İNGİLTERE… Avrupa’da bir hayalet dolaşıyor; ‘Gezi’ hayaleti

Son dönemde Avrupa’nın çeşitli yerlerinde, herhangi bir örgüt veya partiyle bağı olmayan, kendilerini solda belli bir görüşle ilişkilendirmeyen, sosyal medya üzerinden örgütlenerek sokağı eylem alanı olarak kullanan kitlelerin protesto eylemleri yaygınlaşmaya başladı. Fransa’da akaryakıt fiyatlarının yükselmesine karşı sokağa çıkan, “Sarı Yelekliler” olarak anılan hareket veya aynı günlerde İngiltere’de çevre kirliliğine veya Brexit’e karşı eylemler yapan kitleler gibi..

Bu hareketlerin karakterine baktığımızda, geleneksel ‘kitle’ tanımına tam olarak uymayan bir yapıya ship olduklarını görüyoruz. Kitleler, (İster siyasi içerikli bir protestoya katılan, ister bir futbol maçını izleyen ‘taraftar’ grubu olsun) bireylerin kendi kimliklerini geçici olarak bırakıp, sözkonusu yığın içinde ‘erimesiyle’ ortaya çıkar. Ancak, başta Gezi Olayları’na katılanlar olmak üzere, Avrupa’da son zamanda ortaya çıkan protesto eylemlerinde bireylerin kendi kimlikleriyle yer aldıkları gözlemleniyor. Eylemlerin sözcülerinin olmaması bir yana, bireylerin taşıdıkları pankartların, basına verdikleri demeçlerin içeriklerine baktığımızda, o günkü protesto eyleminin gündemiyle ilgili ortak bir söylem yerine, kendi politik –veya meslek, cinsiyet, cinsel eğilim vb. kimlikler üzerinden- kimlikleriyle ilintili sözcüklerle ifade ettikleri kişisel bir söylemle eylemleri tanımlayıp, katıldıklarını görüyoruz. Bu bağlamda, tek tek insanlar, politik eylemlere kişisel nedenler temelinde ve sezgisel tepkilerle katılıyor gibi görünse de, bu dürtülerin ardında bilinçsiz bir tepkiden çok, farklı bir bilinç temelinde ortaya çıkan yeni bir tepki/eylem/örgütlenme modeli saptamak mümkün.

Bu eylemler yine, gündemdeki konulara  karşı anlık reaksiyonlar gibi görünmesine rağmen, eylemlerin siyasi karakterini (İdeolojik- özünde var olan iktidarlara/sisteme karşı olduğunu) arka planda bekletmeleriyle, sadece iktidara değil, genelde siyasete yeni sorular soran, kendi kendini yeniden üreten toplumsal eylemlerdir. Bu yönüyle, tek tek sorunlara, kısa dönemli çözümlere odaklanmış protestolar olarak ortaya çıkan eylemler, kolektif hayal gücünü tekrar canlandırmasıyla potansiyel bir ‘iktidar’ı da içinde taşımaktadır. Tek bir istemle belli bir protesto eylemiyle sokağa çıkılsa bile, kökü ve hedefleri genişlemeye ve derinleşmeye açıktır; yeni anlamlar ve eylem türleri üretebilirler. Bu yönüyle katılımcılığın önünü açar. Politikadan olduğu kadar duygulardan da beslenir. En geniş kitlelerin sorunlarına sahip çıkan kapsayıcı bir nitelik taşır.

