İNGİLTERE… Aydın Doğan gün gelecek yargılanacak…

Gündüzün geceye eşit olduğu 21 Mart’ta Aydın Doğan’ın Doğan Medya Grubu’nu, Demirören Medya Grubu’na satması gündeme bomba gibi düşmüştü.

Aydın Doğan veda mektubunda satışın nedenini “Artık 80 yaşını geride bırakmış bulunuyorum. Geldiğim bu aşamada, kendi isteğimle, yayıncılık mesleğime nokta koymaya karar verdim” diye açıklıyor.

Benim gibi mesleğe sahip çıkmaya çalışan gazetecilerin düşüncesini ise arkadaşım BirGün Dış Haberler Müdürü Kemal Erdemol özetlemiş:

“Gayriresmi yandaş Doğan Grubu resmi yandaş oldu işte… Fiyatı olanı satın alırlar ayrıca… Mesele kendine fiyat biçmemekte. Sonuna kadar, inandığım gazeteciliği yapacağım ben. (ve gerçek meslektaşlarım da elbette) Satılıklar, satan alanlar benden bizden uzak dursun… Gider duvarlara yazarız haberimizi ama yine de yazarız…”

Neyse dostlar Aydın Doğan neden yargılanmalı, anlatmaya başlıyorum…

Aydın Doğan veda mektubunda şöyle devam ediyor:

“Bundan 59 yıl önce, Gümüşhane’nin Kelkit ilçesinden yükseköğrenim için İstanbul’a geldim. 23 yaşındayken tek başına iş hayatına atıldım ve Şişli Vergi Dairesi’ne kaydımı yaptırdım. Doğan Grubu’nun temelleri bu şekilde atılmış oldu. Doğan Grubu bugün, çeşitli sektörlerde başarıyla faaliyet gösteren önemli bir ekonomik değer haline geldi.”

Doğan Grubu nasıl kimine göre 890 milyon dolar, kimine göre de 1.2 milyar dolar marka değeri oldu anlatalım. Hazır mıyız suç duyuruma başlıyorum…

Bir ülkenin demokrasisi neyse medyası da ona göre şekilleniyor. Türkiye’de 1970’lerde (ABD’de 1950’lerde) medyada gazeteci patronlar devri bitip büyük holdingler devri başlamıştı. Bu, “Gazete ve televizyon kanalları artık büyük yatırımlar gerektirince kapitalist ekonomide zorunlu bir dönüşümdü” denilebilir…

ABD’yi dil bilimci ve medya araştırmacısı Noam Chomsky, “Medya patronları rüzgarın önünde yer almak yerine niye karşı dursunlar ki” diye yazıyor. Medya işi de yapan holdingler; devlet ihalesi, yatırım, ihracak, ithalat ve teşvik işleriyle de hükümete göbekten bağımlı oldukları için kendilerine çizilen kırmızı çizgiyi geçmemeye hep özen gösterdiler. Türkiye’de de medya hep güçten yana oldu. Hatta yalakalık yarışına girip kraldan çok kralcı kesildi. Hükümetin iç ve dış politikasında duymak istediğini kendisine bile söylenmeden aktardı durdu.

Türkiye medyasında iyi gazeteciler yok mu? İyi haberler çıkmıyor mu? Tabii iyi gazetecilerin iyi haberlerine rastlıyoruz. Bütün bunları da Chomsky “Okura yutturmak üzere zehirli kekin üstündeki çilekler” diye açıklıyor…

Gazetedeki en önemli ilke, çıkan her haberin holdingin çıkarına ters düşmemesidir. Örneğin rakip holdingin yatırımı, hatta rakip grubun televizyon kanalıyla anlaşan sanatçının haberine bile yer verilmez. Eğer bir gazeteci, devletten kiraladığı ormanı yasadışı olarak yakıp otel diken turizmciyi haber yapmışsa 30 yıl önce olduğu gibi “Aferim” denilip bir büyük altın takılmaz… Ne yapılır? Haber dosyalanır ve beklenir… Sözkonusu turizmci reklam vermediğinde ya da bir ihalede patronla pişti olduğunda önüne çıkarılır. Ayrıca doğayı katleden müteahhit ve mudisini soyan bankacı gibi çakal sürüleriyle reklam yani “sus payı” ile ortaklık edilir. (Bu konudaki tanıklıklarımı geçmişteki köşe yazılarımda ayrıntılı anlatmıştım.)

Türkiye’de medya gökdelenlerinde çalışan bir gazeteci olarak işleyişi de şöyle aktarayım. Herşeyden önce şirketler kurumsal görünse de bir aile şirketi gibi yönetiliyor. Gazetenin politikası dışında haber üretilmesi yasak. İşçi, sendika ve köylü haberlerine yer yok. Kürtler ve Ermeniler ancak “terör” haberlerindedir. Ekonominin yüzde 10’u borsadadır ama küçük yatırımcıyı borsaya çekip silkelemek hedeflendiğinden ekonomi sayfasının yarısı borsa listesine ayrılmıştır. Köşe yazarları bazı kitlelere (örneğin CHP, kadın ya da küçük yatırımcıya) lokum dağıtacak şekilde seçilmiştir. Aslında bu yazarların çoğu tetikçidir. Kendilerinden istenildiğinde manipüle yazılarıyla okurlarını etkilemeye çalışırlar.

