HOLLANDA’DAN… Bir çeşit Avrupa destanı*

Rahmetli dedem 7 yıl Rusya’da esir kalmış bir askerdi. Çocukluğumda biz torunlarını dizinin dibine oturtur, savaş anılarını anlatırdı. Düşmanın ülkemizi nasıl sardığını, dedelerimizin düşma nla nasıl göğüs göğüse vuruştuğunu anlatır dururdu.

O layın ciddiyetini anlayabilmemiz için “Düşmanı kovamasaydık şimdi isimleriniz bile farklı olacaktı, Türkçe yerine başka bir dil konuşuyor olacaktınız” derdi… Türklerin Avrupa’ya gelişi büyük oranda Almanya’ya yönelik işçi göçü ile başladı. Tabii temelinde daha iyi koşullarda yaşamak, rahat etmek vardı. Ama Avrupa’da yaşamanın getirdiği zorluklar da oldu.

Bu zorlukların başında, içinde yaşanan kültüre uyum sağlamak, o ülkenin dilini öğrenmek geliyordu. Bunları çözdükçe de yeni sorunlar gündeme gelmeye başladı. Anadolu’dan buralara çalışmaya gelen amcalar bu zorluklara fazla kafa yormadılar. Kısaca, ”gurbetlik” diye adlandırdılar. İşçi göçünün yanı sıra Türkiye’den okumuş yazmış, bir derece ”aydın” kesim de Avrupa’ya gelmeye başladı.

Birinci kuşaktan, çalışma amaçlı gelen amcalara göre bu kesim daha bir yaşadığı ülkenin sorunlarına duyarlı, daha bir uyum çabası içinde olmaya gayret etti. İşçi amcaları beğenmeyip ”Hiç Avrupa’da köyünde yaşar gibi yaşanır mı?… Roma’da Romalılar gibi yaşanır!” gibi iddialı sözlerle yola çıktılar.

Bu arkadaşlar, uzun süre kültürü ve dili öğrenme çabası içinde her tür tavizi göze aldılar. Öyle ki, bu arkadaşların neredeyse bir başka Türkle görüşmemekten tutun da, Türkçe konuşmadıkları, Türklerin gittiği yerlere gitmedikleri iyi bilinir. Bu ”aydın” arkadaşların bir kısmının Hollandalı, Alman hanımlarla ilişkileri de oldu.

Öncelikle, ”Elin Avrupalısı bizden ileri, ben bundan bir şeyler öğrenmeliyim” düşüncesi ağır bastığından bu hanımlara (ya da eşlere) inanılmaz tavizler verildi. Bu eşlerin olur olmaz her tür davranışı ”Avrupalılık, gelişmişlik” gibi algılandı. Avrupalı hanımların, beylerin konuştuğu her şey ilk başlarda dil bilmediğinden, bu arkadaşlarca ”dünyanın en önemli konuları” gibi düşünüldü. Kendi dilinden taviz verilmeye başlandı.

Önceliği, yaşanan ülkenin dili aldı. Ne kadar öğrenilse de o dili yeterince kullanamama, eşe daha fazla tavizler vermeyi de getirdi. Kimse tarafından bu kadar önemsenmeyen, değer verilmeyen Avrupalı eşler bile neye uğradığını şaşırdı ve bu kozlarını daha farklı alanlarda kullanmaya başladı. Ve de bu Türk aydını arkadaşlar ve Avrupalı eşlerden çocuklar dünyaya gelmeye başladı. Avrupalı eşlerin ağırlığını koymasıyla ve yaşanan ülkede anlaşılamayacağı gerekçesiyle çocukların adları Avrupalı isimlere dönüşmeye başladı.

Eşi Avrupalı olmayan arkadaşlar bile çocuklarına Henk, Bert, Jan, Elizabet gibi ya Avrupalı isimleri ya da Zonk, Hink, Tilt, Bort gibi anlamı olmayan ama Avrupalılarca kolay telaffuz edilebilen isimler koymaya başladılar. Türkçe ve Türkçe isimler, Türk kökenli kesimin içinde yok oldu. Ortada düşman işgali falan da yok, kişilerin kendi tercihi var. Anlattığım kişiler Türkiye’nin Avrupa’da yaşayan bir kısım aydınları(!). Birinci kuşak amcalar Avrupalı hanımlarla evlenseler bile isimlerini değiştirip başörtüsü taktırdılar.

Bir kültürün diğeri üzerindeki baskısını eleştirirken böyle bir şeyi onayladığım sanılmasın.. ama olayı anlatabilmek için gerçekleri örnek vermeye çalışıyorum. Avrupalı hanımların başörtüsü takmasını ya da erkeklerinin sünnet olmsını onayladığımdan değil. İlginç olan, ”başka bir kültüre uyacağım, dil öğreneceğim düşüncesiyle” verilen tavizin kendi dil ve kültürüne yabancılaşmayı beraberinde getirmesidir.

Demek ki, ”dilimizin ve isimlerimizin” elden gitmesi için ortada illa da düşman işgali falan olması gerekmiyormuş, kişiler kendiliğinden de teslim olabiliyorlarmış. Bu yazı aynı zamanda bir ihbardır. Sayın Oktay Sinanoğlu Hoca’ya buradan bu kişileri ihbar ediyorum. Saygılarımla…
_____________

* Yazarımızın bu yazısı Cumhuriyet’te de aynı anda yayınlanmıştır

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

three − two =