Holokost’un iki yüzü

Bu hafta sonu II. Dünya savaşının bitmesinin, Auschwitz’in kurtarılmasının 60. yıldönümüdür. Bu nedenle Avrupa’da çeşitli anma toplantıları, gösterileri  yapılacak, sergiler açılacak, anıtlar dikilecek, gazete ve dergilerde yazılar yazılacak, politikacılar öldürülen 6 milyon Yahudiyi insanlara hatırlatacak, yaptıkları konuşmalarda bir daha böyle bir olayın gerçekleşmemesi için temennilerini belirteceklerdir.

Bu çerçevede, 10 Mayıs’da Berlinde, Almanya Başbakanı Schröder, Avrupada Öldürülen Yahudiler anısına yapılan anıtı açacak. Tasarımını mimar Peter Eisenman’ın yaptığı anıt, kare şeklinde yerleştirilen ve 5 santimetreden 4.5 metreye  kadar değişen yüksekliklerde, 2.711 beton dilimden oluşmakta ve 19 bin metre karelik bir alanı kaplamaktadır.

Betonların ve aralarındaki zeminin döşendiği taşların griliği çevreye bir anıttan çok, isimsiz bir mezarlık görüntüsü vermektedir. Eisenman bu yaklaşımınla, anıt ve belirsiz bir sembolizm arasında bir yapıt ve bunun çevresinde de basit, sessiz, ketum bir atmosfer yaratmıştır.

Yine Berlin’de, “180 Degrees Berlin” adıyla bilinen bir grup sanatçı, savaşın bitiminin yıldönümü dolayısıyla ünlü Brandenburg Kapısı önünde, aynı büyüklükte, 60 yıl öncesinin fotoğraflarından yaptıkları bir yerleştirmeyle, savaş döneminin yıkıntılarını tekrar gözler önüne getirecekler.

Başka ülkelerde yaşayanları bilmiyorum ama İngiltere’de yaşayanlar için Holokost’u unutmak hiçte öyle kolay değildir. Yıldönümü olmasından bağımsız olarak, TV’de varolan beş resmi kanaldan en az birinde hemen hemen her hafta yeralan Holokost’u ele alan bir program, belgesel, yarı belgesel, filmler dışında, gazete ve dergilerde çıkan bu konudaki yazılar, açılan sergilerle Holokost’u unutmamız zaten güçtür.

Peki, savaşın bittiğinden beri herzaman insanlar bu kadar duyarlımıydı bu konuya?

Yahudi katliamı üzerine uzman tarihçi Lucy Davidowicz 1977’de yayımlanan kitabında, Nazilerin yaptığı katliamın çağdaş düşüncede ve okul kitaplarında yeteri kadar yer almadığından yakınmaktaydı. (Dimensions of the Holocaust) Bugün ise durumda tam tersine bir gelişme vardır. Politikacılar ve aydınların üzerinde en çok konuşup tartıştıkları konulardan biridir ‘Holokost‘. (Yahudi soykırımı ya da katliamı, Avrupa dillerinde, farklı yazılsada Holocaust olarak bilinir. Bu yazıda, olayın Avrupa ve genelde Batıda ki yansımalarını irdeleyeceğim için, anlam bütünlüğü vermesi ve arkasındaki değişen anlamının algılanması açısından, Yahudi katliamına ‘Holokost’ diyeceğim)

Toplama kamplarından kurtulan neslin, onların çocukları, torunları kadar bu konuda konuşmayı sevmedikleri bilinir. Holokost tarih içinde uzaklaştıkça daha çok gündeme gelmesinin tartışılmasının nedenleri nedir?

Tarihsel olarak Holokost’un önemi tartışılmaz. 1941- 45 yılları arasında milyonlarca Yahudinin katledilmesi, faşizmin gerçek yüzünü gösteren kanıtlardan biridir. Holokost, emperyalizmin, üstün ırk, sömürgeci ve yayılmacı politikalarının bir sonucudur. Bu bağlamda, sadece Naziler değil, bu tür politikaları uygulayan tüm Batı bir oranda suçludur. Naziler 1933’de iktidara geldiklerinde milliyetçi, anti-semitik programlarını, ekonomik ve politik yayılmacılık temelinde hayata geçirmeye başladılar. Daha 1940 yılının sonuna gelmeden 100 bin Yahudi öldürülmüştü. 1941’de Sovyetler Birliğinin işgalinin başlamasıyla, Nazilerin dikkati  ve askeri gücü Doğu’ya kaydı. Ancak, emperyalist yayılmacılık Doğu’da, Sovyetler Birliğindeki halkların direnişi karşısında duraklayınca, Naziler “Son Çözüm” dedikleri, yani Yahudilerin toptan kıyımını hayata geçirmeğe başladılar. Ki, o zamana kadar sömürgecilik ve ırkçılık konusunda hiçte farklı düşünmeyen Batı, özellikle de ABD ve İngiltere olanları uzaktan izliyorlardı.

