Homo Ludens

Homo Ludens

0
PAYLAŞ

İlk olarak yıllar önce Prof. Dr. Süleyman Seyfi Öğün’den duymuştum ismini. Bir merakla, bir solukta okumuştum. Adı Homo Ludens’ti. Yani “Oyun Oynayan İnsan”… Hollandalı kültür tarihçisi Johan Huizinga’nın bu kitabının düşündürdükleriyle başlamak istememin bir sebebi var. Zira son birkaç yüzyıl boyunca, insanı diğer canlılardan ayırmak için birçok sıfat arandı. Homo Economicus –“İktisadî İnsan”- XIX. yüzyılda epeyce benimsendiyse de, hem Homo Faber –“Üreten İnsan”- hem de Homo Sapiens yani “Düşünen İnsan” geride bıraktığımız yüzyılda en itibar gören sıfatlar olmuştu. İşte Huizinga, bu genel kabule karşı duran bir tablo çiziyordu. Diyordu ki, insanı, diğer tüm canlılardan ayıran yegâne vasfı, oyun oynamasıdır. Şöyle izah edelim: Belgesellerle öğrendiklerimizi anımsayacak olursak, aslan ya da kaplan yavrularının oyun oynadıklarını sandığımız o sahnelerde, aslında oyundan çok daha ciddi bir şey, yani hayatta kalabilmek için saldırma ve savunma idmanı yaptıklarını söylüyordu. Yazara göre, oyun diye bir kavramı var eden, sadece insandı. Gerçeklikten bir an sıyrılabilmek ve bambaşka bir tahayyül üzerine yeni bir dünya kurmak, bir süreliğine de olsa bu hayalî dünyada bir yaşam deneyiminde bulunmak, işte bu yalnızca insana mahsustu. Huizinga buradan hareketle toplumsal ilişkilerde oyunun ve rollerin üzerine eğiliyor ve hepimizin bir ömür boyu “oynadığını” iddia ediyordu.

***

Bu sıra dışı ve hayli çarpıcı bakış açısı, ister istemez oyunla özdeşleşen “çocuk”a yönelmemizi gerektirmektedir. “Çocuk kimdir gerçekte?” Hayatının başlangıç evresinde olan insandır, diyebilir miyiz? İlk bakışta evet… Ancak insan, bir deri değiştirircesine çocukluktan sıyrılmadığına veya kozasından çıkar gibi çocukluktan çıkmadığına göre, çocukluğu, yaşamlarımızın ilk beş-on yılına indirgeyemeyeceğimiz kolaylıkla anlaşılacaktır. Öyleyse, “Yetişkinlerde de çocukluk bulunmaya devam etmektedir.” gibi bir hükme varıyoruz. Yani, “yani”si şu ki, insanın ilerleyen birikimi, bir kartopuymuş gibi düşünüldüğünde, ömrü boyunca çocukluğu da bu bünyede taşımaya devam ettiğini söylemek mümkün hâle gelmektedir. Ve bu sayede, oyun oynamayı da ömrümüz boyunca bırakmadığımızı söylemek de…

Örnekse, hayat oyununun icabı, bir öğretmen sınıftaki, bir spiker ekrandaki “sahne performansı” ile gerçektekinden bambaşka bir role bürünürken, geliştirdiği kişiliklerden, daha doğrusu oyunculuklardan sadece birini sergilemektedir. Aynı kişi ayrıca eşine karşı bir sevgiliyi, bindiği vapurda kimselere bakmaya tenezzül etmeyen ciddi bir yolcuyu yahut gittiği bir nezaket ziyaretinde ideal akraba/komşu rolünü oynamaya devam etmektedir. Bu en çok siyasetçilerin, o kocaman kocaman, ciddi ciddi adamların dünyasında büyük rol değişikliklerine yol açmaktadır sanırım. Mustafa Kemal’in yakın dostlarına “Bir ülkeyi, bir halkı yönetiyorum belki ama şu evde bir kadına söz geçiremiyorum.” dediği ya da Abraham Lincoln’ün ayakkabılarını kendisinin boyadığı bilinmektedir. (Belki devlet adamları evlerinin kapılarını açsalar, pijamaları ve terlikleriyle görünseler, onlara yüklediğimiz anlamlar bambaşka olur ve demek istediklerim daha farklı bir anlam kazanırdı.) Hayat bir oyunlar bütünüdür, bir diğer ifadeyle… Bizler de farklı setlerde farklı rollere yetişmek üzere oradan oraya, o kimlikten bu kişiliğe koşturmakta olan oyuncularızdır. Kimilerinde çok iyi oynarken, kimi rollerde sıkıntılar yaşarız.

