Hoş geldin bayan Marple!

Hoş geldin bayan Marple!

0
PAYLAŞ

Açık Gazete’nin yazı işleri müdiresi Birsen Altıner‘i siz bilmezsiniz; Birsen Hoca bazen eli maşalı oluverir…
İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi’nde ders verdiği öğrencilerine çıkışır gibi bizi azarlar; biz dediğim Açık Gazete’nin yazar tayfasıyız, Hasan Aksakal, Faruk Eskioğlu, ben ve ötekiler yani…
Geçen gün, internet üzerinden haberleşiyoruz, önüme paparayı koyuverdi.
İstersen yeme, bir âzar işittik ki sormayın!
¨Koskoca ABD ile Kanada’yı sana teslim ettik¨ dedi, hani tapusunu vermiş gibi bir gururla söylüyordu, ¨Oradan haber geçeceğine, dalga geçiyorsun…¨
Orhan Veli’nin Dalgacı Mahmut şiirindeki Mahmut’a beni benzetiyor anlayacağınız…
”Canım her şeyin bir haddi hududu var!¨ diye yanıtladım, ¨Bir kere Açık Gazete’nin mesulü olarak tayin ettiğiniz ben, bu koca kıt’anın neresine yetişeyim?… San Francisco’ya koştursam, New York yalnız kalıyor, Toronto’ya gitsem Alaska’sı bitmiyor… Benim de canım var, ben de insanım… Yaz yaz bitmez vallahi…¨
Birsen’in, sanırım, ¨Sus, sus! Bir de cevap veriyor utanmadan!¨ diyesi geldi…
Karşı tarafta birkaç saniyelik sessizlik oldu.
Ardından Birsen, açtı ağzını yumdu gözünü…
Yok efendim ben Amerikan ve Kanada halkına ait haberlere az yer veriyor muşum da, sokaktaki insanı anlatmıyor muşum da, onlara ait sıradan hikâyeleri aktarmıyor muşum da, hiç çevremi gözlemiyor muşum da , daha neler neler…
Ben mi çevremi gözlemlemiyor muşum?!
Haksızlığın bu kadarı olur, bir kere, bitişik daireye üç ay evvel taşınan birkaç kocadan dul kalmış Teresa’yı habire gözetleyen kim sanki?
Birsen bunu nereden bilsin!?
Pencerelerden inmiyorum…
Teresa kırklarında bir kadın, tek başına gelip 3 ay evvel yanımızdaki daireyi kiraladı…
Önceleri salt bir köpeği var, onunla yaşayacak sandık…
Ardından bir baktık ki adamların biri geliyor, ötekisi gidiyor: Benim şüpheli tilkilerim hemen kulak dikti!
Evi kiraya veren, sizden iyi olmasın evin sahibi Garry’i bir ara yakaladım ve sordum: Bayan Teresa evi kiralarken odalarını başkalarına kiraya vereceğini söylemişmiş, yani pansiyoner olacakmış…
Tevekkelli değil, evini bin sekizyüz Dolara kiralamıştı.
Oysa bizim oralarda kiralar bin ikiyüz, haydi haydi bilemedin bin üçyüz Dolardır…
Kanada’nın Alberta Eyaleti’nde, altlarında yaşanacak bodrumu olan üçer katlı, bitişik nizâm apartman sitesinde yaşıyoruz.
Benim dairemin yanına kiracı gelen Teresa’yı şimdi ben rasat altına almayayım da kim alsın?!
Teresa sır küpü gibidir, Allahın selamını bile zor verir…
Bir yerlere çalışmaya gidip geliyor, gündüzleri ve bazen geceleri; hımmm, yoksa evet yoksa…
Bir kere yoksa demeyiniz, ardından şek ve şüphe geliverir…

Ben onun bir Striptiz Klubü‘nde çalıştığına karar verdim, ama karıma henüz bunu açmış değilim!
Eşim Sinem’i böyle mevzularda huylandırmamalıyım…
Tatlı tatlı geçinip gidiyoruz!
Bana kalırsa Teresa bir yerlerde striptize çıkıyor, zaten beden ölçüleri buna gayet münasip görünüyor.
Teresa’nın işe güce gitmeyen bir erkek arkadaşı var, o evde kalıyor 24 saat…
Bunu gayet iyi biliyorum, zira ben de 24 saat evde sayılırım.
Hep karşılıyoruz arka bahçenin bitişik çitinde yahut ön kapının selamlaşma yerinde…
15 dakikada bir nöbeti gelmiş asker gibi sigara içmeye çıkıyor…
Bazı bazı mariuana içmeye de geliyor, ortalık bir kokuyor ki sormayın!
Tamam: Diyelim ki bu adını bilmediğimiz adam Teresa’nın erkek arkadaşıdır, Beyoğlu ve Abanoz Sokağı usulü dostu yani, ama ya ötekilere ne demeli…
Eve girip çıkan dört ayrı erkek daha var!
Eyvah…
Yoksa…
Toplu olarak…
Yani grup kurmakla…

Aman Allah korusun!

