Çifte çubuğa sarılmak

Çifte çubuğa sarılmak

0
PAYLAŞ

Bu, ayrımında olunamayıp uzaktan özentisi duyulan zahmetli “ziraat” işinin, danayla manda besleyip keçi kovalamanın, inek peşinde tezek ezmenin, eşek sırtında suya gidip susuz gelmenin, tavuk sevenlerin kümesten dışarı adım atmamasının, yağmurda kalmış ıslak koyun kokusunun, hâsılı kalkıp köye yerleşmek düşüncesinin heveskârları en çok aydınlar, gazeteciler, yazarlar, anlayacağınız şu ki sanatçılar arasından türer. Sanatçı takımı ki bunların başına ya da kuyruğuna mimarları eklemeden geçmek, salâvatsız mezarlık duvarında seğitmeye benzer. Biz mimarlarımızı kapris sıralamasında en başa alır, başımıza iş almadan adlarını en başa yazarız. Onların da niyeti eni sonu değnek, önü arkası sobe, bir gün kendisine bir çiftlik kurmak değil midir, sanki! Bir bakıma, kentli entelektüel olmanın vazgeçilmez kuralı, “Ah bir çiftim çiftliğim olsun,” diye ter ter tepinmektir…

Zannedilir ki çiftliğin tahta perdeli çit kapısından bir içeri adım atılmaya görsün, kentte bunalmış o insanlar hemen üstlerine sinmiş kasvet ve dert paltosunu sıyırıp bir yana fırlatacak, mutlu bir hayatın öteden beri özlenen şarkısını yüksek notalardan söyleyeceklerdir.

Neşeli bir ördek yavrusunun, gagasını çamura batıra çıkara, kendine eğlence icat etmesine özenen bu heveskârlar, kalkıştıkları ucu bucağı belirsiz macerada öyle bir çamura, hatta zifosa bulaşırlar ki sonradan, pişmanlıktan yaka silkeni çok olur. “Yahu, şimdi İstanbul’da olmak vardı,” diyeni, hatta tam adres göstererek, “Bu saatte gideceksin Nevizade’ye, parlatacaksın iki kadeh,” şikâyetinde bulunanı dahi görülür.

İlhap Hulisi’nin posteri

Yazı rekoltesini artırmak yerine buğday rekoltesine merak salan bu insanlar aslına bakarsanız, sirkeleşmiş bir ömür sürüp yaşlanmak tortusuna saplanmaktan kaçmaya heveslidir. Birçoğu da en güzel, çok ünlü, pek nâdide son yapıtını vermek üzere köye çekilmeyi, orada kendiyle baş başa kaldıktan sonra bu beklenen hârikayı, kümesinde folluğa yatırılmış tavuk gibi yumurtlamayı ümit etmektedir.

“Ah bir yalnız kalsam,” diye şikâyete kalkışan bu sanatçıların tamamı, “Kafayı dinleyecek sessizlik, ah işte tam da o sükûnet bir olsaydı, bak o zaman, yapıt nasıl olurmuş,” savındadır.

Oysa düşünür yeteneği olmayanın sessizlikte kafası çalışmaz, böylesinin belleği durur, adamcağıza bir hâller gelir ve tez elden bönleşir, bir miskinlik basar ki hatta oturduğu yerde uykusu gelir. Bilmezler ki sanatçıya mutlaka bir ses gerekir.

Bunun ayrımında olup bize sık sık bu hakikâti anımsatan Sait Faik’tir. Hikâye yazarımız Sait Faik, “Hışt Hışt!” adlı kısa öyküsünde, gaipten ses duyar, önce korkar, ne ki yalnızlık ormanında mutlaka bir ses olması gerektiğini bildiğinden, ona “hışt hışt” diyen sese sevgi besler. Siz de okurken, “hışt hışt” sesini yanı başınızda duyarsınız.

Çiftlikte Allahtan bolca hışt hışt duyulur: Gıt gıt gıt gıdak, hav hav, miyav miyav, ü-ürü üüüü, vak vak, mooo ve mee’ler, a-iii a-iiii orada bolcadır. Ağustos böceği cırlaması ise bunların cabasıdır… Geceleri dut ağacına bir puhu kuşu peydâ olur ki arada bir sırtınız buz keser, kuşun davudî sesle ötüşü aklınıza vampir hikâyelerini musallat eder.

