İhtiyar Cato

İhtiyar Cato

0
PAYLAŞ

M.Ö. 234-149 arasında yaşamış olan Roma’lı devlet adamı İhtiyar Cato tutumluluğuyla, kimilerine göre de cimriliğiyle ünlüdür. Lüksten ve gereksiz harcamalardan uzak duran bu toprak adamı daha on yedi yaşında orduya katılmış ve Kartacalılarla savaşmıştı. Plutarkhos onun korkusuz ve dirençli bir savaşçı olduğunu anlatır. İhtiyar Cato ordu ilerlerken yaya gider, silahlarını kendi taşırmış. Gerekli eşyasını peşinden gelen kölesi götürürmüş. İhtiyar Cato kölesine hiç kötü davranmazmış. Orduda iş başındayken yalnız su içermiş, ancak kendini güçsüz duyduğu zaman biraz ucuz şarap içtiği olurmuş. Yunan kültürüne karşı olmakla birlikte son yıllarında yunanca öğrenmiş. Yunanlıların yapıtların okur, böylece çok önem verdiği belagat sanatını geliştirirmiş. Şöyle diyor Plutarkhos: “Cato’nun belagati onun değerini günden güne artırıyordu: ona Roma’nın Demosthenes’i diyorlardı. Ama daha çok onun yaşam biçimi ilgi çekiyor ve övgüler alıyordu.” Kendi toprağını elleriyle ekip biçen, sıradan yiyeceklerle yetinen bir büyük adam elbette halkın gözünde kutsal bir varlık olarak bilinecekti.

Plutarkhos onun Manius Curius’un yaşamından çokça ders aldığını yazar. Cato’nun kırsaldaki evi Manius Curius’un evine yakınmış. Manius Curius büyük zaferlerde payı olan çok değerli bir askermiş. Cato sık sık onun yanına gider, onun işlediği toprağın küçüklüğünden ve evinin basitliğinden çok etkilenirmiş. En büyük savaşların bu büyük kahraman askeri, Pyrrhus’u Roma’dan kovmuş olan, üç büyük zaferde imzası bulunan Manius Curius, Romalıların en büyüğü diye nitelendirilen bu değerli insan nasıl olur da böyle bir yaşam sürebilirmiş, nasıl olur da o bir karış toprağın üzerinde, o yoksul evde yaşayabilirmiş. Samnitlerin elçileri bu büyük insanı görmeye geldiklerinde onu evinde bayırturpu pişirirken bulmuşlar. Ona bir torba altın armağan etmek istemişler. Manius Curius bu öneriyi geri çevirmiş. Elçilere şöyle demiş: “Böyle bir yemekle yetinen bir adamın altına gereksinimi yoktur.” İhtiyar Cato bir zaman onun yaşam koşullarını gözlemleyerek kendi yaşamına çekidüzen vermiş.

Cato’yu etkileyen bir başka kişi Valerius Flaccus olmuş. Onun köleleriyle birlikte alın teri dökerek işlediği toprakları da Cato’nun kırsaldaki evine çok yakınmış. Cato onun yaşayış biçimini uzaktan gözlemlemiş, biraz da onu kölelerinden sorup öğrenmiş. Valerius Flaccus erken kalkar, kendisinden yardım isteyenlerin derdine derman olmak için, birilerinin hakkını korumak ve savunmak için komşu kentlere gidermiş. İşini bitirir bitirmez de tarlasına dönermiş. Valerius Flaccus’un üzerinde kış boyu basit bir ceket olurmuş. Bu garip adam yaz mevsiminde yarı çıplak dolaşırmış. Toprakta köleleriyle birlikte çalışır, iş bitince onlarla sofraya otururmuş, onlarla aynı yemeği yer aynı şarabı içermiş. Böylece İhtiyar Cato bir yandan yunan metinlerinin bir yandan da eşsiz yaşam örneklerinin belirleyiciliğinde yalnız iyi bir söz ustası değil, aynı zamanda gerçek bir bilge olmuş. Bir gün Romalılar İhtiyar Cato’dan buğday dağıtmasını istemişler. O da onlara şöyle demiş: “Yurttaşlar, kulağı olmayan bir mideye söz anlatmak zordur.” Bir gün Romalıların bol bol harcama alışkanlığından yakınırken, bir balığın bir öküzden daha pahalı satıldığı bir kenti korumanın çok güç bir iş olduğunu söylemiş. Romalıları koyuna benzetirmiş, çobanın peşinden değil de öndeki koyunların peşinden giden koyuna. Bir söylevinde kadınların aşırı yetkesinden sözederken şöyle demiş: “Bütün erkekler kadınları yönetiyorlar, biz erkekleri yönetiyoruz, kadınlarımız da bizi yönetiyor.”

Roma’nın görkeminden dem vuranlar hemen sözü hamamlara ve kanlı güreşlere getirirler, bu arada bir zaman sonra imparatorlukta tembelliğin büyük bir ağırlık kazandığını, iki günden birinin bayram olduğunu söylerler. Elbette yalan değildir bu. Ancak o zamanki dünyaya her anlamda ağırlığını koymuş bir uygarlık bu basit özellikleriyle anıldığında bir şeylerin eksik kalacağı kesindir. İhtiyar Cato’nun, Manius Curius’un, Valerius Flaccus’un ve belki daha başka birçok kişinin yaşamı bize bu uçsuz bucaksız imparatorlukta insanı bir bütün olarak ele alan, insan dendiğinde evrensel insanı anlayan Stoa felsefesinin nasıl yayılıp geliştiğini pek güzel anlatacaktır. Özellikle her zaman Stoa’cılıkta ilgimizi çekmiş olan örnek olma fikri bu örnek kişileri gördüğümüzde daha bir anlam kazanıyor. Roma hamamlarda ve kanlı güreşlerde kendini yokettiyse bu insana adanmış özverili yaşamlarda da kendini varetti. Roma’da filozoflar ve filozofça yaşayanlar vardı, yöneticiler onları gözlerinin önünde istemeseler de.

BİR CEVAP BIRAK