Hıçkıra, Hıçkıra

Hıçkıra, Hıçkıra

0
PAYLAŞ

Kerime Nadir’in Hıçkırık romanına bu başlığın nasıl verildiğini, öteden beri merak eder dururum.

İçinde en çok geçen kelimeleri tarayıp verilmişse, çıkan sonuca bakılınca doğru bir karar alınmıştır.

Hıçkırık sözcüğünün hemen her sayfada bir ya da iki kez yer aldığı romanın, haliyle, HIÇKIRIK başlığını hak etmiş olması zaten gerekirdi.

¨Hıçkırık¨ üzerine, yayımlandığı günden bu yana, hemen herkesin bir şey yazdığını ve hatta ilk kez baskıya gireceği sırada editörlüğünü yapan Nâzım Hikmet Rân‘ın 500 sayfalık romanı kısaltmasıyla edebiyatımızın bu kült olmuş romanına ciddi biçimde şekil verdiğini de biliyoruz.

Nâzım, iyi ki bunu yapmıştır, aksi hâlde hıçkırık kronik bir rahatsızlık olarak, 500 sayfaya ulaşacaktı.

Roman kahramanları bu ünlü eser boyunca mütemadiyen hıçkırıklı bir ağlayışla ortada gezinirler.

Kerime Nadir hanımefendi rahmetlinin, romanındaki ilk cümleyi hiçbir yere koyamam; tertemiz bir İstanbul Türkçesiyle, nâdirattan bir inci tanesidir:

¨Onu, her sabah, bahçemin önünden, kucağında bir demet leylakla geçerken görürdüm. Çok defa yanında genç ve güzel bir kadınla, bir kelime konuşmadan, başları önlerinde geçip giderlerdi. Bu garip gezintiler, bende gittikçe artan bir merak uyandırmaktaydı.¨

Bu satırları yazan romanın birinci anlatıcısı, Hıçkırık romanının hikâyesine dair hâtıratı işte bu garipsenecek biçimde her sabah ellerinde leylaklarla bir yerlere giden roman kahramanı, Yüzbaşı Kenan’dan alır.

Hâtırat, gerçek hâtırattır; deftere yazılıdır.

Romanın hikâyesi 1900’lerde, Çanakkale Harbi evveli ve sonrasında geçer…

Yanında genç ve güzel bir kadınla mezarlığa doğru giden roman kahramanı, leylakları bir mezara bırakır; demek ki İstanbul’un Karacaahmet Mezarlığı’nda bir sevgilinin kabristanına gidilmektedir. [S.164]

Hergün ziyaret edilen bu mezarda yatan Nâlan’dır; Kenan’ın evlatlık alındığı köşkte kızkardeşi sayılacak evin tek kızı…

Şimdi, romanın kabristan ziyaretinde görünmüş ilk anlatıcısı olup, sonra, bir daha kendisine rast gelmediğimiz kişinin dediği gibi, genç ve güzel kadını da tanıyalım: Handan…

HIÇKIRIK

Handan, Kenan’la evlidir; ama Nâlan’ın kızıdır.

Bu garip aile içi ensest sayılabilecek tuhaf ilişkiyi kısaca açıklamak gerekiyor ki, sonradan hıçkırıkların sebebine yer verebilelim.

Kenan, bahtsız bir çocuktur, öksüz ve hatta yetimdir; İngilizcede double whammy dedikleri, çifte uğursuzluk.

Kerime Nadir ve sonrasındaki veremle düşüp kalkılan edebiyatın zavallı çocuklarından biridir, Kenan…

Aslında zavallı demesi haksızlık olur, en azından ona babalık yapmak üzere Çamlıca’daki köşke evlatlık alan Mûhip Âzmi Bey’e saygısızlıktır. Âzmi Bey, Kenan’ı öz evladı Nâlan’a erkek kardeş diye ilan eder, tüm dosta tanışa…

Gel gör ki, Kenan, Nâlan’a âşık olacaktır. Bu çocuklukta başlayan tutku saplantılı ve hastalık derecesinde onu bir daha bırakmıyacaktır. Burada ahlakî değerleri sorgulamak yersizdir, öz ablasına, hatta annesine, kuzenine âşık olanlara dair edebiyat da yapılabilir…

Değil mi ki, Tevrat’tan bu yana aile içi ilişkiler sergilenmektedir; neden olmasın?

Kenan daha askerî ortaokula, muhtemelen Kuleli Askerî Mektebine gönderildiği sıralarda Nâlan’ın askerî hekim İlhamî Beyle evleneceğini duyulur; Kenan’ın dünyası yıkılır.

Sonrasında evlilik, okul hayatı, aile içi olup bitenler, bu arada İlhami Beyin bu evlilikte hayata gelip adı Handan konulmuş cici bebek, hatta Kenan’ın artık taşkınlık gösteren libidosu dayanılmaz bir hâle eriştiğinden birgün Nâlan’a tecavüze kalkışması, ama şak diye tokatı yiyip kıç üstü oturması, ve fakat sonra af beklemesi, derken mezuniyetin ardından Kars Vilayetine subay vazifesiyle tayini, ardı sıra Nâlan’ın vereme yakalanıp son günlerini geçirdiği zaman artık dayanamayıp Kenan’ı telgrafla başucuna çağırması, Kenan’ın yola çıktığı vakit hayatını kaybetmesiyle geçen bir melodram tadında hikâyeyi baştan sona, biz, şıp diye okuyuveririz.

