İNGİLTERE… Dostlar sağolsun…

İNGİLTERE… Dostlar sağolsun…

8
PAYLAŞ
Küçüktüm… Akşehir’in cumbalı evlerinin kafa kafaya verdiği Arnavut taşlarını kar ve buz kapladığı sokakta kayıyorduk. Annem o akşam yeni iskarpinlerimi gösterip “Sürekli buzda kayarsan ayakkabıların eskir” dedi. “Hikmet çok yoksul ama, o da kayıyor” dedim… Annem “Yoksulların da kayma hakkı var” dedi…
Yıllar geçti… Londra’da bir promosyon şirketinde grafikerlik yapıyorum. Şirket bazı müşterileri için özel üretim de yaptırıyor. Ertesi günü İstanbul’a uçacağım, büyükçe bir çantaya ihtiyacım var. Zamandan tasarruf etmek için patrona promosyon spor çantalardan birini satın almak istediğimi söyledim. Çok dil bilen, her sohbetinde felsefe yapan işadamı parmağını sallayarak “O çantalar çok pahalı ama” dedi. Annemin yanıtı aklıma geldi, “İşçilerin de o çantayı kullanma hakkı var” dedim.
Ankara’da 80’lere doğru üniversitedeyim. Cebeci’de SBF’nin karşısında Kabakçı Apartmanı’nın bodrum katında hemşehrilerle ev paylaşıyoruz. 1 Mayıs, 6 Mayıs ve 31 Mayıs gibi devrimciler için özel günler için resimli dev pankartlar yapıyorum. Ev atölye gibi. Bir gece öncesinde annem çat kapı Akşehir’den geliyor, “Benim notuma göre yarın yürüyüş olmalı. Seni eyleme falan göndermem” diyor. Her zamanki gibi pazarlığa tutuşuyoruz. Sonunda “Yanından ayrılmayacağım” sözüm üzerine beraber yürüyüşe katılıyoruz. Eylem sonrasında arkadaşları yine toplu olarak bize “anne yemeği”ne davet ediyor.
Londra’da bir pazar günü dostum Ender ve Mine’in evinde annemle misafiriz… Ender “Hadi bu gün sizi uçurayım” dedi. Ender, Hava Harp Okulu’ndan ayrılma. Bir arkadaşımızla ortak küçük bir uçağı var. Fırsat buldukca eşi dostuyla uçuyor. Havaalanına gittik. Annem uçağı gördü, “Ben bu uçağa binmem, sizi de bindirmem!” dedi. Ender başladı dil dökmeye. Sonra hep beraber bindik. Londra semalarında keyif de aldı. “Anne, Ender ne dedi de ikna oldun” diye sordum. “Siz o uçağa binmeye kararlıydınız. Size bir şey olsa, ben de ölürdüm zaten” dedi.
Londra’da 1 Mayıs sabahı… Annem bizimle… Bir türlü 1 Mayıs’a katılmama izin vermiyor. “Hadi sen de gel, eski günler gibi” diyorum, “Halim yok. Yürüyemem” diyor. Baktım kararlı “Hadi” dedim, “O zaman Karl Marx’ın mezarına gidelim.” Pazarlığı kabul ediyor. Karl Marx’ın mezarı dünyanın dört bir yanından komunist ziyaretçilerle dolu. O da ne? Annem mezarın başında ellerini açıp duaya duruyor… “Anne Marx böyle bir şey istemezdi” diye fısıldıyorum, “Bak bu adam fakir fukaradan yana iyi bir adam. ‘Ya Allah varsa’ diye düşünmek gerek” diye ekliyor.
Annem hastaydın… Elini tuttum ama canımı canına ulayamadım…
Sanırım 2000 yılıydı. Londra’dan 14 yıl sonra İstanbul’a dönmüş Eyüp’te annemle yaşıyor, Hürriyet Ekonomi Sevisi’nde de muhabir olarak çalışıyorum. Annemle dar gelirli fakat keyifli bir yaşantımız var. Hürriyet’te ben de dahil pek çok çalışan sigortasız ya da küçük bir rakama sigortalı çalıştırılıyor. Patron Aydın Doğan hükümetin de göz yummasıyla vergi kaçırıyor. Gazetede sendika kelimesi bile yasak. Dağıtım servisinde çocuk işçiler yürek burkuyor. Gazetede adına “Ekip” denilen çeteler, patron yalakalığı yapıyor, farklı kumaştan olanlara yaşama hakkı vermiyor. Sinirden saçkıran oldum. Benim gibi ekip dışında kalan demokrat arkadaşlara “Yarın Aydın Doğan Teşvikiye Camii’de bir cenazeye katılacak. Ben de caminin arkasından uçan balonlara ‘Aydın Doğan vergi kaçırıyor’ sloganını takıp uçuracağım” dedim. Arkadaşların kafasına yattı. Balonların pankartı kaldırma gücünü hesapladım. O akşam eve hafif beyaz çöp torbaları ve renkli bantlarla gittim. Salonda pankartı hazırlamaya başladım. Annem durumu anlayınca söylenmeye başladı, “Kocaman adam oldun, bir türlü akıllanmadın! Yaşıtlarının neredeyse torunu var!” “Anne” dedim, “Bak harfleri tek başıma yapıştıramıyorum. Söyleneceğine yardım et.” Oturdu yanıma.“Dur” dedim, “Önce parmaklarını bantlayalım da parmak izin çıkmasın. Ayrı koğuşa atarlarsa canın sıkılır.”
Ertesi gün akşam eve elimde pankartla döndüğümde heyecanla eylemi sordu. “Uçuramadık” dedim, çünkü 42 balon almamız gerekiyordu, 32 balona paramız yetti. Üzüldü, “Hay be oğlum deseydin ya, bakkaldan borç isterdim!” O pankart aylarca somyanın altında saklı kaldı.
İstanbul’da 11 Nisan Salı saat 2.20’de annem kollarımda gözlerini yumdu. O hayatı boyunca haksızlığa, kötülüğe velakin son 30 yılında da parkinsona karşı mücadele verdi. 13 Nisan Perşembe öğleyin de Nasrettin Hoca Mezarlığı’nda Nasrettin Hoca’ya tam 50 adım ötedeki babam nam-ı diğer “Hoca” Kasap Ferruh’un mezarına yine kollarımda uğurladık. Annem Mübehher Eskioğlu ile aramda özel bir bağ vardı. O benim için iyi bir anne, cesur bir yol arkadaşı ve gerçek bir öğretmendi. Bundan sonra yalnız nasıl yürüyeceğimi gerçekten bilmiyorum… Bana başsağlığı dileyenlere “Dostlar sağolsun” diyorum.

