Hızlı moda, ucuz giysi, ağır bedel…

CENGİZ BAŞKAYA – Moda, son yüzyıl içinde yaygınlaşan bir kavram. 20. yüzyılın ikinci yarısına kadar dünya nüfusunun büyük çoğunluğu için giysilerin değiştirilmesi için ölçü
eskimeydi. Eski giysiler de atılmıyor, tamir edilerek bir süre daha giyilmeye
devam ediliyor, büyüklerin elbiseleri çocuklar için küçültülüyordu.

Kullanılamıyacak hale gelenler temizlik bezi olarak kullanılıyor, ya da parçalar
birleştirilip kilim işlevi görüyordu. Dikim ve örgü işleri aile fertlerince de
yapılabiliyordu. Giyecek stokunda çeşitlilik sadece yazlık ve kışlık ayırımıyla
sınırlıydı.

İhtiyaç için giysi üretimi ikinci dünya savaşından sonra biçim değiştirmeye
başladı. Moda kavramı yaygınlaştırıldı. Eskime kavramı değişti. Artık giysiler
eskidiği için değil, modası geçtiği için yenileri satın alınıyordu. Moda, giyecek
endüstrisini canlandırmak için itici güç oldu.

Moda dergileri yaygınlaştı. Gazeteler sayfalarını modaya açtı. Defileler
düzenlenerek giyim tarzında oluşturulan değişikliklere ilgi canlı tutuldu.
Sinema endüstrisinin gelişmesi ve televizyonun yaygınlaşması modanın geniş
kitlelere ulaştırılmasını kolaylaştırdı. İhtiyaç için üretimin yerini giderek
kazanç için üretim aldı. Modaya ayak uyduramamak üzücü, hatta gülünç bir
duruma düşmekle aynı şeydi artık. Fakat moda yine de çok hızlı
değişmiyordu. Yaz ve kış kreasyonlarına ilkbahar ve güz için hazırlanan
tasarımlar eklenmişti. Ülkeler ihtiyaçları olan tekstil üretimini büyük ölçüde
kendileri gerçekleştiriyorlardı. Yerel giyim biçimleri yine de varlığını koruyordu.
Farklı bir kültürle tanıştığınızda giyim tarzı ayırt edici unsurlardan biri olmaya
devam etti bir süre daha.

Küreselleşme işleyiş biçimini en açık şekilde tekstil üretimi ve pazarlama
yöntemlerinde görmek mümkün. ABD halen Çin’den sonraki en büyük pamuk
üreticisi. Kendi üreticisini destekliyor ve üretimin devamlılığını garanti ediyor.
Türkiye, Mısır, Fildişi Sahili gibi yakın zamana kadar pamuk üreticisi ve
ihracatçısı ülkelerde üreticiye destek verilmesi ise neoliberal ekonomiye aykırı
olduğu gerekçesiyle, İMF ve Dünya Ticaret Örgütünün yaptırım tehditleriyle
engellendi. Pamuk ihracatçılarına da destek sağlayan ABD’nin gerçekte
pahalı fakat zararı kamu kaynaklarıyla telafi edilen pamuğuyla rekabet
edemediler ve ihracatçı iken ithalatçı konumuna düştüler.

ABD kırk yıl önce gerek duyduğu tekstil ürününün % 3 ünü dışardan alırken
artık sadece %3 ünü kendisi üretiyor. Küreselleşmenin sağladığı serbestlikle
maliyeti düşürmek için üretimi önce ucuz emek sağladığı komşusu
Meksika’ya nakletti. Sonra daha avantalı gördüğü Çin’de konuşlandı şirketler.
Çin’de ekonomik büyüme sonucu işçi ücretlerinde nisbi bir artış olunca
Vietnam, Bengladeş, Endonezya cazip ucuz emek cennetleri oldu. Sırada
Myanmar var.

Dünya giysi piyasasının büyük oyuncusu şirketler fason üreticilere
belirledikleri modelleri ürettiriyorlar. İşçi sağlığı ve güvenliği, prensiplerine en
az uyulan, tercihen hiç uyulmayan, iş güvencesinin söz konusu olmadığı,
çevre korumanın gündemde olmadığı ülkeleri tercih ediyorlar. Bir ülkede
hükümet çalışma koşullarında ve işçi ücretlerinde ufak da olsa iyileştirmeler
planlarsa küresel büyük şirketler hemen ülkeden çıkma tehdidine
başvuruyorlar. Hükümetlere düşen görev çalışanlar üzerindeki baskıyı
arttırmak oluyor.

