“Hikâye yazmak bir köy yolunda sakin sakin gitmeye benziyor”

PAYLAŞ

Röportaj: Birsen ALTINER

– Siz, benim kitapları üzerine söyleşmeyi en sevdiğim yazarlardansınız. Her yeni kitabınızı zevkle okuyorum tabii, sonrasında da sormadan edemiyorum. Yine soracağım; biz “Çerkes Âdil Paşa’nın Tahsildarlık Günleri”, “Capon Çayevi” derken Mahmudiye Üçlemesi’nin son kitabını bekliyorduk ki, “Geçiyordum Uğradım” adlı hikâye kitabınız çıktı. Hakikaten geçiyorken uğramış gibi oldunuz. Üçüncü roman diye beklediğimiz, henüz yayım aşamasındaki ¨Dalkavuk Hanım¨a ne oldu?

Bilmûkabele demeliyim; ben de kitaplarım çıkınca, sevgili Birsen Altıner gelip beni bulsun ve söyleşelim diye bekleyen yazarlardanım. Teşekkür ederim, bu, her şeyi güzelleştiren yakınlığınıza… Dalkavuk Hanım başlığıyla yazılmış, tamamlanmış, şu anda yayınevinde matbaaya gideceği vakti bekleyen son romanımın ardından birden bire Şeytan dürttü; dürter ya, bazen! Bir de kısa hikâyelerle geçeyim ortalıktan, dedim. Böylece, kitabın ilk hikâyesinde söylendiği gibi geçiyordum, uğradım hakikaten… Ben de beklemiyordum, kendime şaşırdım. Zira Dalkavuk Hanımdan sonra devam edeceğim bir roman vardı elimde, kendime şaşırtmaca yaptım. Dalkavuk Hanım’a gelince, sanıyorum, bu yılın sonuna doğru Mahmudiye Üçlemesi olarak beliren nehir romanlar arasında çıkacaktır; bir terslik olmazsa…

Romanlarınızdan sonra bir hikâye kitabıyla karşımıza çıktınız. Hikâye yazarlığınızla yeni karşılaşıyoruz… Hikâyeleriniz yeni mi yazıldı, yoksa eskiden beri bekleyen hikâyelerinizi mi toparlayıp basılı hâle getirdiniz?

Hikâyecilik Türk Edebiyatında kılıf ve kıyafet değiştirmiştir; ne zamandır, hep böyle… Ben sırf bu nedenle hikâyeciliği ertelemek taraftarıydım, elimin altında birçok notlar, taslaklar dolaşıyordu elbette, ama başlı başına bir hikâye kitabı çıkartmaya nedense hazırlıksızdım. Aslında hep niyetim, isteğim vardı, ama hikâye kitaplarına Türk Okurunun isteksizliği, niyetsizliği de vardı beri yandan; o nedenle hep çekinik durmuştum. Sonunda, elimdeki hikâye taslaklarını önüme çektim, 2015 Ocak ayından Mart ayına kadar süren bir çabayla hikâyeleri tamamladım. Hepsi 11 hikâyeydi; bakiyesi bende, yani daha var elimde, bir sonraki kitaba ayırdım. Tasarruflu olmak lazım! Bu hikâyeler, aslına bakarsanız, romanlardaki kahramanlarıma yaptıramadığım, onlara ait roman mecrasında aktaramadığım hikâyelerdir. Ne var ki, hikâye yazmanın tadına da böylece vardım ve sanırım bundan böyle romancılığın yanı sıra bırakmayacağım bir dal, bir yüce çınar ağacının dalını yakalamış oldum.

Ekşi Sözlük’te roman ile hikâye arasındaki fark şöyle anlatılmış: “Öyküden erkek, romandan kadın okur etkilenir” demiş ekşi sözlük. Espri bir yana hikâyelerinizden sonra Okurunuzun çehresinde bir değişim oldu mu? Roman ile hikâye yazarlığı arasında nasıl bir fark var?