Bu eylemlerin var olan sağ iktidarlara karşı (Neoliberalizme) bir tepki olduğu gerçeğinden bakarsak, bu çıkışların genelde sol damar içinde yer aldığını söyleyebiliriz. Ne var ki, bu hareketlerin yine solda yer alan politik partilerle arasına koyduğu mesafe, lider beklentilerinin olmaması, ‘hazır’ bir düşünce silsilelerinin kılavuzluğuna ihtiyaç duymaması, hiyerarşik ve homojen bir yapısı olmamasıyla, kısaca, insanı siyasetin merkezine taşıma dürtüsüyle aynı anda, sola karşı bir ‘uyarı’ olduğunu da söyleyebiliriz. Solda, işlevci (Günün somut koşullarını siyasetin merkezine koyan) bir akılla, daha iyi bir dünya özlemi arasında kopan, yaratıcı ve özgürleştirici bağı tekrar kurmanın yollarına işaret eden bir karakter taşıyan hareketlerdir.

Bu hareketlerin/eylemlerin bir partiyle –örgütsel- bağ kurmamaları, önceden tasarlanmış bir taktiğin parçası olarak değil, spontane bir girişimle, doğal bir tepkiyle ortaya çıkması, kitleler içinde bazı sol parti üyelerinin, destekçilerinin olmadığını göstermiyor, ki kesinlikle olduğunu kabul edebiliriz. Bu eğilim, var olan sol partilerin güncel politikalarının veya programlarının var olan gerçekle çakışmadığına, uyumlu olmadığına işaret ediyor. Diğer bir deyişle, kitleler, örgütsüzlüğü savunmuyor, var olan örgüt ve partilerin politikalarıyla aralarına mesafe koyuyor.

Sahipsiz” kitleler olarak sakağa çıkmak, uzun dönemde direnişin zayıflamasının, giderek sönmesinin koşullarını yarattığı ileri sürülebilir. Fakat aynı anda da bu karakterleri onlara, güncel olana acil müdahale zemininde avantaj sağlıyor. Diğer yandan, iktidarların sola karşı kullandığı klişeleşmiş, ancak hala etkili argümanlarla bu eylemleri, belli bir zümrenin her zamanki, malum eylemleri olarak suçlayarak mahkum etmesini zorlaştırıyor. Bu ‘sahipsiz’ karakteri, iktidarın onları parmakla işaret ederek, belli bir kalıba sokmalarını, ‘düşman’ ilan etmelerini engelliyor. Gezi Parkı’nda bir kaç ağacın kesilmesine itirazla başlayan ve giderek iktidara odaklanan kitleleri RTE’nin, “Çapulcular” olarak tanımlaması bu argümana tipik bir örnektir, ki sonraları zaman içinde bu tanımlama da siyasi gündeme göre değişmişti. (FETÖ’cü oldukları bile söylendi, ‘kokteyl’ terör örgütleri suçlamaları yaratıldı..vb.) Fransa’da “Sarı Yelekliler” de bu anlamda özgün; akaryakıt fiyatlarına karşı sokağa çıkanları sahipsiz, isimsiz yığınlardan çıkarıp, onları ‘kitleleştiren’ olgu, giydikleri sarı yeleklerle anılmaları oldu. Politik istemleri, sınıfsal karakterleri veya geleneksel sol-sağ sınıflandırmaları yerine, ortak bir ‘giysi’ üzerinden yapılan tanımlama, paradoksal olarak bir yandan, kitlenin toplumsal anlamda homojen olmayan, örgütsüz yapısını imlerken, diğer yandan da, iktidar karşısında onların yeni bir muhalif unsur olarak doğmasını hazırlıyor ve geniş bir birliğin zeminini yaratıyordu.