Sömürgecilik, anti-semitizm ve ırksal bir hiyerarşinin olduğu Avrupa ve Amerika’da yaygın bir inanıştı. Zamanın Büyük Britanya başbakanı Winston Churchill ve ABD Başkanı Franklin D. Roosevelt’in Yahudileri eleştirmeleri bir sır değildir. Bu nedenle de Japonlar Pearl Harbour’a saldırıncaya ve Kızıl Ordu Avrupa’ya doğru yürüyüşünü başlatıncaya kadar ABD bu kıyıma göz yummuştur. Amerika’ya sığınmaya çalışan Yahudilerin sınırlardan geri gönderilmesi de yaygındır o yıllarda. İngilteredeki Kraliyet ailesinin ise Almanya ile olan kan bağı zaten bilinir.

Savaşın sonunda ise, toplama kampları, milyonlarca ölü, faşizmin vahşeti ortaya çıkınca, Hitler Almanyasının ve Batı demokrasilerinin emperyalist ideolojileri arasındaki bağlantı da açığa çıktı. Bu nedenle Holokost konusunda savaştan sonraki yıllarda fazla konuşulmadı. Okullarda çocuklara öğretilmesi “uygun” bulunmadı. Onun yerine, mesela İngiltere’de Britanyalıların II. Dünya Savaşında Nazilere karşı kahramanlıkları, zaferi öne çıkarıldı.

Bugün ise, bir zamanlar ABD ve Büyük Britanya’daki politikacılar için bir utanç kaynağı olan Holokost okul müfredat programlarından, Hollywood filmlerine, müzelerden, hikaye kitaplarına, oradan çocuk oyuncaklarına kadar günlük yaşamın bir parçası haline gelmiştir.

Peki değişen nedir? Batı, suç ortaklığını itiraf edip özeleştiri mi yapıp vicdanını mı rahatlatmaktadır yoksa üzerinden yarım asır geçtiği için suçun önceki nesillere ait olduğu nedeniyle rahatlıkla mı konuşmaktadır?

“HOLOKOST PSİKOLOJİK BİR DIŞAVURUMDUR”
Gerçekte Holokost’un böylesine açık olarak tartışılmasının nedeni, anlamının ve algılanmasının değişmesidir. Holokost, artık tarihsel ve politik bir sorun olarak değil, insan doğasına özgü, bireylerin, başkalarına karşı olan davranışları temelinde yani ‘psikolojik’ bir olgu olarak anlaşılmaktadır.  ‘Herşey‘, insanlığın en merkezi ve temel sorunu olduğu düşünülen, ‘şer-iyi’ dikotomisine odaklanmıştır. (Retoriğe göre değişen, İngilizcede, şer, kötü/lük, günah/kar anlamındaki, “evil” kelimesiyle, herşey açıklanmaktadır.) Irkçılık, Küresel güç, emperyalist yayılma, bu ikilemin dışında tali, ancak onunla belirlenebilen olgulardır. Bu perspektiften bakılınca, 6 milyon Yahudinin (ve bu arada Avrupada diğer halklardan öldürülen milyonlarca insan ve faşizmi durdurmak için yaşamını feda eden 20 milyon Sovyetler Birliği vatandaşı genellikle dip not olmuştur) öldürülmesi, Batıdaki eliti utandırmamaktadır. Hatta onlara yeni olanaklar sunmaktadır.

Son yıllarda Holkost’la ilgili çıkan kitaplar, II. Dünya Savaşını bir insanlık trajedisi temelinde, çekilen acılar, ölüm, toplama kampları, işkenceler çerçevesinde irdeleme eğilimindedir. Örneğin, Carrie Supple, “From Prejudice to Genocide: Learning About the Holocaust” kitabında, Holokost politik özünden ayrı olarak incelenmiştir. Bu kitapta Holokost’un, 20. yüzyıl tarihi kapsamında tartışılamıyacak kadar önemli bir  olay olduğu öne sürülerek, Holokost’un kaynağı  faşizm, ve emperyalizmden ayrılmıştır.