Burada küçük bir notu ilave etmek şart görünüyor: Hıçkırık üzerine yine Vatan Kitap‘ta söyleşilen Edebiyatımızın duayenleri arasına girmiş Selim İleri’yle sohbetin içinde Kenan’ın Deniz Subayı olduğu aktarılır ya, biz o kadarcık kusur kadı kızında olur, deriz; üstelik Hıçkırık’ın müdavimidir Selim İleri… Fakat bu hatasında filme çekilen romanın kahramanı olarak Kenan’ı deniz subayı kıyafetinde izlemiş olması yatar; Ediz Hun filmde Bahriyelidir.[18 Ocak 2014 tarihli V.Kitap] –
Eser,
Kerime Nadir’in işlek, akıcı, güzel Türkçeyle aktardığı bir romandır ve okunması en kolay metinlerin başında geldiği için geniş okur kitlesine ulaşmıştır.

Romanın edebiyat açısından bir büyük iddiası da yok, hele bir mesajı hiç yok; aramayınız. Her şeyden evvel gerçekçi-toplumsal roman diye tatsızlaştırılmış, şekerine turşu eklenmiş bir çok roman arasında söyleyecek lakırdısı olmadan sessiz sedasız kalıyor.

GÖZYAŞI

Felsefî derinliği olan bir eser de değildir.

Ne ki, duygusallığın en uç noktasına kadar okurunu sürüklemeyi beceren romancımız, bu anlamda hem şanslıdır, hem talihsiz…

Zira uzun zaman Türk Edebiyatı eleştirmenlerince bir köşeye itilmiştir.

Kerime Nadir’in bu anlamdaki şanssızlığı aslında _ galiba_ şansıdır.

Köy romanı, sosyalist romancılık gibi iddilarla zorlanmış ve haliyle kirlenmiş bir edebiyat sürecinde hafife alınan, ciddiyet terazisinde darası bulunmayan Kerime Hanım’ın yazdıklarına burun kıvrılmıştır.

Fakat, hıçkıra hıçkıra her sayfada hep ağlayan, salya sümük bir Kenan, sonunda, o güne kadar tek bir cinsel deneyimi dahi olmamasına karşılık, bir caelibattus -dinsel/ahlaki nedenlerle bakire kalmış olmasına karşın namusuyla ve bâkire olarak, yıllar evvel evlatlık girdiği bu evin, yine şimdi annesiz ve babasız kalmış tek torun kızı Handan’ı, yani üvey yeğenini koluna takar, yatağına sokar…

Bu evlilik aslında vicdânidir.

Zira Kenan’ın tecavüze kalkıştığı ânı bir yana bırakırsak, hep nezleli bir aşkla sevdiği mahbûbesi, üvey kızkardeşi Nâlan’dan ona bir vasiyetidir.

Nâlan bu isteğini bir mektupla yıllar sonra okunacak biçimde vasiyetine eklemiştir; sonunda faş edilecektir.

Nâlan, güncesinde ve mektuplarında kızına, evlenmek için acele etmemesini, zira onu bekleyen bir insan olacağını hatırlatıyor, ¨Bu adam uzun boylu, sarışın ve güzel bir subay olursa ruhum rahata kavuşacaktır¨ diyordu. [s.183] İşaret ettiği Kenan’dır…

HIÇKIRIK 1965

Hıçkırık romanın çok-satanlar listesinden aşağıya inmeyip üst üste baskı yapmasını kıskanan, ¨Biz aslında daha derinliği olan ve yere göğe konmaz roman yazıyoruz da, niye bu sümüklü kitap elden düşmüyor?¨ diyen romancılarımıza söylenecek iki şey buluyorum:

Her şeyden evvel bu roman, bir tesadüfün romanıdır.

Kerime Hanım içinden geldiğince yazmış, belki de bu denli şöhrete ulaşacağını aklının kuytusundan bile geçirmemiştir.

Bu naifliği romanın kuşaklar boyu ve kalabalıklarca okunmasında bir rahatlık nedenidir.

Ayrıca, erkek yazar bolluğunda bir kadın yazara duyulan merak, Hıçkırık’ı en iyi kitaplar arasına sokmuş olabileceği gibi, piyasa romancısı, gazete tefrikacısı diye adlandırılan Kerime Hanımın bu eseriyle başarıya koşması Yeşilçam sinemasında karşılık görür görmez, şöhretini katmanlaşmıştır.

Öyle ya da böyle, kimilerince büyük edebiyat eseri değildir ama romanın içinde romancının samimiyeti vardır, aslına bakarsanız, işte bu okura yeter de artar bile…

__________________

* senolasenola@gmail.com
Hıçkırık
Kerime Nadir
Roman, 184 sayfa,
İnkilap ve Aka Kitabevleri,
[Eleştirmenin okuduğu sahaf baskısından]
İstanbul, 1978, 24.Baskı

BİR CEVAP BIRAK