Hüseyin Özer ile sıradışı bir sohbet

Middlesex Üniversitesi’nde okutman ve Liberal Parti Genel Başkan Yardımcısı Simon Huges’un da danışmanı. Kendisini Türkiye’nin gönüllü bir turizm elçisi olarak da gören Özer, kendine özgü sohbeti ve yardımseverliğiyle de tanınıyor. Hüseyin Özer’in yarattığı restoranlar, Türkiye’den Londra’ya yolu düşen Türklerin de uğrak yeri.

Özer’in hayata bakışını aktarmak için farklı bir söyleşi gerçekleştirdik…

Sözü müzikten açıyoruz… Özer önceleri hiç sevmemesine karşın bir arkadaşı aracılığıyla rock müziği dinlediğini ve çok sevdiğini söylüyor… Bugünlerde American folk ve klasik müziği severek dinlediğini belirtiyor… Nota bilmiyor… Nota öğrenmek için müzik hocası tutmuş. Hocası başarılı işadamının hiç okula gitmediğini öğrendiğinde kendisiyle alay edildiğini sanıp evi terketmiş… Hayata ilişkin söyleyecek pek çok sözü olan işadamının okula hiç gitmediğine inanmak zor. Hatta elemanlardan birisinin bir gazeteciye “Patron okur yazar bile değil, hatta hiç okula bile gitmedi” demesiyle bu bilgi yayılmış…

“Çocukken dağda çalılılarla müzik yapardım” diyen Özer, “Çocukluğumda müzik dinlemek yerine gizli gizli ağlardım” diyor ve ekliyor:

“Hala memlekete gittiğinde o çalılıkların olduğu yere gidip, ‘okula’ bakarak ağlarım…”

BİZİM ELLERDE HANIM SÖZÜ GEÇER

Sözü çocukluktan açmışken Özer, çocukluğunda herkes gibi okullu olup arkadaşlarıyla koşup oynamak istediğini söylüyor. Ama bunların hiçbiri gerçekleşmemiş. Ne zaman okuldan bahsedilse, elinde olmadan gözleri dolduğunu belirtiyor… Özer, Uluslararası Londra Maratonu “Tekerli Sandalye” katagorisinde yarışan Nihat Demir’e sponsor olduğu basın toplantısında bir insanın en büyük engelinin okumamak olduğunu belirtecek kadar da eğitime önem veriyor… Özer’e göre; “Okumak demek, İngilizlerin söylediği gibi “licence to live” yani yaşama ehliyeti…
Özer, okuyamamasındaki en büyük engeli de şöyle açıklıyor:

“Bizim köyde hanımların dediği olurdu… O yüzden hanımlar beni okutmak istemedi. Hayvanları güderken hayvanları özellikle okul tarafına kaçırırdım. En çok dayağı da bu yüzden yemişimdir… Ama yine de her şeye rağmen anne ve babama olan hakkımı ‘helal’ ettim…”

İşadamı okula gidememenin acısını hiç bir zaman unutmamış… Restoran açıp, para kazanmaya başladığında ilk işi yetenekli fakat yoksul çocuk ve gençlerin eğitim ve öğrenimlerini sağlamak için kendi adına eğitim vakfı kurmak olmuş. Yaptığı yardımlardan söz etmeyi sevmeyen Özer, bu vakıfla ilgili sorularımızı da geçiştirmeyi tercih ediyor ve yaptığı işi çok sevdiğini söylüyor… Özer, eğer okuyup başka bir profesyonel iş edinseydi bile eninde sonunda mutlaka restoran işiyle buluşacağını da sözlerine ekliyor.

İnsanların yaptığı işleri sevmesi ve engel tanımadan yapmaya çalışmasını öneren Özer, “Okusaydım çok konuşur, çok yazardım. İnsanlarda buna engel olurdu. Tüm bunlara rağmen iyi bir yazar olup, kalemimi konuştururdum” diyor.

OPERA AŞKI DOĞRU ANLATIR

Özer, sanatın genel olarak her dalını seviyor. Opera ve tiyatroya gidiyor. Bale resitallerine ilgi duyuyor. “Ancak, aktörlük benim işim değil” diyor. Yine çocukluk yıllarına dönüyor ve “Çocukken parasızdım ve hiç sinemaya gitmemiştim” diye hayıflanıyor.

Özer’e göre aşkı en iyi opera anlatıyor… “Birine söylemek için değil, kendim için operaya gidiyorum” diyen Özer’in operayla tanışması da Londra’da İngiliz kız arkadaşıyla olmuş…

Çalışarak yorulan ve çalışarak dinlenen işadamına boş vakitlerini nasıl geçirdiğini soruyoruz. Genelde İngiliz dostlarıyla vakit geçirdiğini söylüyor. Hobileri arasında ise at biniciliği, kayak ve tenis yer alıyor. Kayak keyfi için Avrupa’nın en gözde kayak merkezlerine gitse de teniste çok iddialı olmadığını, elindeki bir yaradan dolayı raketi çok kavrayamadığını belirtiyor. Vakit bulduğunda şiir yazıyor, roman okuyor… Restoranlarında ziyaretçi ve arkadaşlarıyla vakit geçirmekten keyif alıyor.

