İki yanlış bir doğruyu götürür

İki yanlış bir doğruyu götürür

0
PAYLAŞ

Bilindiği gibi Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nde beş daimi üyenin veto hakkı bulunmaktadır. Veto hakkı olan bu üyeler Amerika Birleşik Devletleri, Fransa, Birleşik Krallık, Çin Halk Cumhuriyeti ve Rusya’dır. Cumhurbaşkanı’nın söz konusu veto hakkı olan beş ülke bağlamında söylemiş olduğu ve sloganlaşan “dünya beşten büyüktür” sözü, eğer demokrasi özlemi ifadesi idi ise, keşke bu özlemi bizzat Türkiye için de duymuş olsa idi. Bir anlamda birlikte yönetim ve demokrasi anlayışının simgelendiği bu söyleme, Türkiye’deki yönetim biçimini ve siyaseti gören dünya âlem inanır mı sizce? Böylesi demokrasi ifadesi kavram ile Güvenlik Konseyi’nin dikkatini çekmiş olan kişi tekrar aynı ortamda aynı ifadeyi kullanabilir mi? Böyle bir durumda üyelerin alkışları acaba ne anlama gelir? Karşı tarafta ise, veto hakkını elinde tutan “despot” devletlerden her biri, kendi konumu ile şu anda Türkiye’ye giydirilmeye çalışılan yönetim arasında paralelliği görerek bu söyleme değer verir mi? Kaldı ki, bu paralellikte Güvenlik Konseyi’nin pozisyonu çok daha hafif ve anlaşılabilir durumdur.

İnsanların inandırıcı olabilmeleri, etiksel kurallarla siyaset yürütebilmeleri ve kendilerine bağlananları ikna edebilmeleri bildikleri ya da inanarak söyledikleri ile iman etmeleri koşuluna bağlıdır. Eğer sarf edilen sözlerle ya da sahibi olunan bilgilerle iman edilemiyorsa, o insan ya bilgi hamalıdır, ya da söylediğine kendisi de inanmamakta, siyasi manevra alanını genişletebilmek için öylesine konuşmaktadır.

Şimdi gelelim Türkiye’ye, yönetim biçimimiz, yapılan icraat ve sürdürülen OHAL ortada. Halkın ikiye bölünmüş görüntüsü artık oylara da yansımaktadır. Bu denli bölünmüş bir toplumu bir kişi yönetmeye çalışmaktadır. Hal böyle olunca, sanırım OHAL’in gerekçesi de ortadadır. Zira zahiri parti görüntüsü ile tek adam yönetimi toplumun bir kesimini mutlu etse(!) dahi, kaçınılmaz olarak diğer kesimi rahatsız eder. Rahatsız olan kesimi olağan yönetim biçimi ile durdurmak ve işleri yoluna koymak olanaklı değildir. İşte bundan dolayıdır ki, ortaya atılmış bir gerekçeye dayandırılarak, fakat gerekçenin de dışına çıkılarak genel yönetim biçimine dönüştürülen OHAL zaruret halini almaktadır. Peki, sizce bugün ülkeyi bu şekilde yönetime mecbur kılan siyasinin Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’ndeki söylemini nereye koyacağız? Güvenlik Konseyi salonunda bu sözlere muhatap olan diğer ülke temsilcileri bugünkü Türkiye’nin haline bakarak sizce siyasilerimiz ve ülkemiz hakkında nasıl bir yargıya sahip olur? Bunları düşündükçe inanın utanıyorum. Türkiye’nin böyle bir yönetime layık olmadığını ve bunu bir şekilde kıracağına inanmaktayım.

Adalet yürüyüşüne burun kıvırmamak gerekir, ancak bugünkü adaletsizliğimiz de gökten zembille inmedi. Bu aşamanın önünde, biraz da gerilere giderek, “yetmez, ama evet” aymazlarının ülkeye verdiği büyük armağan yatmaktadır! Yüksek düzeyde aydınların ve üstün nitelikte sanatçıların böylesi aklı zorlayan basireti yanında, son referandumun hukuksuz sonucu karşısında muhalefetin sadece birkaç itirazla durumu sistemleştirmesinin sonucunu yaşıyoruz ki, kök salan bu durumu sökmek ciddi bir mücadeleyi gerektirecektir. Yenikapı’da AKP manevralarına destek de buna katılınca buralara gelmek değil, gelmemek büyük bir başarı olurdu! Bundan dolayıdır ki, bence, son referandumu kesinlikle kabullenmeyen ve yaşadığımız sonuçları oluşturan ana arteri temelden kavrayan “Hayır Platformu” adalet yürüyüşüne önceliklidir. Zira bu sistem kabul edilir bir sistem değildir; bu sistem içinde adaletsizlik ne adalet dairelerinin ne de yargıçların ahlak ve dürüstlük anlayışı ile bağlantılıdır. Günümüzde hukukun ve adalet mekanizmasının siyasetin tercihi doğrultusunda aletsel kullanımı OHAL kadar doğal ve salt AKP iktidarının bekası meselesi olmanın ötesinde toplumun bir şekilde tutulabilmesi için adeta kaçınılmazdır. Zira yüksek makamdan sadır olan bir emrin itirazsız uygulanabilmesi ve ortaya çıkan sonuçlardan kimsenin hesap sorarak ortalığı karıştırmaması için adalet değil, adaletsizlik şarttır. Adaletsizliğin parlamento düzeyinde uygulanabilmesi için de meş’um ve malum yasanın meclisten geçmesi gerekiyordu. Bu kararı verenler ülkeyi meleklerin mi yoksa peygamberlerin mi yönettiğini düşünüyordu acaba? Üst üste yapılan hatalar hata olmaktan çıkar, politikanın parçasına dönüşür. Politikanın parçasına dönüşen uygulamanın sonuçlarına itiraz ise umalım yanıt bulur, ama doğrusu bu kadar saf olamıyorum. Bir sistem içinde sistemin temel işleyiş dinamiklerine dışarıdan yapılan itiraza sistemin egemeni tarafından karar verileceğine göre, tünelin ucu belirsiz bir görüntü vermektedir.

Her mücadelede yapılmış hatalar bir yana bırakılarak uygun yumuşak halkadan işe girişilebilir. Adalet yürüyüşünde de böyle bir düşüncenin hâkim olabilmesi ancak halkın duruma aktif destek vermesi ile olanaklıdır. Bölünmüş bir toplumda böyle bir desteğin gelmesi beklenen yüzde elli umarım aralarındaki farklılığı izale eder ve adalet gibi ulvi amaca destek verir. Ne var ki, her türlü etik dışı siyasi oyunlarla, verdiğimiz vergiler de kullanılarak bir tarafın hâkimiyetini ihdas edici sistem türlü manevralarla kurulmuşken adaletin nasıl sağlanacağı kuşkulu gözükmektedir. Gücün yanında yer tutmak ile perişan olmak (taraf – bitaraf)  arasındaki seçim adil olamaz. O nedenle, önce bu seçim koşuluna itiraz edilmeli ve sonuç mutlak olarak reddedilmeli idi.

Ciddi sınavlarda iki yanlış bir doğruyu götürür.
Mutlu ve huzurlu Bayram dileklerimle..

BİR CEVAP BIRAK