İçten içe bu gizli gerçeği sezmemize rağmen, birbirimizi suçlamakta kullandığımız kelimeler dikkat çekicidir. İlişkilerimizde, karşımızdakini “çocuk”luğu nedeniyle küçümseriz mesela. Hâlbuki bunu yaparken biz de “ciddi ve olgun”u oynamaktayızdır. Yetinmeyiz ve “çocuk ruhlu” deriz yetişkin gibi davranmayanlara. Mızmızlığı yüzünden “erkek adam” denmez kimi erkeklere; ve genç kızlar sevgililerinin kendilerini “çocuk gibi şımartmasını” isterler daima. Biraz ölçüsüzce neşelenene “Çocuklaştın yine” diye ayar veririz. En kötüsü, samimiyetinden şüphelendiğimiz insana, hayatın bir oyun olduğunu bile bile “oynuyorsun” ithamında bulunuruz. Kısacası, çocuk olmayı ve oynamayı kötüleyen bir bakış açısı hâkimdir dilimize. Çocuk kapris demektir, üretmeden tüketendir, hep ilgiyi üzerinde toplamanın gayreti içinde olan egoist bir varlıktır adeta…

***

Diğer taraftan tüm bu kötü imgelerle bütünleştirilse de, çocuklar yine de çok sevimlidir, istenen ve hatta vazgeçilemeyen varlıklardır. Dahası yüzyıllardan beri gençliğe verilen önemin, giderek çocuklara kaydığına da şahit olmaktayız. Öyle ki, şimdilerde onlara duyulan bu ilginin büyük bir endüstrisi bile bulunmakta. Bir zamanların politik-ekonomik yönelimleri, “değiştirmek” için yeterli güce ve coşkuya sahip olan gençliği esas alırken –hatırlayın gençlik vurgusunu: Genç Osmanlılar, Genç Subaylar, Dev-Genç, Genç Türkiye Cumhuriyeti gibi- şimdilerde çocuklara yönelen ilgiyi göz ardı etmek/gözden kaçırmak mümkün değil. Onlarca çocuk kanalının yayın yaptığı, çocuk dergilerinin, çocuklara yönelik türlü bilgisayar oyunlarının ve hatta çocukları hedef kitle olarak seçen “kapitalizm mabetleri” olan alışveriş merkezlerinin ve fastfood restoranlarının çokluğu, akla ilk gelen imajlar. Altı bezlenmiş başrol oyuncularının bulunduğu -neredeyse istismar noktasındaki- reklamların ve E.T.’den Kayıp Balık Nemo’ya muazzam bir görsel sanatlar cirosunun söz konusu olduğu bir dünyadayız. Bugün çocuk başına düşen oyuncak sayısı, iki nesil öncesine göre belki de on kat artmış durumda. Ama her doğan nesil biraz daha mutsuz, biraz daha huzursuz çocukluklarıyla ve giderek ürkütücü bir hâl alan oyunlarıyla göze çarpıyor. Yetişkinliğe adım attıklarında da, ister istemez daha karmaşık, daha sorunlu bir dünyanın yaratımına katkı sağlıyorlar. Öyleyse, “Oyunun tabiatında mı, oyuncuların oyuna bakışında mı değişim yaşanmakta?” diye bir soru akla geliyor.

İnsanın dünyaya bakışında mesela üç yüzyıl öncesine göre bir değişim olup olmadığı çok spekülatif bir mesele olarak sosyal bilimcileri meşgul etmeye devam ediyor. Gündelik yaşamın içinde, yaşımız ne olursa olsun kendimize türlü oyunlar –işini oyun oynarmışçasına yapanlardan, mesai çıkışı kahvehanelere doluşanlara, ibadetini bir oyun gibi icra edenlerden, tehlikeli aşk oyunlarına niyetlenenlere değin- “oynamak” için yer açmaya da devam ediyoruz. Bu bakışla, hayattan yenilik istediğimizde, aslında yeni oyunlar ve yeni oyunculuk deneyimleri istediğimizi de söyleyebiliriz.

***

Ancak oyunu ister “fair play” ruhuyla, istersek tüm kural-dışılıklara ve faullere başvurarak oynayalım, sonuç daima perdenin kapanmasına, bitiş düdüğünün çalınmasına ya da “Game Over!” gerçeğiyle yüzleşmeye varıyor. Hâl böyleyken, yıllar öncesinden kalan bir şarkıyla bitirmek uygun düşüyor sanırım:

“Hayat bir oyun, biz de küçük aktörler

Her oyun biter, aktörler de kaybolur gider…”

BİR CEVAP BIRAK