Evvela, Ekşi Sözlük’e bu girişi yapan kimse, o şahsın görüşlerinin tam tersi olduğunu zannediyorum, bunu belirtmeliyim. Roman genel bir Okur kitlesine hitap eder, cinsiyet ayrımı yapmak zor, belki romanın türüne göre yapılabilir ama yine de roman en çok Okuru kadınlar arasında buluyor. Zaten dikkat edin, kitap okuyanların çoğu kadın Okur! Bence, öykü-hikâye kadınlar arasında daha çok yer buluyor. Tabii hikâye kitabım çıktıktan sonra Okurla yüzleşemedim, henüz geri-bildirim denilen tepkileri almış değilim, kitap çok yeni… Dolayısıyla beni izleyen Okurun hikâyelerimde tat tuz bulup bulmadığını da bilemiyorum. Roman ve hikâye arasındaki fark kadar, yazarlığında da fark aslında yok! Zira roman çok katmanlı hikâyeler tuzağıdır, romancı o hikâyeler arasında romanı inşa eder. Roman, trafiği yoğun bir karayolunda araba sürmek gibidir; hikâye yazmak bir köy yolunda sakin sakin gitmeye benziyor.
Hikâyelerimi yazarken telaşe göstermedim hiç, oysa romanda bir an evvel son satıra gelmek istiyor yazar. Romanın kurgusal hacminden kaynaklanan bir sona erme telaşıdır bu! Azıcık şizofreniktir. Ama hikâyede hem kısa olması hem de anlatılanın bir mesaja, kıssa‘ya bağlanmasından başka bir şey beklenmez. Sait Faik, sabahçı kahvesinde oturup iki çay içiminde, cebinden çıkardığı bir müsvedde kâğıda hikâyesini döker, sonra temize çekermiş; hepsi bu! Yeter ki anlatacak sözünüz olsun, kelimler ardından geliyor: Rem tene verba sequenter, diyordu Latin yazarlar, temaya hâkimsen, sözcükler dökülür..

– Siz bu yüzyılda yaşıyor olamazsınız. Bedenen gençsiniz ama yaşlı ya da eski bir ruhunuz var. Eski roman ya da hikâye yazarı gibisiniz. İmkânı yok şimdiki zaman yazarı değilsiniz. Siz tam olarak gazetemizin kitap editörü Serdar Müteferrika’nın dişine göresiniz diye ilave etmem lazımdır. Sizinle onun söyleşi yapması gerekirdi aslında. Efendim neden böyle düşündüğümü de söyleyeyim. Daha doğrusu, hikâyelerinizde eski zaman hikâyecilerinin tadı var. Hikâyelerinizin okurken günümüz hikâye yazarlarına yönelik bir ironi sezinledim sanki…

Doğru vallahi! Latin yüzyıllarında yaşıyor gibi hissediyorum bazen… Desdemonanın acıklı hikâyesini anlatmayı, ben isterdim, Sheakspeare elimden kaptı, zira benden evvel yaşadı. Bu benzetmeden dolayı, yani bedenen genç olup yaşlı ve eski bir ruhum olduğunu söylemenize teşekkür ederim, galiba beni en iyi anlatan bu cümledir; sağda solda, ben de kullanayım bari… Bundan iyisi olamazdı! Eski roman ve hikâye yazarı demek zorunda kaldığınızın da farkındayım, zira bugün başka bir dil kullananlar var, onlarla baş edecek birkaç edebiyatçı kaldı, ben de kendimi onlar arasında hissediyorum, elbette hepsinin ardında duracak kadar tevazu göstermeliyim. Hem dilimizde, edebiyatımızda kirlenmeye yol açıyorlar, yeni Okur kitlesi de roman budur diye zannediyor. Aforizmaya benzer, vecizeli, şiir yazmaya kalkışmış da becerememiş ve bunu romana dökmeye kalkışmış, içinde bol bol aşk sözcüğü geçen cümlelerle, üstelik basit yazım kurallarını dahi hiçe sayarak yazan ve bunları matbaaya gönderip basanlar arasında durmak kolay değil; zorlandığımı itiraf edeyim. ¨Geçiyordum, Uğradım!¨ hikâye kitabımı çıkartırken hep bunu düşündüm, anlatacak şeylerim vardı, kurgusal ama gerçeğe yönelik hikâyelerdi. Bunları yazarken, kalemim ister istemez hikâyeciliğimizin en pırıltılı zamanları olan, Sait Faik’ler, Haldun Taner’ler, Mehmet Seyda’lar, Orhan Kemal’ler, Kemal Tahir’ler dönemine yakın yazı çıkartmalıydı. Bakın, mesela, hâlâ Sabahattin Âli markette en çok satan, liste başını tutan yazarsa, bu Okurun aslında gerçek hikâyenin farkında olduğunu gösterir. Hikâyesini okursunuz ve bir şey anlarsınız! Bugünün öykü yazarı diye nitelenen genç kuşağında, ¨Yaprak düştü, aşkımı hatırladım, göz yaşımı tutamadım…¨ gibisinden Üsküdar’a gidelim lati lokum yiyelim tarzı takvim yaprağı ardına geçecek kalitede, şiir desem değil, nesir yazı desem hiç değil, bir şeyler çıkıyor; Sabahattin Âli’nin kitaplarına duyulan bu iştâha, aslında Yaprak Düştü edebiyatına duyulan tepkidir. Hasılı, siz doğru sezinlemişsiniz, günümüz öykü yazarlarının bir kısmına kinâyeli-ironik bakıyorum; gücenecekler ama varsın gücensinler… Mesela yeni kuşak yazarlar deyince, hepsini kapsamıyor elbette, yazdıklarını şapka çıkarıp okuduğum Ferhat Uludere, Nâlan Kiraz gibi yazarları ayırıyorum.
Bu arada Serdar Müteferrika dostumuzun eskimiş, sahaflarda bulunacak romanları ele alıp gün ışığına çıkartması kültür dünyamız adına unutulmaz bir çabadır, umarım ki Açık Gazete okuru da bunun farkına varıyor olsun. Ama henüz sahaflara düşmediği için bu kitabım için Serdar Bey’in alakadar olacağını sanmam.

