Hubris Sendromu: Kritik 10 yıllık Morfin Sendromu

Hubris Sendromu: Kritik 10 yıllık Morfin Sendromu

0
PAYLAŞ

İngiltere’de Sosyal Demokrat Parti liderlerinden, aynı zamanda da nörolog olan Lord David Owen, on yıl süre ile “demir lady” sıfatı ile başbakanlık koltuğunda oturmuş olan Margaret Thatcher ve yine tam on yıl bir haftalık sürede İngiltere Başbakanı olmuş olan Tony Blair için ilginç tıbbî tanımda bulunmuştur. Owen, on yıl süre ile iktidarda kalmış olan bu iki liderin davranışlarının “Hubris sendromu” gösterdiğini ortaya koymuştur. Aynı şekilde XV. Louis’nin de,”benden sonrası tufan” söylemi ile, ülke için vazgeçilemezliği yanılgısı içinde, tahripkar bir siyasetle iktidarda kalma mücadelesi yürüttüğü kaydedilmiştir.

Eğilimli kişilik yapısına sahip siyasilerde, geçirdikleri ve kendi algılamalarına göre başarılı gördükleri genellikle on yıllık iktidar dönemi sonuna doğru Hubris sendromunun belirtileri gösterdikleri iddia edilmektedir. Hubris sendromunun başlıca belirtileri olarak şunlar sıralanmaktadır: (Bu konuda, Internet’te “Hubris Sendrom” altında araştırma yapılabilir.

* Kişinin kendi imajıyla narsistik bir meşguliyet içinde olması (örneğin, geri adım atmamak ve “güçlü adam” imajını kaybetmeme çabası).
* Liderin kendisinin ve ülkesinin öncelik ve ilgilerinin aynı olduğunu düşünmesi; kendinden üçüncü tekil şahıs olarak söz etmesi.
* Kendi kişisel muhakemesine aşırı güven, başkalarından gelen öneri ya da eleştiriye karşı saygısızlık, hor görme ve bunlara eşlik eden tümgüçlülük (kudret) duygusu.
* Gündelik politikaya ya da mahkemelere değil, tarihe ya da Tanrı’ya karşı sorumlu olduğu duygusunu taşıma.
* Giderek gerçekle teması kaybetme ve ilerleyen yalnızlık.
* “Kibre dayalı yetersizlik”, yani kişinin aşırı özgüveni ve özürlü muhakeme yeteneği yüzünden yalnızlığa sürüklenmesi.

Artık kimsenin sahneden ve toplumsal hafızadan silemeyeceği -daha doğrusu buna kimsenin gücünün yetemeyeceği- Gezi kalkışı, ne başlangıç ne de sondur. Neyin başlangıcı ya da sonu sorusuna verilecek yanıt, tabii ki, siyasi kademelerde sergilenen bireysel narsizmden giderek toplumun bir kesiminin narsizmine dönüş(türül)meye yüz tutan ve toplumsal çatışma ile sonlanması mukadder olan toplum patolojisinden kurtulma direnişidir. Artık öyle bir aşamaya gelindi ki, siyasi yönetim merkezlerinde ciddi bir bozulma ve aşınma yanında, toplumsal davranış kalıbında da sürüklenme giderek derinleşip katılaşarak korkutucu saflaş(tır)ma eğilimi taşımaktadır. Siyasetçilerimizi anlamamada ısrar ettikleri muhalefetsiz sandık sisteminin ülkeyi demokrasiye değil, faşizme sürükleyeceğidir. Bu gidişle -muhtemelen amaç da öyle- toplumda sembiyotik yaşam tarzı değil, ana dokunun baskısı altında, farklılıkları ya da ayrışmaları da içeren parçalı toplumsal yapı oluş(turul)acaktır.

Bu durum şimdi oluşmadı; bugün geldiğimiz aşama, on yıllar öncesinde girilen yolun, halkın bir bölümünün kandırılarak iktidara getirilen AKP ile uğranılması kaçınılmaz duraktır. Hatta bu hat üzerinde kalındığı sürece daha da ileri toplumsal patoloji ve siyasal bunalımlara gidileceği kesindir. Yarım yüzyıla yakın süredir toplumun alt katmanlarında büyük bir sabırla yürütülen gerici-tarikatçı yapılan(dır)manın olgunlaşma aşamasında girilmiş olan bu hatta nihaî amaca ulaşmak için bazı dokusal yapıların yıkılmasının demokratikleşme olarak sergilenmesi, iradi gerici kesim ile öngörüsün entel kesimin işbirliğinin eseridir. O nedenle, aydınlık ufka açılım hamlesi olan Gezi Direnişinde bu kesimler yoktur, gelemezler de! Umulur ki, bu kesimler eserlerinin yıkılışını da, toplumsal çatışmaya neden olmadan, aynı sükunetle izleme olgunluğu gösterirler. Tarihi bireyler değil, koşullar oluşturur. Koşulların olabildiğince toplum lehine çalıştırılması ise, oldukça ileri kalkınmışlık aşamasında bulunan ve eğitim düzeyi yüksek toplum yapısının varlığına bağlıdır. Bu iki temel dokudan nasibini almamış toplularda siyasi tercihler rasyonel kararlarla değil, ya geçmiş parıltılar(!) özlemi ve alışkanlığı ya da oy ticareti ahlaksızlığı ile oluş(turul)ur. Türkiye’de, maalesef, tüm olumsuzluğu ile bu iki temel koşulun hakimiyeti sürmektedir. Daha da acısı, var olan siyasi iktidarlar, ki 1950’den beri, yarım asrı aşkın bir süredir iktidarda bulunan çeşitli kanatlara dahil sağ partiler söz konusu olumsuzlukları ortadan kaldırmak ya da hafifletmek adına hemen hiç bir şey yapmadıkları gibi, tam tersine, siyasi erklerini ve makamlarını koruyabilmek için durumu daha da kötüleştirmek için ellerinden ne geldi ise yapmışlardır. Geçmiş sağ iktidarlarla bugünkü iktidarın halkları kandırma sürecindeki tek fark, kullanılan kandırıcı araçlardadır.

Gezi Parkı direnişini, salt direniş oluşturma dışında ya da ondan da öte, AKP tabanına doğruyu nüfuz etme ve halkımıza gerçekleri aktarma sahnesi olarak kullanmalıyız. Gezi Parkı Sahnesini gölge muhalefet gibi kullanarak, iktidarın sarıldığı gerçek dışı iddiaları çürütme çabası içinde olmalıyız. Bunu yaparken, polislere olduğu gibi, tüm halkımıza da sevgi ile karanfil sunmak durumundayız. Bu performansta etkili olmanın birinci koşulunun, nüfuz etmek istediğimiz kitlelerin duygu ve geleneklerine ters gelebilecek davranışlardan kaçınmak, ekonominin ezdiği kesimleri yanımıza almak ve onlarla olabildiğince bütünleşmek olduğunu düşünüyorum. Farklı özgürlükler farklı ortamlarda korunur; ancak, savaşlar ince stratejilerle yürütülür; koz vermeden, hedef kitleyi kucaklarcasına. Tüm toplumu kucaklarcasına yürüyeceğimiz yolumuz açık olsun!

BİR CEVAP BIRAK