Çiftlik kurmak, köye kaçmak sevdası eski zamanlardan kalma bir hevestir. Antik Yunan döneminde, sonradan Roma’ya çıkan bütün yollarda bir sürü çiftlik, bağ bahçe, tarla tapan görülür ki bunların en güzelleri eski zaman filozoflarıyla, yazar ve sanatçılarındır.

Romalı devlet adamı, asker, tarihçi, doğa yazarı, denemeci Marcus Cato bunların başında durur, elinde kürek, tarlasında orak çapa sallar. “De Agri Cultura” başlıklı tarım üzerine yazılı ünlü yapıtını çiftliğini yönetirken papirüs kâğıdına, bu kadar kesin bilgimiz yok, belki de palimses kâğıdına döktürüvermiştir. O yazıp yazıp ne demiştir, tüm Romalı aydınları günün birinde çifte çubuğa sarılmaya özendirmiştir. Cato, Roma’nın geleceğini tarımda görür. Onun torunu olan öteki Cato ise dedesinin öğütlerine kulak asmaz, tarıma yüz vermez, siyasette oyalanır, o yüzden başına olmadık işler açar.

Akılsız başın cezasını ayaklar çeker ve buna ait öngörü çağlar boyu hiç değişmemiş, hep aynı kalmıştır: Tarım tarımdır, yolu mideden geçer! Nitekim günümüzün bir başka Cato’su sayılabilecek olan, pek çok kere milyarder Amerikalı Bay Soros da aklı başında olanlara tarım arazisi satın alın, gelecek topraktadır, diye öğüt verir.

Eski zaman takvimlerinin hasat tarihlerine biraz daha göz atarsak, Cato gibi başka isimler de görürüz. Sparta’nın filozof kralı Lycurgus çifti çubuğu herkese önermekle kalmaz, kolektif yaşam biçimi olarak halkı tarıma zorlar. Ünlü yazar Plutarch’ın biyografik çalışmasından öğreniriz ki “İsa’dan Evvel” 800 yıllarında Lycurgus’un önerisiyle birçok aydın köye çekilip zeytin yetiştirmeye, şarap üretmeye kolları sıvamıştır. Onlara kolay gelsin, bereketli olsun denir… Lycurgus’a gelirsek o da gözlerden ırak kalınca, kölelerin elindeki kazma küreği kaptığı gibi kendi çiftliğinde ırgat olmayı pek sever… Yanından testisinde şarabı da hiç ayırmaz, tam bir şıracı, şarapçıdır…

Atina’nın 10 meşhur kumandanından biri sayılan General Aristides devlet hizmetinde Bülent Ecevit hayatı yaşamış, beş parasız kalmış, ne ki onurlu bir ömür tüketmiştir. Ama hizmetleri de unutulmaz… Aristides çiftlik kurmak istememiş midir sanki, elbette bu hülyasına yanıp kavrulmuştur. Fakat bunu halkın parasıyla yapamayınca salt dostlarının çiftliğini ziyarete gidip fırt fırt burun çekmiştir…

Romalı yazar-ozan Lucretius’un De Rerum Natura adlı yapıtını, Latince’sindeki natür’den anlaşıldığı gibi “şeylerin doğası üzerine” olan bu kitabını, sonradan, birçok eski zaman çiftliğinin çiftlik evi raflarında görmek olanaklıdır. Alın size, Lucretius da bir çiftlik düşkünüdür…

Eski zaman çiftliklerinin meraklı sahiplerini burada sıralamayıp, bunları “Antik Ziraat İşletmeleri Umum Müdürlüğü”ne havale ederek, biraz daha yakın zamanlara gelinirse, çiftliğe çekilmek sevdasında olan, hele bakın da görün, aman da aman, kimlerle selamlaşırız.

Malta’ya sürgüne giden Osmanlı aydınlarının tamamı orada hayale daldıklarında kendilerini bir Anadolu çiftliğinde bulmuştur. Bu, aç horozun kendini darı ambarında düşlemesine benzer. Sürgündekilerin birçoğu, 1921’de serbest kalıp ülkeye dönünce, bu düşü çarçabuk terk etmiş, kimileri de bir çiftliğe postu sermiştir.