Derme çatma binalarda, son derece sağlıksız ortamlarda, merdiven altı
atölyelerde çalışanların yüzde sekseni kadın. Çocuk işçiler ortalama günde
bir dolar kazanırken kadın işçilerin durumu nisbeten daha iyi. Mesela
Bengladeş’de usta işçilerin günlükleri iki – üç doları buluyor. Asgari ücret 5300
Taka. Yaklaşık 65 dolara karşılık geliyor. Aylık ücretlerinin arttırılması için
gösteri yapan işçiler hükümet güçlerince şiddetle bastırıldı. Ölenler oldu, çok
sayıda işçi yaralandı. Fakat şirketlerin gönlü alındı. Yabancı yatırımcıya
güven telkin edildi. Ülkenin yeni yatırımlar için ne kadar uygun ve sorunsuz
olduğu mesajı verildi. Aksi halde şirket CEO’ları üretimi kuralların daha da
gevşek olduğu Myanmar’a
taşıyabilirlerdi.

Bengladeş, Endonezya, Vietnam gibi ülkelerde teksitil işçilerinin günlük
çalışma süreleri 12 saata kadar uzayabiliyor. Ayrıca saatlik hedefler de
konuyor. Bir saatte 20 tişört dikmek gibi. Bu nedenle istirahat araları
verilmiyor genellikle. Tuvalete gitme kısıtlanıyor. Psikolojik ve bedensel baskı,
maruz kalınan kimyasallar hastalıklara neden oluyor. Kadın işçiler 40 yaşına
geldiklerine aşırı yıpranma nedeniyle tükenmiş oluyorlar. Hedefleri tutturamaz
hale gelince işten çıkarılıyor, ya da kendileri işi bırakıyorlar.

2013 te Dakka’ da büyük giyim şirketleri için üretimi yapan beş fabrikanın
bulunduğu sekiz katlı Rana Plaza binası çöktü. Bina uzun süredir ciddi
çatlaklar olduğu bilinmesine rağmen boşaltılmamıştı. Çünkü her zaman acele
yetiştirilecek yeni siparişler vardı. Aralarında çocuk işçilerin de bulunduğu
1138 işçi öldü, 2500 işçi yaralandı. Bu olay bir kitlesel endüstriyel katliam
olarak geçti tarihe. Aslında bina yeni inşa edilmişti. Sahibi iktidara yakın bir
yerel poltikacıydı. Beş kat için ruhsat alıp, alelacele diktiği binaya kâr hırsıyla
hemen üç kat daha ekledi. Bina kaçınılmaz biçimde çöktü. Sahibi kendisinden
hesap soranları inançsızlıkla, kazaya ve kadere inanmamakla suçlamış
olmalı. Ölenlerin vadeleri oraya kadarmış, ne yapılabilirdi ki?
Hızlı moda (fast fashion) kavramı doksanlı yıllarda, fakat en belirgin biçimde
son yirmi yılda yaygınlaştı. Zara, H&M, Topshop, Gap, Marx and Spencer gibi
şirketler, önceleri yüksek gelir gruplarına hitap eden moda evlerininin
tasarımlarını düşük maliyetle çok hızlı şekilde ürettirip önemli caddelerde ve
alışveriş merkezlerinde ışıltılı mağazalarda sergilemeye başladılar. Sık sık
değişen tasarımlar kaçırılmaması gereken fırsatlar olarak sunuldu. Gitti,
gidiyor telaşı oluştu. Fiyatlar orta, hatta kısmen alt gelir gruplarının
erişebileceği düzeyde tutuldu. Televizyonda izlediği bir defilede, ya da
hayranlık duyduğu ünlünün üstünde gördüğü yeni tasarım bir giysiyi iki hafta
geçmeden en yakın AVM’de bulan tüketici avcı toplayıcı klanın en iyi avı
yakalamış üyesinin gururunu ve doyumunu yaşıyor. Trendleri kaçırmamak için
hızlı moda mağaza ziyaretlerinin arasını fazla açmamak gerekir. AVM’ye
gidemediyseniz İnternet üzerinden sipariş vermek de mümkün. Eğer bir
kreasyonu kaçırırsanız artık bir daha bulamazsınız. Bir hafta içinde yenileri
gelecek, fakat ah, işte o harika bluzu kaçırdınız ne yazık ki! Reklamlar,
pazarlama teknikleri, halkla ilişkiler yöntemleriyle marka sadakati (brand
loyalty) oluşturuldu, fakat giysilere sadakat yok edildi.

Şirketler bir giysinin tasarımını, üretimini ve mağazaya ulaştırma işini
gerektiğinde yedi güne kadar indirebildikleri küresel bir zincir oluşturmuş
durumdalar. Bu hızı sağlayan teknolojik gelişmelere, hayranlık uyandırıcı
örgütlenme modeline, hızlı iletişim yöntemlerine ne kadar minnet duysak
azdır. Çok acelemiz var çünkü.

