İhtiyar yılı kapatırken

İhtiyar yılı kapatırken ilginç iki olayı düşünmemizde yarar olduğunu sanıyorum. Bunlardan birincisi Marks’ın ünlü eseri Kapital’in birinci cildinin yayınlanmasının 150. yılı ve kapitalizme alternatif olabileceğini kanıtlayan Sovyet Devrimi’nin 100. yılı olması; ikincisi ise akademi üzerine vurulan büyük darbedir.

Kapital, okunması kolay fakat anlaşılması güç bir eserdir, çünkü kapital salt bir iktisat eseri olmayıp, felsefe ve sosyolojiyi de kapsayan çok geniş açılımlı bir yapıttır. Marks’ın kapitalizmi eleştirmesi yöntemsel bir yaklaşımdır. Örneğin, ana-akım iktisat öğretisinin “kâr” dediğine Marks’ın “sömürü” adını vermesi, bizzat kendisinin de güçlü bir şekilde vurguladığı gibi bir sosyal buluştur; yöntemsel yaklaşım sonucunda ulaşılan bir buluştur. Marks ünlü eserine şöyle bir cümle ile başlar: “Kapitalist üretim tarzının egemen olduğu toplumların zenginliği, ‘muazzam bir meta yığını’ olarak görünür; bunun basit biçimi tek bir metadır.” İlk anda anlaşılması kolay, fakat algılanması derin muhakemeyi gerektiren bir ifade! Bu ilk cümle aslında Marks’ın “politik iktisat” olarak nitelediği İskoç ekolü iktisatçılarla bir tür kibar hesaplaşmadır. Şöyle ki, İskoç iktisatçıları da emek-değer teorisine dayanmış, değer yaratanın emek olduğunu kabul etmiştir. Bu durumda, eğer değeri yaratan emek ise, bir yanda böylesi muazzam değer birikimi, diğer yanda da bu değerleri yarattığı söylenen emekçilerin durumu nasıl açıklanabilir? Kaldı ki, liberalizmin ilk kurucularından John Locke da doğa ile birleşerek değer yaratan emeğin yarattığı değerin sahibi olduğunu ileri sürmüştür. İşte Marks’ın hesabı, liberalizmin ilk düşünürlerinden Locke’a rağmen, kendileri de emek-değer teorisine dayanmış olmalarına rağmen nasıl oldu da ana akım iktisat ekolü kurucularının ve en önde gelen teorisyen olan Ricardo’nun sömürüyü görememiş olmaları ile ilgilidir. Günümüzün liberalleri biraz gözlerini açıp da Marks’ın ünlü eserinin ilk cümlesini şöyle bir akıldan geçirirlerse, bilimsel düşüncelerine hayli katkı yapmış olurlar!

Bilimde bağnazlık olmamalıdır, çünkü bilim yanlışlama esası üzerinden gelişir. Sosyal bilimler alanında pozitif bilimler alanındaki gibi test yapılamıyor olmakla beraber, uzun zaman boyutu içinde yaşanan olaylar ya da gelişmeler bazı hipotezler hakkında bize oldukça değerli bilgiler sunmaktadır. Ana akım doğrultusunda seyreden kapitalizmi doğal süreç olarak görenler, ufakları bir tarafa bırakırsak, üç büyük krizin nasıl bir sistemik patolojinin sonucu olduğunu idrak etmeliler. Böylesi idrak sonucunda görüş değiştirmek akademik disipline olduğu kadar akademik etik anlayışına da uygundur. Bunun çok tipik örneğini de John Bates Clark vermiştir. İlk dönemlerinde ilahi yaklaşımı ile sosyal sistemi doğa sistemine benzeten Clark, yaşananların doğal dengesinin olduğunu ve müdahale edilmemesi gerektiğini ileri sürerken, ileri yaşlarında Darvin’le akademik karşılaşması sonucunda fikrini değiştirebilmiştir. Kâr olgusunun ve mülkiyetin kökenine inmeyen iktisatçı, aynen balığın denizi algılayamaması gibi, sermayenin etkisi ve baskısı ile tüm süreci doğal ve anlamlı görebilir.              Kapitalizme alternatif olarak Sovyet Devrimi’ni ileri sürmek, derhal kısa sürede dağılan bir sistemin sistem olarak görülemeyeceği görüşünü önümüze çıkarır. İlk bakışta haklı gibi görülebilecek bu yaklaşım ne teoriye, hatta ne de pratiğe uymaktadır. Bir kere, kapitalizm ulus devletlerin ortaya çıktığı 17. yüzyılın ortalarından çok önceleri zor ve baskı ile oluşmuş bir sistemdir. 4 asırdan daha uzun süre iktidarda kalan bir sistem artık sosyal kodlarımıza da işlemiştir. Buna karşın bir insan ömründen de daha kısa sürede hâkimiyetini sürdürmüş, etrafını çevreleyen kapitalistlerle mücadele ile kendi sistemini oturtamamış bir düzene sistem demek bile doğru değildir. Bu ayrı bir tartışma, o nedenle fazla ileri gitmeden konuyu burada kesip, konuyu bu denli uzatmamın asıl nedenine gelince, bu yıl boyunca malum yıldönümleri dolayısıyla birçok meslektaşım farklı yerlerde ilginç konuşmalar yaptı. Ne hazindir ki, ana akım müritleri ne bu tartışmalardan nasiplendiler ne de sistemin yerküremizi bile elimizden almasına bir an olsun kulak verebildiler. Acaba geçmişin iktisatçıları mı ahlaklı idi, yoksa günümüz profesyonelleri mi farklı yapıdadır. Belki de fark, ”iktisatçı” olmak ile “profesyonelleşmek” arasında yatıyor, aynen Marks ile Keynes arasındaki gibi! Ücreti emeğin verimliliğine, kârı riske bağlayıp, büyüyen firmaları tam rekabete yakıştırıp, krizleri de bankacıların hırsı ya da siyasilerin hatalı kararları sonucu olarak görmek bir hayli güçlü bir profesyonelliği gerektiriyor olsa!