Bunlar arasında sonradan İçişleri Bakanlığı yapmış bulunan Şükrü Kaya başı çeker. O, Malta sürgünlüğü sırasında önceden kendisini bahçe işlerine vermiştir: Marul, turp, taze soğan, roketta, maydanoz, hardal otu, kereviz gibi zerzevat eker, elinde bir paslı çapa, ensesinde Mahmutpaşa işi bir mendil, bu kılıkla cezaevi bostanında dolanır. Emekliliğinde ise Gemlik’e yerleşmiştir. Yaşamını orada zeytincilik yaparak tamamlar.

Malta’da yanyana sürgün yaşayan 145 Osmanlı aydınından gazeteci Hüseyin Cahit Yalçın da sık sık dostu, menfâ arkadaşı, öteki gazeteci Ahmet Emin Yalman’a çiftlik lakırdısı etmeye bayılır, ama onu kolayca kandıramaz. Hele bir memlekete geri dönsünler, Hüseyin Cahit, herşeyi bırakıp kendisini bir çiftliğe atacak mıdır, atacaktır. Gelgelelim, ünlü gazetecimiz dönüşünde Babıâli’ye çakılı kalır, Lofça çivisi ile çakılsa bu kadarı olur…

Ne ki onun çiftlik sevdası bulaşıcıdır. Bu hastalığın geçmişi de vardır. Malta sürgünlüğünden çok evvel, Servet-i Fünûn dergisini çıkardıklarında, bir grup aydın arkadaşıyla beraber hayal çarşafına dolanır, çiftlik yeri bakınır. Bu düşün içinde kimler yoktur kimler, romancı Mehmet Rauf, büyük ozan Tevfik Fikret, göz hekimi-yazar Esat Işık, yazar Hüseyin Kâzım bu düşün yelkenini tutarlar. Şimdi sıkı durun, küpeşteye tutunun, denize cumburlop düşmeyin: Onları uzun bir yolculuk dahi beklemektedir, fallarında çıkan işte budur. Yeni Zelanda’nın, o vakitler tıka basa göçmen aldığını bir yerlerden duymuşlar, hep beraber oraya gidip bir Türk-Osmanlı çiftlik kolonisi kurma hevesine tutulmuşlardır. Hüseyin Cahit,Yeni Zelanda’nın yerini haritadan araya taraya, güç bela bulunca yol gözlerinde biraz büyür ama yol hazırlıklarına da oyalanmadan hemen başlanır. Gereken parayı karşılamak sözünü Dr. Esat Işık verir ki, aman iş birden ciddiye biner. Fakat ön keşif kolu çıkarılması askerî taktik îcabı bulunduğundan, Hüseyin Cahit buna memur edilir. Valiz hazırlanıp uygun bir gemi aranırken, tam o sırada Tevfik Fikret mızıkçılık eder. Nedir derdi, Yeni Zelanda’ya gidilince Türkiye’yle tüm bağlantıların kesilmesini önceden şart koşar, “ihtilafa” düşülür. Böylece tasarı kadük kalır, vazgeçilir…

Ne ki Servet-i Fünûncuların çiftlik kurmak, herşeyi bırakıp oraya kaçmak hülyası bir türlü geçmez. Bu sefer Manisa’daki Sarıçam köyünde bir arazi peşine düşülür. Hatta Tevfik Fikret çiftliğin tam ortasına kondurulacak, herkese yetecek kadar odası bulunan bir köşkün kurşunkalemle projesini bile çizer; bu mimarî şaheserinde mutabık kalınır… Yine, çiftlik yerini keşfetmek üzere Hüseyin Cahit Efendi bu işe atanır; o kulağı kesik gazetecidir ya… O da durmaz, kalkar, İzmir târikiyle düşlerdeki çiftliğe gider, oranın havasını suyunu pek beğenir, gayet meftûn olarak İstanbul’a geri döner. Arkadaşlarına, kalkın ey ahali, diyeceği sıra Tevfik Fikret yine cayar. Anlaşılan Âşiyan âşığı Tevfik Fikret meselenin fiiliyattan ziyade hülyasıyla oyalanmayı seven biridir. Zaten şairler biraz öyledir…

Edebiyatçı olup çiftliğe kurulmak sevdasına tutulmayanı yok gibidir, saymakla tükenmez. 1940’lı yılların Türk romanlarında kadına ait üç şey, piyano, hatıra defteri ve verem illeti nasıl vazgeçilmez tema ise, erkek kahramanlar için tasarlanan da hep bir çiftliğe yerleşmek âzmidir. Çiftliğe gitme düşünü roman kahramanlarına yaşatan edebiyatçıların bu yolla biraz olsun ferahladıklarına inanılır.