Gardrobunuz dolup taşarken aldığınız yeni kıyafeti uzun süre giyemezsiniz.
Giyeceklere özen gösterip değer vermek, yıpranmalarını önlemek için dikkatli
kullanmak gelecek mevsimde giymek için naftalinleyip saklamak artık geride
kaldı. Giysiler kağıt mendiller gibi kullan-at sınıfı eşyalara dönüştü. 30 liraya
aldığınız bir tişörtü atmak çok kolay. İki paket sigaradan daha pahalı değil.
Zaten siz satın aldıktan birkaç hafta sonra trend değişmiş, mağazalara yeni
tarz ürünler gelmiştir. Moda dışı kalmanın dayanılmaz ağırlığını hissedersiniz,
bir eksiklik duygusu kaplar içinizi. Bundan acilen kurtulmanız gerekir.
Avustralya’lı moda yazarı ve Gardrop Krizi kitabının yazarı Clara Press 25
milyon nüfuslu Avustralya’da yılda 500 bin ton kumaş ve deri giysinin çöpe
gittiğini belirtiyor. Yani kişi başına yılda 20 kilogram. ABD yurttaşları her biri
yılda 30 kilogram giysiyi atarak liderliği ellerinde tutuyorlar. Press, kadınların
satın adıkları bir giysiyi ortalama yedi kez giydiklerini söylüyor. ABD de
giysilerin çöp yığınlarına yola çıkması için beş kez giyilmeleri yeterli oluyor.
Gardroplardaki giysilerin % 60’na neredeyse hiç dokunulmuyor. Atılmasalar
da gözden düşmüş oluyorlar. Evlerde düzenli çöp olarak tutuluyorlar.
Üretiminde çok çeşitli kimyasallar kullanılan giysilerin çevreye atılmaları
ek bir kirlenme nedeni.

Pamuk üretimi çok fazla tatlı su tüketimi gerektiriyor. Bu özelliğinin en
çarpıcı ve trajik göstergesi dünyanın en büyük dördüncü gölü olan Aral’ı
besleyen Amuderya ve Siriderya nehirlerinin devasa pamuk ekim alanlarının
sulanması amacıyla önü kesildiği için gölün neredeyse yok olması. Pamuk
birim alanda en fazla pestisit kullanılan ürün. Bu durum insan ve diğer
canlılar için büyük bir tehdit. Giysi üretiminde büyük ölçüde sentetik kumaşlar
da kullanılıyor. Petrol türevi olan bu malzemenin çok kirli bir ayak izi var.
Çin’de yerleşim bölgelerindeki yeraltı sularının % 90’ı endüstiyel faaliyetler
nedeniyle kirlenmiş durumda. Dünya Bankası’nın tespitlerine göre su
şebekelerine karışan toksik kimyasalların yetmiş ikisi tekstil boyama
işlemlerinden kaynaklanıyor.

Blue jeans fabrikaları Çin’in Yangtze nehrini maviye boyuyor. Uydu
görüntülerinde bu renk değişimi açıkça görülüyor. Nehir denize ulaştığı yerde
geniş çaplı mavi bir leke oluşturuyor. Giyecek tercihlermiz doğayı biçimlendirir
hale geldi.
‘Üü
Endonezya’nın Citarum nehri yüzlerce yıldan beri havzasındaki milyonlarca
insana içmek, yemek pişirmek, yıkanmak için tatlı su, yemek için bolca balık
sağlıyordu. Pirinç tarlaları sulanıyordu. Artık H&M, Gap, Uniqlo gibi dünyanın
en büyük markalarına ucuz giysi üretme uğruna dünyanın en kirli nehiri oldu.
Tek bir balık yaşamıyor. Balıkçılar nehirden plastik toplayıp hurda olarak
satıyorlar. Yani konuya iyi tarafından bakmak da mümkün! Çareler
tükenmiyor. Nehir çokca mavi, bazen siyah, bazen kırmızı akıyor. Bu suyla
bulaşık, çamaşır yıkanıyor. Tarlalar zehirli suyla sulanıyor. 35 milyon insanın
sağlığı ileri derecede tehlikede. En çok çocuklar ve yaşlılar etkileniyor. Tabii ki
bu durum dev hazır giyim şirketlerinin maliyet hesaplarında görülmüyor.
Maliyeti Endonezya halkı ve ölen doğal yaşam ödüyor. Öte yanda şirketlerin
başarı öykülerine övgüler düzülüyor ekonomi dergilerinde.