Akademiyi bu kadar da suçlamamak gerekir. Zira akademi sermaye ile siyaset arasında kalabiliyor. Sermayenin parasal gücü, siyasetin ise ideolojik ve baskı araçları arasında kalan akademi, servet hazzı ile iş kadrosuzluk azabı arasında kimi zaman rotasını sapabiliyor. Burada da devreye, sermayenin politik kamçısından nasibini almış olan Marks girerek akademinin de, bir kurum olarak, sistemin üst yapı görüntüsü konumunda olduğunu bize hatırlatıyor. Şöyle ki, akademi sermaye ideolojisini kavramsallaştırıp teori görünümünde kutsallığa yükselterek beyinlere zerk ederek “görüntüsel özgür yaşamını” (!) sürdürüyor. Bilim ve bilimsel faaliyettin sınıfsal dokusunu net olarak görmeden akademiyi topluma ışık saçan doku olarak algılamak doğru değildir. Buna rağmen bazı durumlarda akademi öne çıkabiliyor. Burjuvazinin tam gelişemediği, buna bağlı olarak emek cephesinin de tam proleterleşemediği, yani burjuva demokrasisinin güdük kaldığı durumlarda akademinin bir bölümü çıkıntılık yapabiliyor. Burjuvazinin akademiyi henüz suhuletle hizaya getirmediği durumda olası ses yükseltilmesinde kamu baskı araçları devreye girebiliyor. 1982 YÖK akademiyi hizaya getirme projesi idi. Burjuvazinin ehlileştiremediği düzensiz akademinin ne zaman ne yapacağı belli olmadığından, 1402 sayılı yasa ile operasyon yapılarak, yukarıdan atama sistemi ile üst gözetim ve denetim altına alınarak, finansal yöntemle özel sektöre yönlendirilerek akademi tam denetim altına alındı. Ancak, son dönemde yaşananlar akademik alanı aşıp vicdanlara hitap etme düzeyine gelince, burjuvazinin ve emek cephesinin hezimet sessizliği arasından yürekli akademinin bir kesimi yükseldi. Küreselleşmeye uyum sağlama, sıkışan kapitalizmde piyasa mantığının siyasi kademeye başat olması durumunda içte yaşananları dile getirenleri baskılama ve denetleme salt akademiyi vurmadı, toplumda konuşan tüm kesimleri hedef aldı. İcranın yasamanın önüne geçmesi, yargının ve medyanın baskı altına alınması, akademinin denetlenerek baskılanması aslında sosyal Darvinizm sıkıntılarının yönetsel sancı yansımaları olarak su yüzüne çıktı. Tümüyle kendileri dışında cereyan eden ve çoğuna da siyasi kademenin açık ya da örtülü cevaz vererek gelişmesine neden olduğu olaylardan barış akademisyenlerinin sorumlu tutularak yargının karşısına çıkarılması, akademi-yargı karşıtlığından çok, akademi-siyaset karşıtlığı şeklinde yargısal değil, siyasal bir manevra olarak görülmelidir. Akademik kişiler de suç işleyebilir, ama isnat edilen suçu iki binin üzerinde akademik personel işlemiş ise, burada durup düşünmek gerekir. Dillerimizde düşürmediğimiz demokrasi, ifade özgürlüğü, barış içinde birlikte yaşamak, kimsenin iradesi üzerine baskı koymamak gibi kavramlar birer süs sözcükleri değildir, olmamalıdır.

Son Kudüs krizi, din kisvesi altında kızıştırılan hâkimiyet mücadelesi olarak, dünyamızın Yeni Yıl’a büyük risklerle girmeye aday olduğunu gösterir. Oysa Kudüs’ün, herhangi bir ülkenin ya da dinsel gurubun hâkimiyet alanı olarak değil de, tüm dinlerin ve insanların birlik ve beraberliğinin sembolü ve özgürlük simgesi olarak kabul edilip, yaşama geçirilmesine çalışılsaydı, geleceğe daha mutlu ve umutlu bakabilirdik.

Her şeye rağmen, sağlıklı, mutlu nice yıllar dilerim!

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

three × one =