İNGİLTERE… Göçmenlik ve sanatın buluştuğu yer: “Göçebelik”

İNGİLTERE… Göçmenlik ve sanatın buluştuğu yer: “Göçebelik”

0
PAYLAŞ

Toplumların yeniden yapılandırılmasından, bireylerin davranış ve alışkanlıklarına; bilimsel gelişmelerden, düşünce sistemleri ve üretim ilişkilerine kadar  yakın çağın karakterini belirleyen en temel olgulardan biri küreselleşmeyse, diğerinin de göçler olduğunu  rahatlıkla ileri sürebiliriz. Buna rağmen, -ya da bu nedenle- doğduğu topraklar dışında yaşayan ve farklı kültürler içinde nefes alan bir ‘toplum’la ilgili genel değerlendirmeler yapmak ve sonuçlar çıkarmak, akan sudan anlam çıkarmaya benzer. Bu, göçmenliğin, bir yandan, ikilikler arasında gidip gelmelerle ortaya çıkan bir varoluşken, aynı anda da özgün bir yolculuk olmasındandır. Satrançta ‘At’ın hareketlerine benzer göçmenin ‘yürüyüş’ü: Bir ileri, iki yana; iki ileri, bir yana. Yerel gerçeklikle, memleketinden getirdiği gerçeklik arasında kurguladığı yaşamı onun düz bir çizgide ilerlemesine izin vermez. Paradoksal olarak, göçmenin yolculuğu da, ‘At’ın benzersiz avantajı olan bu hareketine, tahtadaki ara kare ve taşların üzerinden atlama ve her yöne ilerleme -ya da gerileme- hakkına benzer. Aynı anda, avantaj ve dezavantajları içerir; ayrımcılıkta getirebilir göçmenin yaşamına, “ayrıcalık”lar da. Farklı algılama ve deneyimleriyle açtığı yeni alanlarda, ‘eleştirel mesafe’den izlediği ev sahibi kültüre taptaze bir nefes de verebilir.

Evrensel kodları olan ama yerel kültürler içinde yeşeren sanat, böyle bir varoluş içinde nasıl bir karakter alabilir? Göçmenin bu ‘yürüyüş’ünde sanat nasıl bir rol alır; ya da alabilir mi? ‘Göçmenlik’ ve ‘yerellik’ nosyonları sanatı nasıl bilgilendirir? Toplumun bir üyesi ve birey olarak sanatçı bağlamında göçebe varoluş, sanatı etkiler mi? Bu soruları çoğaltmak mümkün, ancak, sorulara nasıl bir yöntemle yaklaştığımız en az yanıtlar kadar önemli olabilir.

Olgulardan sonuçlar çıkarabilmek için üzerinde durulan bir zemin ve bir kerteriz noktası olması gerekir. Aksi halde, ne görüyorsun sorusu anlamını yitirir. Aynı şekilde, eğer ‘içerde’ bir nokta yakalamışsanız ‘dışarıyı’ yorumlayabilirsiniz. Öyleyse, bir göçmen için bu ‘içerisi’ neresidir? Yoksa, göçmenlik, yeni bir  ‘içerisi’ yaratma eylemidir diyebilir miyiz? O takdirde, bu nasıl yaratılabilir sorusu geliyor, hemen ardından. Belki de, soruların, başka sorulara alan açtığı bir düzlemde ilerleme, bir sorular sorma ve yanıtlar arama sürecidir, göçmenlik.

Yine de şu bir gerçek ki, göçmenliğin yabancı olmadığı tek yaşam alanı sanattır. Sanat, doğası gereği aykırıdır, yerleşik gerçekliğin tekeline itiraz eder. Bu nedenle sanat-çı doğuştan göçmendir. Sanatçı da, yurdundan kopmuş  farklı coğrafyalarda yaşam ve anlam arayan göçmenler gibi yersizyurtsuzdur. Sanatçı da, bir göçmen gibi; iş güvenliği yoktur. Sanat pratiği çevresinde yarattığı gettosunda yalnızdır; yalnızlıklardan beslenir. İktidarın, gerektiği zaman özgürlüklerin ‘öznesi’, işine gelmediği zaman da ‘nesnesi’ yaptığı; sanat yapıtlarıyla, toplumdaki çürümüşlüğün, kültürel çoraklığın yamanmasına ihtiyacı olduğu için bazen yücelttiği, bazen de ezdiği bir kişidir. Sürekli ‘çerçevelenmek’ veya toplum dışına atılmak tehditi altında yaşar. Sanatçı da aynen göçmen gibi, varolan ‘şey’leri ve düzeni tekrar adlandırıp, sınıflandırarak, içinde yaşayabileceği yeni bir sistem yaratmaya çalışır.

