yaramadı, neyse ki, bir kısmı da tuttu. Mesela tayyare yerine uçku, uçak, uçunuk ve uçman diye dört değişik Öztürkçe sözcük önermişti. Uçak benimsendi, tayyare unutuldu; unutulsun, üzülmeye gerek yok!

Ataç durmadı, deftere betlek, pazara satak, kaleme yazak dedi.

¨Kalem efendisi¨, bu söyleme bakarsak, ¨yazak efendi¨ mi olacaktı; bilemiyoruz!

Ataç renkli kişiliktir; sui generis diyor Latinler, konuşmasında İngilizce kelime parlatanlarsa, idiosyncratic. Bizim eskiden nevî şahsına münhasır, dediğimiz şey!

Ataç’ın bir başka icadı-bulgusu hikâye yerine öykü idi, işte Tefrika’dan yana oluşumuzun ayrımı budur. Ne ki, ¨öykü¨ tuttu, hem de öylesine tuttu ki, hikâye sanatını yok etti.

Şimdiki kuşak hikâyeyi bilmiyor.

Ahmet Haşim üstadın mısraıyla, ¨Melâli anlamayan nesle âşina değiliz¨, diyeceğimiz geliyor…

Artık hikâyesi olmayan şeyler yazılıyor, adı da öykü oluyor; pek seviliyor.

Tefrika’nın yaptığı hikâyesi olan eserleri yani hikâyeleri derlemek, yeni kuşaklara aktarmaktır.

Yusuf Atılgan’dan Haldun Taner’e, hiç kuşkusuz aralarında bulunması kaçınılmaz olarak bir zorunluluğa dönüşmüş durumda görülen Sabahattin Âli de olmak üzere, Tomris Uyar’dan Peride Celal’e kadar artık aramızda olmayan, yaşama çoktan veda etmiş en iyi 33 yazarımızı bir arada okumak için Tefrika’nın bu çalışması mutlaka tavsiye şâyandır, Ataç Türkçesiyle salık verilir kısacası…

 

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.