Medya sektörü çalışanların hakları açısından da en berbat olanıdır… Gazetesi AB’yi savunsa, köşe yazarları insan haklarına sahip çıksa bile işyerinde sendikaya izin verilmez. Sigortasız gazeteciler* ve (özellikle dağıtım işinde) çocuk işçiler kanayan yaradır. Türkiye’nin en önemli markası olan bu medya şirketlerinde binlerce çalışanın ücretlerinin küçük bir kısmı sigortadan gösterilir. Bu şirketlerde çatlak sese asla izin verilmez. Sendikal çalışmaya giren ya da yasal hak arayan bir gazeteci rakip gazetede bile iş bulamaz. Fazla mesai, bayram tatili hak getire…

Sendika olmayınca gazetecilerin iş ile bağı servis müdürünün iki dudağı arasındadır. Bu durum çalışanları muma döndürmek için yeterli bir nedendir… Bir gazetecinin “Yahu müdür benim haberi tanıyamadım, çok değiştirmişsin” ya da “Senin maaşının 100’de birini alıyorum. İnsaf yahu” demeye cüret etmesi, çemberin dışına atılması anlamındadır.

Çalışma Bakanlığı bütün işyerlerini korkusuzca denetlese de medyaya sıra gelince bir soluklanır. Hükümet – medya ilişkisi özel bir ilişkidir. Denetim ancak ve ancak ilişkiler bozulunca tehdit olarak kullanılır…

Velakin, ulusal holding medyası bir ülkede demokrasi mücadelesine katılamaz. Zaten “hak” ve “özgürlük” kelimelerinden holding olarak korkar… Onların bu kelimelerden anladıkları tekerleklerine çomak sokulmamasıdır. Chomsky’nin dediği gibi medya patronları iktidarın eteğinde varlığını sürdürüp büyümeye çalışır…

Medyada herşey bu kadar kötümser mi? Hayır… İnternet büyük yatırımlara gerek olmadan gazete, radyo ve tv yayınlama şansı yarattı. Böylece “bağımsız” sosyalist ve yerel basının yanına bağımsız internet medyası ve bloklar da katıldı. Holding medyasının foyasını ortaya çıkaran, hükümetin kirli çamaşırlarını ortaya cesurca dökebilen bu küçük medya (Bu yazıda da okuduğunuz gibi ), devlere de kafa tutabiliyor. Heyooo…

Gelelim Kelkitli harbi delikanlıya… Aydın Doğan sektörde ifade özgürlüğünün tek garantisi sendikaların basından arındırılmasında baş rol oynayan bir işverendir… (Bu arada Emin Çölaşan’ın Hürriyet’te köşe yazarıyken, iş arkadaşlarına “Sendikaya ‘Hayır!’ deyin, herşey daha iyi olacak. Ben garantisiyim’ mesajını attığını da ekleyeyim.) Gazetecileri Basın Yasası kapsamında çalıştırması gerekirken, taşaron şirketlerde temizlikçi kadrosunda göstererek sendikalaşmanın önüne set çeken bir patrondur. Sosyal haklarını kullandırtmadığı, kolunu kanadını kırdığı gazetecilerin “ekip” denilen bir tür çetenin kucağına iteleyerek, hiyerarşik olarak şefe, müdüre ve patrona yalakalık sistemini getiren gerçek bir mucittir.

Kısaca Aydın Doğan, ifade özgürlüğü dolayısıyla düşünce özgürlüğüne kendince şekil vererek sektörün ve Türkiye’nin aydınlık geleceğini de ipotekleyen (ve tavla seven) Kelkitli bir yaşam mimarıdır.

Bugünkü fotoğrafta Aydın Doğan’ın (benim gibi) mağdur ettiği basın emekçileri, havlu atıp kaçmıyor, ön saflarda “Siyasi baskılara da hayır!” diye mücadele ediyor. “Demokrat cemaat” de, “Aydın Doğan piyasadan çekiliyor” deyü yas tutuyor ve kurdu kuzu diye (hem de bize) yutturmaya çalışıyor…

Hanımlar beyler ve çocuklar, Türkiye’de medya katliamının her aşamasında Aydın Doğan vardı. Şimdi kendisi ringten havlu atıp kaçacağını sanıyorsa yanılıyor!

Gündüzün geceye eşit olduğu bir geceye mi denk düşer bilmem ama hayatın eşitlendiği bir gün Aydın Doğan ve yanındakilerin yargılanacağını çok iyi biliyorum. Davacılarından birisi de meslek adına ben olacağım ve ölüsü ya da dirisi sanık sandalyesinde titreyen bu zanlıya “Türkiye medyasının katilisin! Hesap vereceksin şimdi” diye bağıracağım ve bütün servetine el konulmasını talep edeceğim.

___________________________
*Hürriyet Gazetesi’nin İstanbul’daki ünlü Medya Tower’ında 1998-2001 arasında gazeteci olarak çalıştım. Sigorta primlerimin yatırılmadığını da mahkemede kanıtladım.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

sixteen − fourteen =