Hindi ve papağan (X)

Henry Ford diyor ki: “ Düşünme zor iştir. Muhtemelen bu nedenle çok az kişi düşünür.”


Buna hemen itiraz edenleriniz olabilir ve “Ee kardeşim aslında biz konuşan değil ama düşünen bir toplumuz” diyebilirsiniz. Tabii biz burada düşünce üretiminden ve düşüncelerin de yaşama yansımalarından bahsedeceğiz.


Yoksa kara kara – boş boş yani hayata yansımayan ve eyleme dönüşmeyen düşünme ve düşünce biçimlerinden gerek teorik gerekse pratik anlamda söz etmeyeceğiz.


Bir ülkenin gelişmişlik göstergesi, o ülkenin salt ekonomik boyutuyla paralellik göstermesiyle ölçülmez.


Esas olan o ülkenin evrensel boyutta ne kadar düşünce adamı, sanatçısı, sporcusu, yazarı –çizeri , bilim adamı olduğu ve yetiştirebildiği ile ilgili verilerdir.


Ülkemiz henüz (köy soyluluktan- kent soyluluğa ) geçme sürecini tamamlayamamıştır.
Bu süreç çok sancılı olmuş ve  olmaktadır. Bu süreçte yaşanan, ekonomik, kültürel, sosyolojik, psikolojik ve düşünsel boyuttaki çalkantılar, toplumda düşünce depremlerinin ve fay hatlarının oluşmasına da neden olarak ‘kaotik’ ortamlar yaratmıştır.


Bu aşamada karşımıza çıkan en büyük toplumsal sorun; ‘GÖÇ’ olarak görülmektedir. Büyük şehirlere doğru yapılan -UMUDA YOLCULUK-…  ve beraberinde yaşanan işsizlik sorunu.


Bu sorun aynı zamanda ‘TUTUNAMAYANLAR’ın da hikayesi olmuştur. Çünkü göç edenlerin hemen hemen hiçbiri kent yaşamına ve kentli olmaya hazır değildi. Çünkü ara istasyonları yaşamadan doğruca  birer cazibe merkezi haline gelen büyük şehirlere akın ediyorlardı.


‘Akın var güneşe akın /güneşi zapt edeceğiz/ güneşin zaptı yakın’ der gibi…Ama çelişki burada başlıyordu. Bu insanlar bizim insanlarımız. Ne yazık ki, daha bağlı oldukları köyün haricinde, nahiye, kasaba, kaza ve küçük kent kültürü alarak bazı sivriliklerin törpülenerek, bir anlamda incelik- kalınlık makinesinden yani tornadan geçerek, büyük kentlere gelmedikleri içindir ki, bu ilişkiler ve çelişkiler yaşanmakta  ve İstanbul gibi metropoller birer  mega köy-kent haline gelmek zorunda kalmaktadır.


Bunun somut örneklerini yaşamın içinde en ince ayrıntısına kadar görebilmekteyiz. Çünkü gittiğin yere yalnızca ismini, cismini götürmüyorsun, yüreğini, düşünceni ve yaşama biçimini de beraberinde götürüyorsun.
Onun içindir ki, oturdukları apartmanın en üst katına ineklerini de beraberinde çıkartan ve onlarda orda yaşayan insanları da görebilmekteyiz. Kentli olmak bir kültür işidir ve bir süreç gerektirir.


Peki kim bütün bunların suçlusu? Elbetteki bu sorunun yanıtını hepimiz biliyoruz. Yıllardır kendi halkını iyi şeylere layık görmeyen, kendi çıkarları uğruna her şeyi yapabilen, yine kendi halkını kimliksiz, kişiliksiz, mesleksiz ve mesnetsiz birer birey ve dolayısıyla toplum haline getirmeye çalışan siyasilerden başkası değil. Ne ektin ki ne biçeceksin. Ne verdin ki, bu halktan ne bekliyorsun. “Yiyin efendiler yiyin, hanı yağma edin./ Bu iştahı sizin…


Hani Neyzen Tevfik’in çok güzel bir dörtlüğü var:


Kime sordumsa seni doğru cevap vermediler,
Kimi hırsız, kimi soysuz, kimi deyyus, dediler.
Künyeni almak için partiye ettim telefon,
Bizdeki kayda göre şimdi o mebus, dediler…


Bir tarafta ‘papağan’  gibi konuşan politikacılar, diğer tarafta ‘hindi’ gibi düşünen halk.
Sanırım Nasreddin Hoca’nın ‘hindi ve papağan’ fıkrasını herkes bilir. Bilmeyenler de bir zahmet bir araştırı versinler bakalım.


Ben buradan yazardım ama çok uzun yazmayı da sevmiyorum. İnsan eleştirdiği şeyleri yapmamalı öyle değil mi?


Ha bir de tabii düşüncenin var olma boyutu var ki, o ayrı bir hikaye “düşünüyorum o halde varım” ve “düşünüyorum o halde vurun” durumları. Bu arada düşüncenin eleştirel boyutunu da es geçmemek lazım.


Eleştiri yapmak zor iştir, insanı biraz sevimsiz duruma düşürebilir. Birçok insan haksız eleştiriler sonucunda ya yaşama, ya mesleğine küsmüş köşesine çekilmiştir.


Tabii bir de bu eleştirilere papuç bırakmayıp yoluna devam edenler vardır. Kendilerine senden hiçbir halt olmaz denildiği halde söylenenlere kulak asmayıp, kendi doğru bildiği yolda devam ederek başarılı olmuş, (sanat- edebiyat- spor-müzik… gibi alanlarda) birçok kimse vardır.


İnsanlık tarihini incelediğimizde karşımıza gerek BATI toplumları gerekse DOĞU toplumları olarak sayısız düşünce adamları ve düşünce akımları çıkar.


Salt düşüncelerinden dolayı bu insanların egemen güçlerin işine gelmediği içindir ki, ne işkencelerden geçtiklerini, uzlaşmaya davet edildiklerini, kabul etmedikleri takdirde de öldürüldüklerini görürüz.


O asılanlar, öldürülenler, bugün bir şekilde hala varlar ve var olmaya devam edecekler. Ama onları asanlar yoklar ve ebediyen yok olmaya devam edecekler…


“ Anneme ‘hindi’ olduğumu söylemeyin! O beni ‘papağan’ sanıyor…”


Mete Karakaş (Araştırmacı/Yazar) karakasmete@hotmail.com


YAZARIN DİĞER YAZILARI


– Aşklar, şiirler ve şarkılar


– Gittim, gezdim, gördüm


– …bağlı kadınlara selam olsun! (1)


– Destan’dan destana yol gider (II)


– Bunu biliyor muydu Bay Bush? (III)


– ‘Amazon’ kadınlarından ‘Amansız’lara (IV)


– Panik Odası mı? Nanik Odası mı? (V.)


– Meryem ve Meryem (VI)


– İki farklı Recep öyküsü… (VII)


– Teflon insanlar (VIII)


– Hippiler (Hippie) ve bonomolar (IX)

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.