Fransız yazarı Gustave Flaubert’in romanı “Bouvard et Pécuchet”e buna en güzel örnek sayılmalıdır. Romanda iki ahbap çavuş Paris’ten ayrılıp bir çiftliğe yerleşir, orada bilim, edebiyat ve sanatla haşır neşir olurlar ki yazarın aslında düşü de hep bu yönde olmuştur.

Bütün bunları görüp sonra sapla samanı karıştırmamak için uyarmalıyız ki çiftliğe yerleşmek düşü insanlığın modern zamanlarına aittir. Roma döneminin de, o zamana göre kefeye alınırsa, modernite içerdiği söylenebileceğinden, insanlık tarihinde uzun bir ortaçağın dışında ne zaman aydınlanma dönemleri yaşandıysa, aydınlar hep kaçmak, hep kendi başına buyruk kalmak istemiştir.

Bodrum’a sürgüne gönderilen, önce yargıçların bu kalebentlik tarzı cezasına üzülüp, sonra da orayı dünya gözüyle görünce “Aman da ne iyi oldu,” diye şıkır şıkır sevinen Halikarnas Balıkçısı Cevat Şakir Bey aynı yazgıyı paylaşır. Bodrum’da bir çiftlik kurmamıştır, ne ki diktiği ağaçlar, meyve fidanları, suladığı çiçeklerle kasabayı bir çiftliğe çevirmiştir.

Buradan anlaşıldığınca gidilen yeri çiftliğe çevirmek de olanaklıdır. Kimi zaman öyle olur ki içine girip çıkılmayan boya bırakmayıp kentte dikiş tutturamamış biri, duvara azimle tırmanan sarmaşık cesaretiyle köye kaçar, çifte çubuğa sarılır.

Bir bakarsınız mutlu bile olunur, mutluluk başarıdan daha önemlidir.

Belki de onların rızkı, ekmeği suyu, çifte çubuğa karışmıştır.

Ayrıca yine bilinir ve söylenir ki, herkesin bu dünyada bir rızkı vardır.

Denizde kaya dibine saklanmış midyeler bile bir iki açılıp kapandıktan sonra kendi payına düşeni alır. Tanrı yarattığı kurdu kuşu dağda aç koymayıp, kısmetlerini ayaklarına kadar göndermeyi vazife edinmiştir; onunkisi zor bir iştir. Siz, âdemoğlu, meraklanmayın…

Kısmetinde olanın kaşığında çıkacağına emin olursanız, sizin de çiftlik sevdasına yakalanmanız mümkündür. Sönmüş bir fener gibi ruhunu karanlığa gömüp kentte oturmaktansa, şek ve şüpheyi ortadan kaldırıp çiftliğe taşınmalıdır.

“Ali Baba’nın bir çiftliği var,” diye çocuk şarkısı söyleyip uzaktan çiftlik düşü kurmak yerine, yarından tezi yok gecikmeyip yaşamın bu türden sürüklenişine ayak uydurmak daha iyidir. Bunun için hayatın hasadını beklemeye gerek yoktur.

Zaten hayatta hasat dediğin, kaç kere olur?

Önü kış, arkası bahar, işte köşede göründü yaz derken, hasat zamanı da avuçtan kayan ıslak sabun gibi kurna başında köpürmeye hazırdır.
Bektaşi’nin dediği doğrudur: “Yahu, bu da gelir, bu da geçer…”

____________________

* Mimarlar için yazıldı, edebiyat dünyası sahiplendi… ABD temsilcimiz ve Açık Gazete’nin fıkra yazarı Mahmut ŞENOL’un geçtiğimiz hafta içinde Arkitera Mimarlık Dergisi’nde yayınlanmış bir deneme yazısı son zamanların en çok ziyaret edilen sayfaları arasında yer aldı. Yazıyı okurlarımızla paylaşmayı istedik. Bu değerli edebiyat yazısını keyifle okuyacağınızı umuyoruz.

Meraklısına ve iyisinden bir edebiyat yazısı okumak isteyene takdim edilir. Şenol’un “Çifte Çubuğa Sarılmak” başlıklı yazısı, edebiyat düşkünlerinin arşivinde saklanacak bir yazı olacağı inancıyla, Açık Gazete editörü tarafından sayfalarımızda yayına alınmaktadır.

BİR CEVAP BIRAK