İhtiyacı olursa okuyacakmış!

İhtiyacı olursa okuyacakmış!

0
PAYLAŞ

SERDAR MÜTEFERRİKA SERHATLI – Altmışına yaklaşınca her telden çalanlar arasına karışıyorum, galiba…

Son zamanlarda bende bir huy peyda oldu; kafelere gidip orada kitap okuyorum.

Ama öyle böyle değil, artık başka yerde neredeyse okuyamaz oldum.

Kitap ve kahve tiryakiliği buluştu, birleşti; vardır bunda da bir hayır!

Birkaç aydan beri, yaz boyunca yaylaya çıkmış gibi yaşadığım North Carolina Eyaletinin Chapel Hill kasabasında, bir kahveye de dadanmış bulunuyorum.

Elimde kitaplarım, sırt çantamda küçük bir çekmece dolusu kırtasiye malzemesi, bilgisayarım, acıkırsam yemek için sandviçler, terlersem yedek fanila; daha neler…

Bu ayak alışkanlığı, müdavimliği sadece kitap okumak için değil, orada masa üstlerine bırakılan The New York Times, Washington Post gibi gazeteleri de bedavaya getirmek içindir.

İşte orada, adı lazım değil, bir kafede yaşadığım kısa bir tanışıklık ve sohbet C.P. Snow’un İki Kültür teorisi üzerine bir daha ve çok düşünmeme sebep oldu.

Şunları aklımdan geçirdim:

 

 

Adı lazım olmayan o kafede oturuyorum

Diyelim ki, Starbucks; Franklin Caddesi üzerinde 103 nolu dükkân olsun, ne fark eder!

Sol elimde Thomas Hobbes’in Leviathan başlıklı dev eseri var; dolmakalem sağ elimde, çiziyorum, arada bir hatırlamak için yapışkanlı etiketlerden sayfaya bir tutamaç koymaktayım.

Kitap kızamık çıkarmış gibi, çiçek tarlasına döndü, her tarafından rengârenk etiket ucu sarktığına bakarsanız, epeyi not almışım.

Bu ikinci okuyuşumdur; evvelkinde bu kadar dikkat kesilmediğimi itiraf edeyim.

Okunsun da bitsin diye okunan kitaplar vardır ya, önceki biraz öyle olmuş sanki…

Okurken bir yandan kahvemi yudumlamaktayım; bana kalırsa kahve içilmez yudumlanır.

Kaynar sıcaklığında da ondan, öyle lıkır lıkır içemezsiniz!

Arada bir giren çıkana, masalarda ayılıp bayılmış ahu gibi kızlara bakıyorum; seyreyle gözüm!

Masalar arasından birisinde, önünde açık bilgisayarıyla didişen genç bir delikanlı var, arada bir dönüp bakıyor; birkaç defa göz göze geldik.

Üniversite çağını aşmış, olsa olsa doktorasını yapacak yaşlardadır.

Yanı başında kitaplar yığılı, önünde bilgisayar ekranı, ekranda benim İktisat Fakültesi yıllarından aklımda kalan grafikler, çizelgeler, sütunlar vs…

Belli çalışkan çocuk!

Ben de öyleyimdir, Leviathan’a döndüm, okuma hızımı artırdım; gayet iyi gidiyor.

Böyle böyle bir saatten fazla geçti, ben hatırladığımca yüze yakın sayfayı tamamladım; oradaki delikanlıyı bilmiyorum, çalışıyor mu, dalga geçip kaytarıyor mu?

İkinci kahvemi almak üzere ben tezgâha yaklaşırken selamlaştık.

Sonra yerime dönünce, merakını yenememiş olmalı, yanıma geldi.

Konuşuyoruz, adı Cemal’miş, ama Tchemal diye söyledi. Tunuslu bir baba ve Lübnanlı anneden olma, has Arap…

¨Tchemal niye olsun?¨ diye itiraz ettim ama belli ki, Tunus’un Fransız etkisi altında adı da değişmiş; değişsin, dünya mı yıkılır?