Bu yapısıyla sanatçı, göçmenle, ‘göçebelik’te buluşur. Ancak aradaki temel fark şudur: Göçmenin bu varoluşu geçicidir; zamanla kabul eder, benzer, alışır, karışır gider varolana; başka bir deyişle, yoğunlaşır, kesifleşir, koyulaşır. Sanatçının gurbeti ise, kalıcıdır; göçebeliğinde yaşam bulur.

Bir kaç yıl önce the Guardian‘da, Britanya’da yaşayan bir sanatçının ortalama özellikleri üzerine yapılan bir araştırma okumuştum: “34 Yaşlarında, üniversite mezunu, aynı anda, biri ofiste olmak üzere iki ayrı işte çalışan, yıllık kazancı 20 bin sterlinin altında olan ve hiç kimseden destek almadan yaşayan kişi…” olarak tanımlıyordu sanatçıyı. Bu istatistiklere baktığımızda, yaşam pratiği içinde Britanyalı bir sanatçıyla, göçmen bir sanatçı arasında büyük bir fark görebilmek kolay değil. Yerel ve göçmen sanatçıların, sanat pratiğinin sınırlı maddi gerçeğinde buluştuğunu görüyoruz.

Sanat çalışanları bu alanda, göçmene göre, ırkçılığa karşı da “şanslı”dır. Sanat okulları, (Bunu sanat alanları olarak genişletmek mümkün) etnik kökenler üzerinden (Antropolojik ırkçılık) yapılan ayrımcılığın belki de en az olduğu kurumlar denebilir. Sanat dünyasında yer alan insanların özgün karakterinin bu eğilimde etken olduğu iddia edilebilir. İngiltere’de eğitimin bir endüstri olmasının da önemli bir yeri vardır bu konuda. Bu endüstrinin mali nedenlerle yabancı öğrencilere ihtiyacı olması ve gerçekten de sanat okullarında yabancı öğrencilerin bazen yerli öğrenci sayısını bile geçmesi, ortamın daha hoşgörülü olmasının temelini hazırladığı da doğrudur. Yabancılara olumsuz bakan bir sanat okulunun uzun süre varlığını sürdürebilmesi pek mümkün değildir İngiltere’de.

Yine de bu, sanat akademilerinde ayrımcılığın olmadığı anlamına gelmiyor. Ten renkleri ve etnik kökenler üzerinden yapılan ayrımcılık, kültürel değerler üzerine kaymış, neoliberal sistemin sınıflar üzerine kurulan toplumu ‘kimlik’ler temelinde yeniden yapılandırmasının bir tezahürü olarak, ırkçılığın “rengi” değişmiştir sadece. Postmodernizmin, Avrupa merkezli estetik anlayışını ortadan kaldırmak, bir anlamda sanatı ‘demokratikleştirmek’ iddiasının ardında, Batı’daki toplumsal ve kültürel çürümenin, varoluşsal krizin önünü almak ve küresel kapitalizmin kültürel ürünlerini yaratmak vardı. Evet, bir oranda bu gerçekleşti, Avrupa sanat anlayışının hakimiyeti kırıldı. Ancak bu, çevre kültür ürünlerinin “etnik sanat” kategorisinden kurtuldukları anlamına gelmedi hiç bir zaman. Çevre kültürlerde -veya bu damardan beslenerek- üretilen sanat, ancak merkez kültürün diliyle konuştuğu noktalarda kabul gördü. Postmodernizmin kültür ürünlerinde  aranan ‘kapsayıcı’lık ilkesinin asgari zemini ‘melez’ oluşumlardı. Ancak o zaman; farklı kültürlerden gelen estetik kodlar, sembol ve görseller hakim kültürün başat estetik değerlerini kabul ettiği ve ortaya melez oluşumlar çıktığı oranda bir ‘demokratikleşme’ söz konusu oldu. Bu bağlamda, sanat üzerindeki ideolojik vesayet, farklı yöntem ve yaklaşımlara bürünerek çok daha sistematik bir şekilde varlığını sürdürdü. Sanatın arafta varoluşu değişmedi. Sanatçılar ‘toplumsuz bireyler’ ve ‘göçebe’ olarak kaldı.

 

 

BİR CEVAP BIRAK