Şimdi, kalbimize fesat sokmadan, diyelim ki bunların hepsi pansiyonerdir, Teresa bunlardan topladığı üçer beşer paralarla kendi kirasını çıkarıyordur; peki niye hiç kadın pansiyoneri yok?
Hep erkeklerden kira toplayan Teresa, bana niye selam vermiyor, yoksa beni adam yerine koymuyor mu?
O dört erkekten üçü hep 105.Street-Edmonton‘a cepheli olan ön sokak kapısını kullanıp eve girip çıkıyor, ama gel gelelim bir tanesi var ki niye sürekli arka bahçeyi kullanıyor?!
Al sana bir şüphe daha…
Geçtiğimiz hafta Teresa hiç ortalıkta görünmedi!
Önceleri dikkatimi çekmedi bu, ama göz alışkanlığı işte, Teresa’yı özlemiş olmalıyım ki bir süre meydana çıkmayınca merak kesbettim…
Teresa ortada yok…
Tam o sırada, Teresa’nın her tarafı oraya buraya çarpılmış Şevrole arabasını, hani o hep arka kapıyı kullanıp dışarı çıkıp giren genç erkek var ya, işte o sürmeye başlamasın mı?!
E, bunda ne var demeyiniz, rica ederim…
Şüphelenmekte haklıyım: Aynı gün Şevrole’nin plakasını değiştirmez mi bu adam!
Elinde bir plakayla geldi, tornavidayı da almış, eskisini söktü yenisini taktı; dayanamadım, çıktım sordum, meğer otomobili trafikte üzerine geçirmişmiş…
Hımmmm…
Ortada Teresa yok…
Hımmmm…
Arabasının plakası değişiyor!
Hımmmm…
Benim hiç hoşlanmadığım o adam bunları yapıyor…
Hımmmm…
Ertesi sabah Sinem’i Alberta Üniversitesi’ndeki ofisine, Ali Nâzım’ı da mini mini birler sınıfına yetiştiyordum; konuyu şüphelerimle birlikte açtım.
Bana kalırsa, ortalıkta bir süredir görülmeyen Teresa’yı bu herifler el birliğiyle öldürüp, cesedini bodrumun betonlarını kaldırdıktan sonra bina temeline gömmüş olmalıydılar.
Ardından o kötü bakışlı genç adam arabanın ruhsatını üzerine almıştı…
Eyvah, yanımızda, evet hemen yanıbaşımızda bir cinayet işlenmişti…
Sinem dinledi, dinledi, sonra ¨Hoş geldin Mrs. Marple!¨ dedi…
Biz, Sinem’le aramızda, kimi kurgusal karakterleri ve hatta yaşayanları birisine benzetince, Hoş geldin falanca diye söyleriz de…
Mrs. Marpleünlü bir roman karakteridir, Agatha Christie‘nin polisiye romanlarında şüpheli, her şeyden kıllanan, ondan bundan ve hatta buluttan nem kapan, evde oturmakla canı sıkılmış, mahallenin dul kadınıdır.
Agatha’nın sigortalı ve kadrolu, mesaisine sâdık dedektifi Hercul Poirot‘un işlerine burnunu sokar, nerede bir tuhaflık görsün hemen gönüllü Hasekiler gibi cinayeti çözer; tabi, ortada bir cinayet varsa…
Darlingciğim Sinem beni Mrs. Marple’a benzetti ya, ben durur muyum, hemen kitaplıktan Miss Marples’ın Son İşi başlıklı romanı bulup çıkardım, şimdi onu okuyorum…
Teferruata ait malümat alırsam, sizi haberdar ederim…
Hele bir anlayalım bakalım cinayetleri nasıl çözüyor, ben de ona göre bir şey yaparım artık…
Gördüğünüz gibi Kanada’da boş durmuyor, arada bir ABD’ye geçtikçe, oradaki lüzumsuz işim gücüm sırasında ortalığa dahi tebelleş oluyor ve dikkat kesiliyorum.
Ben, tam da böyle düşünüp yazarken, jaluzi arkasından Teresa’yı öldürenleri gözetlemelerim devam ediyordu; bilesiniz diye söylüyorum…
Bir sabah, tıraş olmak üzere köpükler içinde kaldığım sırada komşu bahçeden sesler geldi ve ben banyo penceresini aralayıp dışarıya göz kulak oldum:
O da nesi!
Teresa başka bir arabayla gelmesin mi?
Bir öncekine göre daha fiyakalı bir otomobille geldi.
Arkadaki otoparka otomobilini yanaştırdı, indi, salına salına evine doğru asker adımlarıyla yürümeye başladı…
Bir telaş, bir telaş merdiven indim, suratımdaki köpükleri silmeye vakit dahi bulamadım.
O güne kadar Allah’ın selamını kaçıran selamsız Teresa’ya yerden temennâlı bir selam çaktım; almasa ayıp olurdu…
Sordum!
Meğer arabasını pansiyoneri delikanlıya satmışmış, kendisi de gidip başka bir araba almışmış…
Ben yutar mıyım bu palavraları…
Bir kere, bu Teresa’nın o Teresa olduğundan pek emin değilim!
Bu Teresa, ötekisi yerine geçmiş sahtesi olabilir…
Gerçi aynı beden ölçülerine sahip görünüyorlar, boy pos, kalça ve bacak uzunluğu, göğüs ve bel tıpkı eski Teresa…
Hele o yürüyüşü yok mu, aynı eski Teresa….
Fakaaaaat!
Fakat ben ısrarlıyım, eski Teresa’yı bunlar betona gömdü, bu yenisidir…
Hoş geldin Mrs. Marple!
İşte gördüğünüz gibi: Kim demiş ben ABD ve Kanada’yla ilgilenmiyorum diye…
Bundan âla ilgilenmek olur mu?!
Varsa yoksa Teresa…

BİR CEVAP BIRAK