Bu hareketleri tanımlamanın verdiği zorluklar, benzer protesto eylemlerine farklı ülkelerde polisin müdahalelerinde de farklılıklar ortaya çıkarıyor. Fransa’da polisin “Sarı Yelekliler”e sert müdahalesine karşın, aynı günlerde İngiltere’de hava kirliliğine karşı trafiği kesip, günün en yoğun saatlerinde ulaşımı paralize eden protestoculara karşı polis, hiç bir müdahalede bulunmuyor, eylemcilerin kendiliğinden bölgeden ayrılmalarını sabırla bekliyordu. Elbette, her ülkenin kendi özgün koşulları da bunda etken; örneğin İngiltere’de güvenlik güçlerinin bugünlerdeki yumuşak tavrında, Muhafazakar Hükümet’in yakın çağların en büyük krizi (Brexit) içinde olmasının payı da vardır.  Yine de, bu tür eylemlerin, iktidardaki seçkinlerin bilinen yöntemlerle müdahalesini zorlaştırdığına işaret ediyor. (Gezi’nin ilk günlerinde AKP iktidarının nasıl bir müdahale konusunda kararsızlığını hatırlayın. Hatta muhalefet içinde –özellikle kimlik siyaseti izleyenlerde- yarattığı “şaşkınlığı”, “ikircimi” ve “eylemsizliği”..) (*)

Neden ‘örgütsüz’ hareketler yaygınlaşıyor?

Son dönemde kendiliğinden ortaya çıkan protesto eylemlerinin karakterini genel hatlarıyla belirledikten sonra öne çıkan soru; neden böyle ‘örgütsüz’, hatta partiler üstü diyebileceğimiz hareketlerin yaygınlaştığıdır.

Kitleleri sokağa çıkmaya zorlayan etmenin neoliberalizmin her alanda yaşadığı kriz olduğu gerçeğinden bakarsak, solda gerçek bir alternatifin olmaması bu soruya verilmiş en kısa yanıt olacaktır. Bu krizden çıkış olarak, yine sağın sunduğu alternatif, sağ-popülist hareketlerin son dönemde siyasi arenaya damgasını vurduğunu kabul edersek, solun basiretsizliğini, kendini değişen koşullara göre yenileyememesini, bugüne alternatif sunamamasını kitleleri kendiliğinden harekete geçiren başat etmen olarak belirleyebiliriz.

Elbette,  ‘örgütsüz’ derken, sokağa çıkanların genellikle sosyal medya üzerinden aralarında bir ‘iletişim’ olduğunu ve tek tek kişilerin solda bazı örgütlerle organik bağları olabileceğini göz ardı etmiyoruz. Ancak yönetim veya hiyerarşi gerektiren bir yapılanmaları yok. Diğer bir deyişle, geleneksel anlamda örgütlenme biçimleri dışında bir ‘örgütlenme’  söz konusu. Bilişim çağına özgü bir ‘doğallığı’ var bu hareketlerin. Altını çizdiğim ‘örgütsüzlüğün’, ilk başlarda planlı bir seçim olmaktan öte, bir  zorunluluk olarak ortaya çıktığını düşünürsek, kitlelerin kendilerini ait hissettiği, seslerini duyarabileceğine inandığı, politik olarak güvendiği bir parti veya örgütün olmaması nedeniyle kendiliğinden hareket ettiğini de kabul etmek gerekiyor. Tam da bu alanda aktif olan sağ-popülist hareketlere, tehlikeyi görüp yönelmeyi reddedenlerin alternatifi olarak ortaya çıkan hareketler olarak görmek gerekiyor. Corbyn’in İşçi Partisi, Sanders’ın etrafında kümelenen kitleler gibi ‘sol dönüşüm’ hareketleri olarak adlandırabileceğimiz, solda yeni filizlenen alternatiflerin potansiyel tabanı olarak da görebiliriz bu hareketleri.

Bugün solun kendi içinde en yaygın tartıştığı konulardan biri de, “nasıl bir sol?” sorusudur. Bu soruya herkes farklı yanıtlar verebilir, veriyor da, ancak böyle bir sorunun ortaya çıkması bile, gerçekte solda bugüne müdahale edebilecek gerçekçi programların olmayışına işaret ediyor. O takdirde, bu ‘örgütsüz’ hareketleri, kitlelerin sola verdiği bir yanıt olarak değerlendirebilir miyiz?

_______________

(*) https://www.acikgazete.com/ingiltere-2013-yazi-sicak-eylemler/

 

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here