Bir yandan kendilerini eleştiren herkesi anti-semitizmle suçlayan bu çevreler, daha iyi anlamak amacıyla, herşeyin merkezine koydukları Holokost’un, gittikçe daraltılan bir açıdan ele alınmasıyla gerçekte, olayın tarihsel ve evrensel anlamını söküp atıp, tüm vahşeti Hitler gibi birkaç akıl hastasının hatasına indirgemektedirler.

Daha çarpıcı bir örnek, Zygmunt Bauman’ın “Modernity and the Holocaust” kitabı, II. Dünya savaşının mağdur ve kurbanlarının insandışılaşması ve katliamı gerçekleştirenlerin, nasıl böylesine planlı ve soğukkanlı bir şekilde bu cinayetleri işledikleri üzerinde yoğunlaşır. Batı’nın en etkili sosyologlarından biri olan Bauman, kitabının, “Ahlakın Toplum Teorisine Doğru” adlı son başlığında ise, Holokost’u, içinde gerçekleştiği toplumsal ve tarihsel koşullar dışına çıkararak, vahşeti, insanlığın doğasında bulunan kötülüklerin (evil) bir göstergesi olarak sunar. Ona göre, bu tür olaylar, politik koşullardan bağımsız olarak, her zaman, her yerde tekrar olabilir.

Bauman kitabında ileri sürdüğü görüşleri “Milgram deneyi”ne dayandırır. Amerikalı sosyolog Stanley Milgram, “Obedience to Authority: An Experimental View” adlı kitabında bireylerin, otoriteyi temsil eden kişilere karşı tutumlarını irdeler. Yaptığı deneylerde, katılan gönüllülerden, diğer denekler üzerinde, öğrenme süreçlerini belirleme amacıyla, her verdikleri yanlış yanıt karşılığında elektrik şoku vermeleri istenir. Gönüllüler verdikleri elektrik şokunun gerçek olduğunu düşünerek, her yanlış yanıttan sonra şokun düzeyini artırarak aldıkları emirleri yerine getirirler. Sonunda deneye katılanların % 65’i denekleri öldürebilecek düzeyde aşırı şoku vermekte çekinmezler. Milgram burada, otoritenin, sabit, güçlü, otoriter sesi karşısında bireylerin, vicdanlarının sesine rağmen herşeyi yapabileceklerini kanıtlamaya çalışmaktadır.

Çok sayıda sosyolog, toplum içindeki suçluları kriminal şiddeti açıklamak için bu deneyi kullanmıştır. Bauman da bu deneyden yola çıkarak, insanların Nazi Almanyasında olduğu gibi, başka bir yerde de bu tür zalimlikler yapabileceği sonucuna varır. Yani II. Dünya savaşı sırasındaki tüm vahşet, insanın doğasında bulunan zayıflık ve “şer”in (evil) varlığına indirgenir.

İşte bugün okullarda öğretilen de Holokost’un bu açıklamasıdır. Okulda, büyük çocukların kendinden küçükleri ezmesinden, soykırıma varan bir eğri üzerinde ilerleyen bir şiddet teorisi geliştirilmiş, bu da, insanlığın bir şekilde ondan kaçamayacağı bir sorun olarak derslerde okutulmaktadır. Böylelikle milyonlarca insanın katli, okuldaki yaramazlıklar ya da kriminallerin şiddeti aynı düzlem üzerine yerleştirilmiştir. Kendinden küçük bir çocuğun elinden parasını ya da  oyuncağını alan diğer bir çocuğu, bir kedinin kuyruğunu çekerek ona acı çektiren yaramaz bir oğlanı harekete geçiren dürtüyle, Holokost arkasındaki nedenler arasında paralellikler kurulmuştur.

BASIN VE HOLOKOST
Batı, özellikle de İngilizce konuşan dünya basını izlendiği zaman Holokost deyiminin bu içi boşaltılmış, saptırılmış anlamında birçok toplumsal sorunu açıklamak nedeniyle kullanıldığını görmek mümkündür. İngiltere hükümeti Kosova’da olanları Holokost’a, Milosevic’ide Hitler’e benzetmişti. Doğum kontrolu ve çocuk aldırma, ‘Yaşam-Yanlıları’ için bir ‘Holokost‘, aile planlaması departmanlarında çalışanlar da Gestapodur. Hayvanlara Ahlaki Muamele Yapılması’nı savunan grubun başkanının ünlü sözü, “Toplama kamplarında altı milyon Yahudi öldü, ancak bu yıl mezbahalarda altı milyar tavuk kesilecek” ya da Hayvanları Koruma Derneği’nin, hayvanlar üzerinde deney yapılan labaratuarları “Hayvanların Auschwitz‘i” olarak adlandırması, hep bu kültürün  yansımalarıdır.

