Çilek kasabası

Bugün sizlere biraz görmek ve inanmak istediklerimle ütopyalaştırdığım, biraz da lise yıllarımızda kendimize her yıl kutlayacağımıza söz verdiğimiz 19 Mayısı geçirdiğim bir Karadeniz kasabasında gördüğüm ve inandıklarımı anlatmak istiyorum.


Evet, bu kasabanın adı “Çilek Kasabası”. Yüzlerce yıllık görkemli çınarları ile adını alan (verdiğim) mis kokulu dağ çilekleri, cam gibi denizi ve sımsıcak insanları ile  küçük bir yerleşim yeri Çilek Kasabası. Orada herkes birbirinin arkadaşı, herkes yıllardır birbirini tanıyor ve olduğu gibi seviyor. Kimse birbirini görmekten çekindiği için yolunu değiştirmeyi  düşünmüyor. Kimse yarınki toplantıyı bir gün önceden düşünüp o anı yaşamaktan geri durmuyor. Kimse konuşmak istemediği birine çok yoğundum telefonunu cevaplayamadım demeyi aklından bile geçirmiyor. Çıkar ilişkilerine dönüşmemiş bir saflıkla ve doğallıkla davranıyorlar birbirlerine. Akşamlar ve sabahlar, güzel günlere eklenmiş anılar demek. Plan yapmak gerekmeden yaşanan zaman dilimlerinde, kimse kimseyi suçlamandan ya da sorumlu tutmadan paylaşıyor günlerini. İçlerinden biri, bizi buraya bağlayan ve mutlu olmamızı sağlayan birlikte oluşumuz, diyor tüm samimiyetiyle. Birisi yanında biriyle gelirse, arkadaşın arkadaşımdır mantığıyla ya da Tanrı misafiri inancıyla yaklaşım gösteriliyor. Kandırılmak, aldatılmak, yanlış anlaşılmak gibi paranoyaları yok, bu paranoyalara sahip olacak ilişkiler kurulmamış. Tıpkı kimsenin kendisiyle ilgili bir yalanı yaşamak zorunda olmadığı gibi. Gülmek, başkasıyla alay etmek değil, sevmek, birinin gücünü emmek değil, para, biriktirilecek bir amaç değil, dış görünüşü belirleyen kılık kıyafet, ziynet gibi ihtiyaçlar, imaj için markalara köle olmak değil. Birine ihtiyaç duyarsan yanında olunacağını bilirsin, bir gün ödemen gerektiği düşünülmeden. Evini açan, sofrasına buyur eden, çilekli reçellerini ikram eden ev sahipleri, kalkıp gittiğin zaman arkadan kalacak işi düşünmeden gülümsüyor yüzünüze. Görünenin dışında düşünmek, konuşmak ayıp. Görünenden bambaşka anlamlar çıkarmak daha da ayıp. Ama bunlar ayıp olduğu yapılmamaya çalışılmıyor.


Koca kentte ancak yaşadığı muhite gelince güvende hisseden, asansöre yabancılarla binme dendiği için komşularına bile selam vermeye korkutulan, kimsenin verdiği bir şeyi yeme diye öğrettikleri için, otobüste bisküvi uzatan teyzeye ne diyeceğini bilemeyen insan fobili çocukların büyütüldüğü bir şehirde doğup büyüdüm ben. 9 yaşımda bahçede oynarken annemin soyup tuzladığı salatalıkların kokusunu duyup, “ne olur bana da bir diş versen” diyen asfalt işçisini koşa koşa eve gelip anneme anlattığımda, benim duygusal ve insan sevgisi ile dolu annem, ağlaya ağlaya hazırladığı bir miktar salatalığı kesekağıdına sarıp elime vermişti o işçilere götürmem için. Ama “ver kaç” tembihleri yüzünden korkutulduğum için,annemin özenle hazırladığı paketi doğru adama teslim edip edemediğimi yıllarca düşündüm. Bahçende çalışan insana bir sürahi su vermenin hafiflikle ya da korkusuzlukla suçlandığı bir şehirde yaşayanlar, yani bizler, en insani davranışları unuttuğumuz için, böyle bir davranışla karşılaştığımızda ekstra bir iyilik görmüş gibi duygulanıyoruz. Biri adres sorarsa yaklaşmamasını öğreterek, çocuklarını korumaya çalışan veliler yüzünden, sıra arkadaşına bile temkinli davranıyor ilkokula başlayan çocuklar. İlkokul öğretmenleri de öyle her aile ferdinden hürmet görmüyor küçük yerlerde olduğu gibi. Benim yaşadığım yerde, çocuklar matematikten zayıf alınca, bir sonraki sınav için, mahalledeki bir abi ya da ablaya gitmiyor. Bisikletinin lastiğini bedava şişirecek bir amcaları yok mahallemin çocuklarının. Oyuncağını paylaşmak istemeyen çocuğun annesi, çocuğunun iyelik duygusunu törpülemek yerine, diğer çocuğa, oyuncağın kime aitse onun oynamaya hakkı olduğunu öğretmeye çalışıyor pedagog bilmişliğiyle! Hasta olan birine çorba yapılmıyor, kim kimin hasta olduğunu bile bilmiyor. “Falanca numarada oturan kadını süper markette gördüm, çok çökmüş, hasta galiba” deniyor en fazla. Kadının adı bile bilinmiyor. Siteler güvenlikleri olduğu için çok seviliyor, etrafı surlarla çevrilmiş, içerde de özel kıyafetleri ile muhafızlar, önlerinden gururla geçip gitmemizi sağlıyor. Bir “kolay gelsin” , ne kadar iyi bir insan olduğumuzun kanıtı gibi söyleniyor. Yolda yürürken arkadan gelen ayak sesine kulak kabartmak, şehirli insanın psikozu. 


Ben hiç Çilek Kasabası gibi bir yerde yaşamadım, ancak tatile gittim. Tatil, zaten normal hayatından kaçtığın kısa bir dönemindir, istediklerini yaptığın ve biteceğini bildiğin bir dönem. Çilek Kasabası, birçoğunun sahip olduğu avantajları fark etmeden yaşayan insanların da olduğunu görüp imrendiğimiz, ama sadece tatil yaptığımız yerlerden biri.Tıpkı yolları aşarken uğradığımız veya geçip gittiğimiz köyler gibi. Ah keşke burada yaşasaydık dediğimiz ama yaşayamayacağımız. Ruh sağlığını yitirmeye programlanarak yaşamaya alıştığımız bu şehri ve benzerlerini, kendimizi terk etmeden terk etmek gerçekten mümkün mü acaba? Çünkü beni ben yapan burada kurduğum ve olduğum gerçeklik. Yer değiştirmek için gerçekliğimi de değiştirmem gerek. Yani beni. Yoksa sırıtır. Beceriksizce bocalanır.
 Bir gün denemek istiyorum. Dünyamı, yaşam tarzımı ve alışkanlıklarımı değiştirmeyi! Çilek Kasabası gibi bir yerde, paranoyak olmayan, kendiyle ve dünyayla barışık, mutlu çocuklar yetiştirmeyi.


NOT: Bu yazıda adı geçmeyen ama bahsi geçen, Çilek Kasabası’nda  tanıştığım insanlara teşekkür ederim. Bana özlediğim bir hafta sonu yaşattıkları için.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.