Duke Üniversitesi’nde işletme doktorası yapmaktadır, bitirince o üniforma gibi ofislerde yaşayacaktır, hayâli belki de şirketin C.E.O’su olmaktır.

Bana ayak üstü birçok işletme-işleme-işletilme üzerine şeyler anlattı, ciddiye alınacak gibi değil ama Tchemal çok önem veriyor bunlara.

Ona bakılırsa dünya işletme bilgisi – dikkat edelim, bilimi demiyorum – üzerine kurulmuştur, eğer kurulmadıysa bundan sonra kurulmalıdır, zira her şey işletmeye bağlıdır.

Business- bizınız eğitimi alan herkesin bu önemsemesine hayranımdır; onlara göre dünyada her şeyi bir tek kendileri bilir. Pek mağrur insanlardır, burunları düşse eğilip yerden almazlar, kendilerini pek mühimserler; bravo…

Bana tüketici tercihlerinin milletlere göre dağılımı üzerine bir şeyler anlattı, onun üzerine çalışıyormuş. Anladığım şu ki, bir tapon malı birisine nasıl kakalarım, bir ürünü her millet kendi kültürüne göre nasıl tüketir sorularına cevap arıyor; hâlen de bulamamış.
Aynı kimyasal bileşimden olan bir diş macununu Ruslara votkalı diye satmak, Arap’a helal ve hurmalı diye takdim etmek, İtalyana makarnalı diye pazarlamak onun işi; buna da işletme bilimi diyorlar…

Bu arada okuduğum kitabı meraklanmış, bir de her tarafını etiketlendirmişim ya, azıcık da onu…

¨Ne okuyorsunuz? ¨ dedi.

Aramızda Karagöz&Hacivat benzeri bir konuşma başladı:

¨Leviathan!¨

¨Nedir o? Bir ürünün markası mı? Hangi şirketten? ¨

¨Thomas Hobbes’un 17.yüzyılda yazdığı dev eser…¨

¨Thomas Hobbes kimdir? ¨

¨İngiliz yazar, felsefeci, matematikçi, geometriyle alâkalı… Tarihî bir şahsiyettir. Bilmiyor muydun? ¨

Bilmiyormuş, dudak büktü!

Karşılıklı birbirimizi tartıyoruz, o benim söylediğim Hobbes’in ne kadar önemli olabileceğini kestirmeye çalışıyor ama elindeki şâkuli ve cetveli işletme hesaplarına ait, başkasını anlamayacak; bense bir işletme öğrencisi, hele PhD aşamasına gelmiş biri bunu nasıl bilmez diye kafa karışıklığındayım.

Tchemal, rica etti, kitabı eline aldı. Türkçedir, Semih Lim’in çevirisinden…

¨Ama bu İngilizce değil!¨ dedi.

Akıllı çocuk, aferin… Türkçesini okuduğumu söyledim.

¨Ama Thomas Hobbes İngiliz dediniz…¨

Business okuyanlara Aristotales’in Kıyas Mantığı derslerini vermiyorlar, herhalde…

Anlattım, Hobbes’in bu eseri dünyanın neredeyse bütün dillerine çevrilmiştir. Amazonlarda birkaç kişinin dışında kimsenin konuşmadığı, bu insanlar da hayata veda ederse kaybolacak bir dil sayılan Mawayana diline çevrilmemiştir herhalde…

¨Ne anlatıyor? Önemi nedir? ¨ diye sordu; kilosu kaç para eder gibi soruyor.

Hocalığım tuttu, üşenmedim anlattım. Basit basit, bir ilkokul talebesine söyler, Platon’un Menon adlı eserinde kölesine matematik sorusunu diyalektik yöntemle çözdürmesi gibi, tane tane anlattım.