Yakın tarihte de, Irak’ta olanlar ve Saddam Hüseyin için yapılan Hitler tasvirleri hala hatırlardadır. Otuz yıl boyunca onbinlerce kişiyi öldüren diktatör Saddam’ı devirmek için, altı ayda yüzbin insanı öldürmek, ülkeyi yerle bir etmek, bu anlayış açısından ahlaki bir harekettir elbette. “İyi”, “şer”i altetmiştir böylece..

Bosna, Rwanda, Zimbabwe’de olanların açıklandığı gibi, hayvanların öldürülmesi de aynı şekilde, Holokost mantığıyla açıklanmağa çalışılmaktadır. 1996’da BSE (Halk arasında, Deli Dana Hastalığı olarak bilinen) salgınını önlemek amacıyla, hastalığın bulaştığı düşünülen hayvanların imha edilmesine karşı çıkanlar, bu kararı ‘Holokost’ senaryosuna benzetmişlerdi. Yine aynı yıllarda, Devon (İngiltere’nin Güney-Batısında bir bölge) açıklarında batan bir şilepten sızan petrolün deniz hayvanlarını öldürmesi, Doğayı Koruma Dernekleri tarafından  bir ‘Holokost’ oalrak nitelendirilmişti. Bir kaç ay önce Kanada’da fok balıklarının katliamı da aynı tepkilerle  lanetlenmişti.

Holokost’un böylesine aşağısayılarak ele alınmasının nedeni, sorunun, tarihsel ve politik bir temelde irdelenmek yerine onun, insan doğasının bir yan ürünü, içgüdülerinin engellenemez dışa vurumu olarak açıklanmasıdır. Bunun sonucunda da, Holokost’un o zamanki asıl sorumluları olduğu gibi, bugün dünyanın yüzleştiği sorunların sorumluları da kurtulmaktadır. Holokost, tersyüz edilmiş ve tüm insalığın ortak bir sorunu olmuştur.

GÜNLÜK YAŞAMDA HOLOKOST
Günümüzde, neredeyse tartışmaya açılan her konu bir noktada, taraflardan birinin diğerini Nazilikle suçlaması, Hitlere benzetmesiyle tıkanma eğilimindedir. Tartışma kültürü sanki ortadan kalkmıştır. Bir anlamda, Orta Çağların dini havası hakimdir süregiden tartışmalara. Gerçekte, dinin gittikçe gerilediği bir çağda yaşamaktayız. Tanrının, sorunlara yanıt verebilecek mutlak ahlak değerleri yoktur artık. Bu bağlamda da, Orta Çağın tanrı imgesinin yerine, şer/iyi ikileminde, Holokost kriterleri kullanılmaya başlanmıştır. Bu tablo içinde Holokost, sürekli içimizde yaşayan “şer”i temsil eden bir tür sembole dönüştürülmüş, çağdaş toplumdaki anti-hümanist önyargıyı desteklemek için tarihsel bir gösterge olarak kullanılmaya başlanmıştır.

Bu yaklaşıma göre, bir tarafta Holokost’u tanıyanlar yani her şeyi şer/iyi dikotomisi içinde çözmek isteyenler, diğer tarafta da ‘Holokost inkarcıları’ vardır. Herkes, tarihin ahlaki mertebesine yükselmek için, Holokost’u kendi çıkarları açısından yorumlayıp uyarlıyarak kendisine ait bir Holokost ayırmak ister gibidir. Ancak, Tanrı korkusunun bu yönlerdirmede, Orta Çağda olduğu gibi bir rolü yoktur artık.  Bu nedenle de  tartışmalar genellikle, ‘ben haklıyım, sen Nazi’sin’ sonsözüyle, herkesin özhaklılığını ilan ederek biter.

Belkide bu nedenle politikacılar anıt dikmek konusunda bu kadar isteklidir. Dikilen anıtlarla, tartışmalara noktalar koymaktadırlar. Aynı endişeler en son dikilen anıtın tasarımcısında bile vardır. Berlin’deki Holokost anıtının mimarı Peter Eisenman, kendisine verilen projeye böyle gösterişsiz, sade bir  tasarımla karşılık vermesini, “Holokost’la ilgili anıt fikrinin, gereksiz bir tekrar” olduğuyla açıklar. Sürekli anıtlar dikerek bu olayı anmanın aslında “anmak istediği olayı alçalttığını“ bir tür, “felaketler endüstrisi” yarattığını belirtir.

Tarih, psikoterapi dilinde yeniden mi yazılmaktadır?

________________________

* Açık Gazete Kültür Sanat Editörü

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here