– İktisat eğitimi aldınız, gazetecilik yaptınız. Sonra da yazar olarak karşımızdasınız. Epey üretken bir yazarsınız üstelik. “Phaselis Ağacı”, “Bay Konsolos”, “Çerkes Âdil Paşanın Tahsildarlık Günleri”, “Akhisar Düşerken”, “Capon Çayevi”, “Keşfini Bekleyen İnsan”, “Kayısı Topuklu Kadınlar”, derken “Geçiyordum Uğradım” çıktı. Bir de “Altıncı Hasta” diye bir tiyatro yapıtınız var sanırım. Yazmanın olmazsa olmazı nedir sizin için? Bu kadar üretken yazar olmanızı neye borçlusunuz?

Yine iltifat! Teşekkür ederim… Aslında çok da üretken değilim. Graham Greene, günde 5 bin kelime yazmadı mı, gerçi yazdıklarının tamamı kitaplara girmiyor olsa ve müsvedde olarak masasında beklese dahi, yazıyor ya, işte yazmadı mı kendini writer’s block denilen, ilham perisi gelmedi duygusuna kaptırır, viskiye dadanırmış. Hoş, ilham perisi gelince de viskiye dadanırmış ya, bu da ayrı bir hikâyedir. Böyle kıyaslarsanız, aslında çok da üretken sayılmamalıyım. Üretkenliği, hayat diye önümüze sunulmuş bu saçmalığa duyduğum kızgınlığıma borçluyum. Beni üzen her şey yazı olarak geri geliyor. Gazeteciliğe başlarken bunların farkında değildim, o vakitler haber yazmak başka bir sevgi işiydi.
Gazeteciliğe 1977’de başladım, Cumhuriyet gazetesinde… İnişli çıkışlı birçok şeyden sonra, bugün, işte buradayım ama son 10 yılımı aldı bu yapıtlar. Demek yazmak için elli yaşlarını beklemişim. Bilerek seçtim bu dönemi. Bence yazmak için en iyi zaman kırkından sonrası… Süzgeç, filtre meselesi bu! Tabii herkes için farklı olabilir, ama ben öyle düşündüm ve daha evvel bu deli cesaretini bulamazdım. Yazmak, homeless-evsiz barksız olmak gibidir, bir daha bu hayattan çıkamazsınız; tıpkı, mesele ABD-Kanada’da sıkça görülen homeless’ların aslında isteseler bu hayat tarzından çıkabilecekleri hâlde, tercih edilmiş bir felaket gibi o hayatı sürdürmesine benzer. Yazmak felakettir! Bitip tükenmeyen bir hastalık, hep kendini tekrar ettirir, hastalık 40 derece ateşiyle nükseder. Nice yazar dost tanıyorum, yazamamaya başlayınca ölmeye hazırlandılar. Yazar olmanın olmazsa olmazı işte bu intihar duygusu… Martin Eden’ın, Jack London’ın kendisi sayılacak kahramanı Martin, Okyanusta öyle boğdu kendisini! Tavsiye etmem hasılı kimseye… Ne işiniz var, böyle delilikle? Gidin, Borsa’da oynayım, para kazanın, alın satın, müteahhit olun, işadamı olun, yazıp da ne olacak diyesim var!