İşadamı güne erken başlamayı sevdiğini söylüyor. Evde yaklaşık 1-1.5 saat spor yapıyor. Gazetelere göz atarken bir bardak süt içmeyi tercih ediyor. Daha sonra restoranlarından birine gidip güzel bir kahvaltı yapıyor.

KALEMİ KÖMÜR, DEFTERİ DUVAR

Akıcı İngilizce konuşan Özer, henüz bir çocukken merak ettiği dış dünyaya açılan en büyük pencerenin İngilizce olduğunu düşünmüş. “Dinleri de merak ediyordum. ‘Biz Müslüman olduğumuz için diğer insanların başına taş yağması gerek’ diye düşünüyordum. Eğer İngilizce öğrenebilirsem bizim dışımızdaki dünyayı kendi kaynaklarından öğrenebileceğimi planlamıştım” diyen Özer, Türkiye’de henüz çıraklık döneminde kazandığı ilk parayla da kendisine özel İngilizce öğretmeni tutmuş… Özer o yılları şöyle anlatıyor:

“Tabii hiç param yoktu. Kalemim kömür, defterim duvardı… Okula gitmeme karşın matematiğim çok kuvvetliydi. Alt alta yazıp işlem yapmayı bile ilk kez çalışmak için gittiğim Ankara’da öğrendim. Çevremde benim eğitimimi düşünecek kimse yoktu. Hatta dayımın oğlu okula giderdi ama bana hiçbirşey öğretmezdi” diyor.

Özer ile sohbet ettiğimiz sırada 18 yıl önce çalıştığı eski bir elemanın annesiyle kendisini ziyaret ettiğine tanık oluyoruz. Sevilen patron eski çalışanlarının kendisini ziyaret etmesinden çok memnun olduğunu belirterek. “Çalışanlarımı ‘evlat’ gibi görürüm. İskoçya’dan gelmişler. Ziyaretime gelenleri, bir yemek yedirmeden de göndermem” diyor.

Yemek denilince adı uluslararası bir marka olan Özer’e içki ile arasının olup olmadığını soruyoruz…. Restoranlarında her türlü içki bulunmasına karşın içkiye pek merağının olmadığını belirtiyor…

DOĞRU ZAMANDA DOĞRU İŞ

Sağlıklı ve dengeli olarak beslenmenin yararlarını her fırsatta dile getiren Özer, Londra’daki toplum üyelerine de kendi tarzında sağlıklı ve lezzetli yemek yapmayı öneriyor.
Her yiğidin bir yoğurt yiyişi misali herkesin kendi yöntemini geliştirerek iş fırsatlarını değerlendirmesini isteyen işadamı, yiyecek sektöründeki girişimlerin öncelikle cafeterya açmasından yana olduğunu söylüyor. Cafe, bistro ve restoran işletmeciliğindeki birikimlerini genç girişimcilerce paylaşmaktan memnun olacağını vurgulayan Özer, “Herkese yardıma hazırım” diye iddialı konuşuyor ve devam ediyor:

“Bizden ayrılanlar çok iyi işler yapıyor. Erasmus projesi kapsamında gelen bir öğrenci 2 haftada dayısının cafeterya cirosunu 2 misline çıkarttı…”
Özer’e işin zor yanlarını sorduğumuzda da derin bir nefes alıyor ve “20 tane cafeteryam vardı. Mafya ile başım derde girince satmak zorunda kaldım. Ama yılmadım yine çalıştım ve bugünlere geldim” diyor.

AİLE SEVGİSİ ÖNEMLİ

Ailelerin parayla herşeyin çözümlenebileceğini düşünüp, çok çalışmaktan çocukları ihmal ettiğini vurgulayan Özer, bu kısır döngünün ruhları da körleştirdiğini öne sürüyor…

“Aile sevgisi çok önemli… Fakirliğin gözü kör olsun…” diyen işadamı, Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı Fatma Şahin’e ailelerin güle oynaya çalışırken çocuklarıyla da kaliteli zaman geçirebilecekleri bir iş olarak cafe, bistro ve restoran işletmeciliğinin teşvik edilmesini isteyeceğini dile getiriyor…

Özer içinde uhde kalan ve kendisinin yaşayamadığı çocukluğu unutmuyor. “Çocuklar çocukluklarını yaşasınlar, anne ve babalar iş güç derdinde çocukları unutmasınlar” istiyor…

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

nineteen − 12 =