Hiçkimsenin Cumhurbaşkanı

Hiçkimsenin Cumhurbaşkanı

0
PAYLAŞ

Sosyal bilimler, çeşitli akım ve teorilerden beslenerek hem bugünkü gelişme noktasına ulaşmış hem de etki alanını genişletmiştir. Bu durum, sosyal bilimlerin alt disiplini olan siyasi düşünce alanında veya politik kültürde iki farklı gelenek bağlamında açıkça görülmüştür. İngiltere pratiğinde somutlaşan  “Anglo-Sakson” geleneği ve en belirgin şekliyle Fransa’da vücut bulan “Kıta Avrupası” geleneği bu anlamda önemli örneklerdir. Anglo-Sakson geleneği, daha çok evrimci, muhafazakar ve ampirik bir anlayışla tedrici bir değişimi benimserken, Kıta Avrupa’sı geleneği ise daha çok devrimci, pozitivist ve teorik bir anlayışla toplum mühendisliğini öne çıkaran, aydınlanma felsefesinin bir uzantısıdır. Demokrasinin bugün en ideal şekli olarak görülen İngiliz meşruti monarşisinin gelişim sürecine baktığımızda, 1215 Magna Carta’dan günümüze kadar, otorite-özgürlük çatışmasında Kralın otoritesini sürekli olarak daraldığını; buna karşın parlamentonun yetkilerinin ise genişlediğini görmekteyiz. Böylece parlamento tüm yetkileri kendinde toplarken, krallık sadece sembolik bir makam olarak varlığını koruyabilmiştir.


Bu çerçevede Türk siyasal hayatına baktığımızda, 1808 tarihli Sened-i İttifak’la başlayan ve Tanzimat Fermanı’yla devam eden otorite-özgürlük çatışmasında, 1908 (II. Meşrutiyet’in İlanı) devriminden sonra parlamento, padişahın yetkilerini kısıtlamış ve İngiltere’dekine benzer bir sürecin sonucunda, meşruti monarşiye geçilerek benzer bir yönetim tarzı ortaya çıkmıştır. Batıda bu sürecin temel dinamiklerini harekete geçiren unsur-halkı yanına alan- burjuvazi olurken bizde ise Batı reformlarının taşıyıcısı olan Osmanlı bürokrasisi olmuştur. Bu bürokrasi, topluma hükmetme ve onu dönüştürme erkini kendisinde toplayarak/görerek kendisini “egemen seçkinler” alanında ifade etmiş ve bu alanda toplum mühendisliği rolüne soyunmuştur. Ama Kadir Cangızbay’ın ifade ettiği gibi “…ne kadar güçlü olursa olsun, bürokrat sonuçta memurdur ve gücünü amirinden alıp bu gücün meşruluk temelini de amirinde bulur. Bu durumda saltanatı da başından atmış Osmanlı bürokratı, belki artık tek/en güçlüdür; ama aynı zamanda amirinden, dolayısıyla egemenliğini meşrulaştıracak temelden de yoksun kalmıştır. Bir toplumsal grup olarak bir sınıf oluşturmadığı gibi herhangi bir aile ya da aşiret, hatta kavim ya da ırka dayanmadığı için egemenliğini bunlar adına da meşrulaştıramaz. Kaynak olarak İslam’ı gösterse, bu sefer de iktidarı yine bir Osmanlı’ya, yani Halife’ye terk etmek, en azından onunla paylaşmak zorunda kalacaktır. En iyisi mi, egemenliğin kaynağına milleti yerleştirmektir; ama şu şartla ki, buradaki millet rüştünü ispat etmemiş olarak kabul edilip, kılık kıyafetinden dinleyeceği her konuda eğitilip medenileştirilecek bir millet olacaktır; tabi eğiticisi/nasıl eğitileceğine karar verecek olan da iktidarı elinde tutanlar. Böylesine kapsamlı bir eğitim, ister istemez bir ilmihal’i de zorunlu kılacaktır, ancak bu tabi ki İslam ilmihal’i olmayacaktır -yoksa, işin içine yine Halife girer ya da halife girsin girmesin, kendileri giremeyecektir-; öyleyse bir önceki ilmihalin kaynağına mümasil, evrensel(lik) ve mutlak(lık) (iddiasında), onunla zıtlaşması değilse bile örtüşmemesi zorunlu yeni bir kaynak bulmak gerekir ki, o da akıl ve pozitivist anlamıyla Bilim olacaktır.” (Kadir Cangızbay, Hiçkimsenin Cumhuriyeti, Ütopya yay.2000)


Bu bürokratik zihniyet temelinde biçimlenen Türk politik kültürü, Ahmet İnselin deyimiyle “paternalist himmet geleneğinden”  (Radikal İKİ, 24.12.2006) beslenerek toplum için iyi olanın -topluma rağmen- yine devlet (egemen seçkinler) tarafından yapılacağı iddiası taşımaktadır. Ankara eski valisi Nevzat Tandoğan’ın “bu memlekete komünizm gelecekse onu da biz getiririz” sözü aynı zihniyetin bir uzantısıdır.


Toplumu bu anlamda dönüştürme ve yeniden inşa etme çabaları çeşitli toplumsal tabakalaşmaları ve ayrışmaları da beraberinde getirmiştir. Bu ayrışmaların nesnel koşullarını yaratan özneleri; Şerif Mardin “merkez-çevre”, İdris Küçükömer “batıcı-laikler/doğulu -islamcılar” ve Emre Kongar “devletçi seçkinciler/gelenekçi liberaller” olarak nitelendirmekte ve mevcut sorunların, bu kesimler arasında süregelen çatışmalardan kaynaklandığını ileri sürmektedirler.


Dolayısıyla Cumhurbaşkanlığı seçimini, toplumsal ayrışmalara yönelik bu çözümlemeler üzerinden okumalıyız. Çünkü böyle bir okuma, bize Cumhurbaşkanlığı seçimiyle ilgili tartışmaların sosyolojik arka planını daha net gösterecektir. Bu bağlamda önemli olanın cumhurun(halk) başına geçecek kişinin hangi sınıftan/tabakadan seçildiği değil, tam tersine bu sınıf ve tabakaların üstünde -sınıflar üstü nitelikte- ve onları toplumsal uzlaşma temelinde bir arada tutabilecek bir zihniyette olmasıdır. Bu anlamda Cumhuriyetin tarihsel miras ve kazanımlarını geleceğe taşıyabilecek, Türk toplumun sosyolojik dokusuyla uyumlu, temel insan hakları ve çağdaş demokratik değerleri içselleştiren, yüzü cumhura (halka) dönük ve toplumsal uzlaşma kültüründen beslenerek yukarıdaki çatışma ve ayrılıkların toplumsal kutuplaşmalara yol açmasını engelleyecek bir Cumhurbaşkanı elbette ki tüm toplumun ortak isteğidir.  Sonuç olarak baktığımızda Türk siyasi düşünce geleneğinin arka planındaki tarihsel gerçekliğin deşifre edilerek aydınlığa çıkması Cumhurbaşkanlığı seçiminden çok daha önemlidir. Aksi takdirde yıllardır süregelen tartışmalar -tarafları farklılık gösterse de- her seçim döneminde ortaya çıkacak ve toplumun gündemi işgal edilerek dikkatler başka yönlere çekilecektir. Bu anlamda cumhuriyetin temel değerlerine sahip çıkmakla birlikte seçilecek cumhurbaşkanının -toplumsal sınıflar açısından- hiç kimsenin değil ancak ve ancak cumhurun (halkın) cumhurbaşkanı olması gerekir.

BİR CEVAP BIRAK