– Teknik adamlar ile romancı arasındaki farkı bir de bize açıklasanız?

Bu meseleyi ¨Geçiyordum, Uğradım!¨ hikâye kitabında yazdım, demek ilgi duyulacak bir hikâye olmuş. Teknik adamlar ve romancı konusu, aslında, az evvel söylediğim edebiyatçının, sanatçının dramına aittir. C.P.Snow‘un 1959’da bir konferans sunumu var, sonra kitaplaştırdı: ¨İki Kültür¨ Bence hemen tüm entelektüellerin ve teknik alandan başka şey bilmeyen insanların okuması gereken, eğer okurlarsa belki birbirlerini daha iyi anlayıp hatta yakınlaşmalarını mümkün kılacak bir eserdir. Teknik adamlar diye nitelendirdiğim, elbette Jose Ortega y Gasset‘ten mülhem bu tanımlama ile dünyasını, yaptığı ve bildiği kadarıyla sürdüren insanlardır. Sayıları küremizde epeyi fazla, hatta diyebilirim ki, nüfusun tamamı onlardan oluşuyor. Bankacı da bir teknik adam aslında, muhasebeci de… Sadece teknik adam denildiği vakit mühendis, mimar, kaynakçı falan anlaşılmasın. Birkaç gün evvel bir mimar yakınım ve elektrik mühendisi bir dostum, muhasebeci sayılan bir arkadaşımla beraberim, Pluto gezegeni hakkında bir iki şey söyledim, ¨NASA gitti, en uzak gezegen olarak orayı inceliyor, atmosferi var, yani gezegen statüsünde…¨ falan gibi kahve sohbetine yakışır eksik gedik laflar ediyorum, yahu bunu dahi duymamışlar, dünyadan habersizler. Şaşırdım! Bütün gazeteler, internetteki medyalar yazıyor, haberiniz yok mu dedim. Mimar yakınım, hâlen çimentonun betonlaştığı vakit küf yapmasını nasıl önlediğine dair hatırasının ötesine geçmemiş, ötekiler de öyle, şaşkın şaşkın beni dinlediler. Pluto’dan haberdar olup olmamak kıstas değil belki, lakin entelektüel-burada romancı diyebiliriz- ile teknik adam arasındaki farkı gösteriyor. Elbette bunu genelleştiremeyiz, ama çok da yanılmıyorum bu iddiayı sunarken…

Fatoş ile Basri ne yapıyor? Fatoş ile Basri’nin maceralarını zaman zaman wwww.fatoslabasri.com adlı siteden takip ediyoruz. Sahi, ne âlemde Fatoş ile Basri?

Fatoş ve Basri, bildiğiniz gibi, çizgi-roman kahramanları, ABD’de Blondie ve Dagwood diye tanınan karakterler. Ben ve eşim Sinem, bir süre evvel bir blog açmıştık, adını da Fatoş’la Basri koyduk. Güya Fatoş, yani Sinem çok gezen olacak, bense çok okuyan diye görünecektim. Ama tersi oldu, son iki yıldır leyleği havada görmüş misali ençok ben gezdim, hem de okudum. Blogdaki yazılar devam ediyor, ara sıra yazıyoruz, ama yine ençok ben yazıyorum. Fatoş’un bu aralarda başka sosyal etkinlikleri var, pek zaman bulamıyor. Arada bir sıkıştırıyorum, yazılar gecikiyor diye… Durun, iyi ki hatırlattınız, bu söyleşiyi Açık Gazete’de, yani 2004’den beri içinde olduğum yerde yayımlandıktan sonra iktibas edeyim, yani kopyalayıp www.fatoslabasri adresine, izniniz olursa, yayımlayayım…

CEVAP VER