Bengladeş’de Dakka’dan geçen Buriganga nehri diğer endüstriyel atıklar
yanında daha çok hazır giyim endüstrisi ve deri işleme atölyelerinin atıklarıyla
son derecede kirlenmiş, tüm canlılar için bir tehdide dönüşmüş durumda.
Hindistan’ın kutsal Ganj nehrinin suyu tekstil ve deri işleme. atölyelerinin
atıklarıyla pis kokulu, siyah bir sıvıya dönüyor. Kutsallık atfedilmesi nehirde
manevi arınma için yıkanan Budistlerin hastalanmasını engellemiyor.
Ülkemizde Büyük Menderes Nehri’nin aşırı derecede kirlenmesinde deri
tabaklama tesisleri ve tekstil fabrikalarının atıklarının da önemli bir payı var.
Giyecek sektörü büyüme eğilimini aynı hızda sürdürürse 2050 yılında
toplam karbon emisyonunun dörtte birinden sorumlu olacak. Fakat çevresel
etkileri karbon emisyonuyla sınırlı değil.

Moda kavramının tuhaflıklarından biri estetik anlayışı kolayca alt üst
edebilir olması. Blucin bizde bu kumaşı ilke kez getiren ve pantolon üreten
Muhteşem Kot’un adıyla biliniyor. Kot pantalon, kot gömlek diyoruz. Sağlam
bir kumaş. Bu kumaştan dikilen pantalonlar her yerde giyilebilir oluşu, rahat
hareket etmeye imkan sağlaması, ütü gerektirmemesi nedeniyle 19. Yüzyılın
son çeyreğinde ilk kez Amerika’da maden işçileri için üretildi. Zamanla bütün
işçiler tarafından benimsendi. 20. Yüzyılın ikinci yarısından itibaren toplumun
nerdeyse bütün katmanlarına yayıldı. Fakat nedense herkes tarafından giyilir
olması blucini sıradanlaştırdı. Önceleri eskimiş, rengi atmış elbise giymek
yoksullara özgüydü. Farklılık yaratmak için eski görünümlü, yer yer solmuş
kumaştan dikilmiş pantolon ve gömlek giyme modası başlatıldı. Eskitme
taşlama, ya da kumlama denilen bir işlemle yapılıyor. Bu sırada oluşan
partiküller silikozise, ağır solunum yetmezliğine ve yumuşak doku
kanserlerine yol açıyor. Türkiye’de en az 40 genç işçinin bu yüzden ölmesi
üzerine 2010 da işlemde bazı maddelerin kullanılması yasaklandı. Merdiven
altı atölyelerde kot taşlama yine devam ediyor. Uzak doğu ülkelerinde yaygın
şekilde sürüyor.

Blujeanin can pahasına eskitilmesi de yeterli olmadı. Yeni bir farklılık
yaratılmalıydı. Bu defa pantalonlar rastgele yerlerden yırtıldı. Bir zamanlar en
yoksul insanların giydiği kumaşı solmuş ve yırtık pantalonlar, özel ve farklı
olmanın bir göstergesine dönüştü. Varsın bu çok gereksiz, çok tuhaf moda
yüzünden Bengladeş’de, Vietnam’da, Endonezya’da binlerce genç daha otuz
yaşını görmeden acılar içinde ölmeye devam etsin. Havalar nasıl olursa
olsun, sizin havanız iyi olsun. Daha doğrusu havanız batsın özde değil sözde
eskimiş soluk, yırtık kot giyicileri.

Karikatür “upfront – scholastic”ten. Kumaşın üretiminde kullanılan malzemeler; % 60 pamuk, % 20 ter, % 20 kan. Göz yaşıyla yıkandığı da eklenebilir.
Işıltılı mağazalarda gönül çelen ve kolayca satın alınabilen, renkleri ve
tasarımları neredeyse her hafta değişir hale gelen giysilerin ardındaki acıları,
yoksullukları, kitlesel hastalıkları, büyük boyutlarda doğa tahribatını
düşünmekte yarar var.

Tekstil sektörünün hızlı modayla aldığı biçim ekonomik büyüme, ilerleme,
gelişme kavramlarını gözden geçirmemizi gerektiriyor. Çoğu çocuk bir milyar
insanın açlıkla boğuştuğu bir dünyada önceliklerin en acil gerçek ihtiyaçlar
yerine hangi sektörlere verildiğine bakmak gerekiyor. Petrolün sudan ve
topraktan, pamuğun buğdaydan, hazır gıda sektörünün biraz daha fazla kâr
etmesi uğruna üretilen palmiye yağının tropikal ormanlardan daha değerli
kabul edildiği dünyamız yaşanabilir bir gezegen olmaktan çıkmak üzere.

___________

Not; konuyla ilgili iki dökümanter film; Kanada’lı yönetmenler David Macılverde ve Roger
Williams’dan RiverBlue (Nehir mavisi) ve Amerika’lı yönetmen Andrew Morgan’dan True
Cost (Gerçek Bedel) izlenmeye değer.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.