¨Hobbes rasyonel bakış açısına ait bir eser vermiştir, salt olanı değil olmayanı ve olmaması gerekeni de bir arada ele alır. İnsanın doğuştan var olan eğilimlerine, yaratılıştan gelen doğasına göre bir ahlak felsefesi kurar. Devleti Tevrat’ta yer alan Leviathan adlı deve benzetir, bu dev tek tek bireylerden oluşur. Otorite-devlet ile birey-özgürlük arasındaki çelişkiyi toplumsal beraberlik ortadan kaldırır, ki bu J.J.Rousseau’nun Toplum Sözleşmesi [Rousseau’yu da bilmiyormuş, olsun, bilmemek ayıp değil öğrenmemek ayıp!] teorisine kadar gider dayanır, vs. vs. ¨

¨Anlattığınıza bakılırsa, mühim adammış! ¨

¨Evet mühimdir! O vakit, bana kalırsa, hemen bu kitabı edinmelisin ve okumalısın. ¨

Duraksadı, bir şeyler düşündü Tchemal, sonra dedi ki:

¨İhtiyacım olursa okurum! ¨

Şimdi ihtiyacı yok, ısrara da gerek yok!

O masasına döndü, ben kitabıma… Ancak gel de oku!

Aklıma C.P.Snow’un 1959’da verdiği bir konferansın notlarına dayanarak yazdığı İki Kültür adlı eser geldi. Snow orada sosyal bilimlerle teknik adamların, tekniğe ait bilimcilerin arasındaki kopukluğu, uyuşmazlığı ve birbirlerine karşı duydukları hasmane hisleri tespitle işaret eder ve bunun aşılamaz bir hâl aldığını, böyle devam ederse, dünyayı yönetmek ısrarındaki tekniğin galebe çalıp insanlığın kaderini ele geçireceğinden, başta felsefe olmak üzere sosyal bilimlere yakın, uzak ne kadar bilimsel alan varsa tümünün gözden yiteceği, bir entelektüel azınlığın dışında hüküm ve kıymet kazanmayacağını, hatta kazanmak şurada dursun aksine kaybedeceğini söyler. [İki Kültür, Tübitak Yayınları, 1993]

Bu yaklaşım, İspanyol varoluşçu düşünür Jose Ortega y Gasset’in Kitlelerin İsyanı başlıklı muhteşem ve ufuk açıcı eserinde, teknik insan ve seçkin-aydın insan ayrımı yapmasına benzer bir duruma işaret ediyor. Gasset, birincileri kitle insanı olarak adlandırır, kendilerine ait uzmanlık alanları dışında bir şeyden habersiz insanlar diye âdeta yerin dibine sokar; bize göre de pek haksız değildir, laf aramızda… [Kitlelerin İsyanı, Yapı Kredi Kültür Yayınları]

Çok sonraları, Immanuel Wallerstein ve kalem arkadaşı Richard Lee’nin İki Kültürü Aşmak adlı eseri yayımlandı; bu yöndeki tartışmaları Marksçı bir bakış açısıyla katkı getiren bir çalışmadır. [Metis Yayınları, 2007]

Düşünüyorum da, kitle insanı üreten kapitalizmin ortaya çıkardığı yeni tür, teknik alana en yakın ama sosyal bilim benzeri dalı olan İşletme bilgisiyle donanmış bu insanlarıyla entelektüalizmi, aydınları, sanatçı ve edebiyatçıları bir kazanda kırk yıl kaynatsanız aralarında bir ünsiyet – kaynaşma, anlaşma, uzlaşma sağlanamaz.

Pek parmağa dolamamalı, böyle gelmiş böyle gider diye es geçmeli; Leviathan’a dönmeli…

[Leviathan, Yapı Kredi Kültür Yayınları, 15.Baskı, 2017]

 

 

 

 

 

 

BİR CEVAP BIRAK

fifteen + 1 =