İNGİLTERE… Ah o şarkılar ve anılar

Yazımı yazmak için bilgisayarımın başına geçtim. Oldum olası müziksiz bir şey yapamam.

Öğrenci iken annemin en çok kızdığı şeydi müzik eşliğinde çalışmam. “Bu gürültüde aklın okuduğunu nasıl alır be oğlum” derdi rahmetlik. Zamanla kızmaktan vazgeçti.

Play listemdeki çoğu Türk sanat müziği karışık şarkı ve melodiler eşliğinde yazımı yazmaya başlıyorum.

Başlıyorum başlamasına da, aklım müzikte. Şarkıların sözleri,melodiler o kadar anlamlı ki, onların anımsattıkları anıları düşünmekten esas yazma amacım olan konuya konsantre olmada zorlanıyorum. Halbuki okul yıllarımda hiç konsantre olma sorunum olmamıştı.

Vazgeçtim. Şarkılardan, müzikten bahsedeceğim.

“Gözlerin doluyor gecelerime” diyor Zeki Müren o büyülü sesi ile.

Gözlerimi kapatıyorum ve kendimi Köşklü Çiftlik Sinemasında buluyorum. Heyecanla beklenen filmi görmeye gitmiştik. Zeki Müren’in “Bahçevan” filmini.

Film yarıdan sonra renkleniyor. İşte bizi heyecanlandıran küçücük şeylerdi bunlar o güzelim 60lı yıllarda.

Metin Şentürk “akşam oldu, hüzünlendim ben yine” diyor. Niye akşamlar insanı hüzünlendirir diye düşünüyorum. Güneşli bir günün sonunda, güneşin batması ile basan akşamlar beni de müthiş hüzünlendirir.

Hüzün birçok yaratıcı sanatçının kaderi galiba. Dünyanın en büyük sanat üstadlarının yaşamı hep hüzün içinde geçti.

Mozart, Orhan Veli, Sabahattin Ali, Van Gogh, Virginia Woolf, Karen Carpenter ve daha nice yetenekli sanatçılar buna örnek. Bazıları melankolik yaşamlarını kendileri sonlandırdı.

Ve sırada Karen Carpenter (bizim playlist çok dilli!). Çok hüzünlenirdim bu bedbaht müzisyenin “Yesterday Once More” şarkısını her dinlediğimde. 70li yılların başındaki içkili arkadaş sohbetlerinde o şarkıyı dinler ve ağlardım. Nedeni saklı kalsın.

“Nasıl geçti habersiz, o güzelim yıllarım. Bazen gözyaşı oldu, bazen içli bir şarkı…” Tarkan’ı dinlerken çok çabuk geçen yıllarımı düşünerek dalıp gidiyorum.

Her anını eksiksiz, dün gibi hatırladığım o güzelim yıllar gözlerimin önünden bir film şeriti gibi geçiyor.

Kâh Lozan otobüsü ile Lefkoşa ile Leymosun yolculuğu yaparken, kâh Lefke’de mezarlıktaki feza gemimiz olan zeytin ağacının üzerinde oynarken, kâh Zahra Sokaktan Taksim Sahasında prova yapan Barış Gücü bandosunu izlerken buluyorum kendimi.

Gerçekten yıllar ne çabuk akıp gidiyor. Akıp giden biz miyiz yoksa? Keşkelerim çok olmasa da olanları pişmanlıkla anımsıyorum.

Ve bir klasik müzik parçası. Brahms’ın “Hungarian Waltz” (Macar Valsı). Bu melodi beni Lefke Karadağ Sahasına götürüyor. Liseli kızlar 19 Mayıs gösterilerini bu dansın eşliğinde yapmışlardı. Aradan 60 yıla yakın bir zaman geçmesine rağmen bu melodinin bana bunu anımsatmasının garipliğini düşünüyorum.

Hava biraz neşeleniyor. “Portakal atışalım” diyor Gazi Set. Müzik neşeli de bana aniden anımsattığı pek de öyle değil. Lefkoşa’da okurken portakal zamanı babam Süleyman’ın otomobili ile Lefke’deki bahçemizden kesilen köfün dolusu portakal gönderirdi bize.

“İyi ya, bunda ne var?” diyeceksiniz. Büyükannem bir sepet portakal hazırlar ve beni Baf Kapısı bölgesindeki evinde özel İngilizce ders aldığım Başaran hocaya götürmeye zorlardı. Çok kızardım. Çünkü derse gelen zengin Lefkoşa ailelerinin çocukları tarafından alay konusu olacağımı biliyordum.

Yine Zeki Müren, ve yine anılarımdaki çok güzel eseri. “Unutturamaz seni hiç kimse, unutulsam da ben”. Lefke’deki evimizde süslenmiş sünnet yatağımda yatıyorum. Etrafımdaki hediyeler sızımı hafifletiyor. Günlerce süren eğlenceler devam ediyor. Ve şu an kim olduğunu hatırlamadığım birisi mikrofonla bu ölümsüz şarkıyı okuyor. “…Bir sisli hazan kesilir ruhum, eğer görmesem”.

Şarkıların sözlerine bakar mısınız? Şimdi böyle anlamlı sözlerin süslediği şarkılar sanırım pek yok.

Bir şarkı daha dinleyip yazımı bitirmem gerekir.

Son şarkı hayal kırıklığına uğratmıyor. “Şarap mahzende yıllanır, aşkın kalbimde yıllanıyor, ikisini birden içtim, inan içim yanıyor”.

Müzik aşkı ile yanıp tutuşarak özenle sakladığım yıllanmış şarabı açıp bardağıma dolduruyorum. Bardaktan dökülürken şarabın çıkardığı sesten içmeden mest oluyorum.

Yürüyelim. Öyle derdi İsmail dayım, “şerefe” yerine. Haydi dostlar, şarkıların eşliğinde anılara yürüyelim.

 

 

 

 

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

eight + five =

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.