8 YORUMLAR

  1. Annen o cok nadir insanlardan biriydi, yalniz senin degil hepimizin annesiydi.. O, ne kadar ozel bir anne ise sen de o kadar ozel bir evlattin onun icin. Ister iyi, ister kotu gununde sen herzaman yaninda oldun, annen seninle hep gurur duydu. Senin gibi ozel bir evlat yetistirip bizlere arkadas olarak kazandirdigi icin kendisine tesekkur ederiz. Acini ve kaybini anliyor ve sabir diliyorum. Yalniz degilsin arkadasim, biz variz…
    Mubehher teyzemi cok sevdim ve cok ozleyecegim. Yildizlar yoldasi olsun, isiklar icinde uyusun. ❤️

  2. Faruk Bey, basiniz sag olsun. Anneniz ne kadar cesur ve fedakarmis ve siz de ne kadar guzel anlatmisiniz onu. Huzurla uyusun.

  3. Ah Faruk ah! Bu yarayi cok iyi biliyorum. Senin icin annen neyse benim icin de babam oyleydi. Babacigim hayata gozlerini yumali 32 yil oldu ama benim yaram hic kapanmadi. O nedenle ne soylesek yalan. Ates dustugu yeri yakiyor. Isiklar icinde uyusun annecigin!

BİR CEVAP BIRAK