İNGİLTERE… KAİNAT KANAATKAR DEĞİL, ARSIZDIR!

 

Bir çok türkümüzde
“gökte yıldız ellidir
ellisi de bellidir” 

dizeleri kelimesi kelimesine aynen geçer. Beste değişir ama dizeler değişmez. Ozanlar birbirlerinden mi etkilendiler, yoksa saya saya tesadüfen hepsi aynı sayıda mı karar kıldılar, bilemiyoruz. Matematiğin topraklarımızda pek de ilerlemediğini iddia etmek de, doğru bir yaklaşım olmaz. Öyle ya, Sümerler döneminde Babil Matematiği çok ileri düzeydeymiş. Sonrasında ise Bağdat merkezli Mezopotamya matematiğin merkezi durumundaymış.

Bir Hatay türküsündeyse ozan,

“gökte yıldız yüz atmış
mevlam neler yaratmış”

diyor ve ekliyor
“gökde yıldız sayılmaz
çiy yumurta soyulmaz”

Halbuki, gökteki yıldızları saymaya çalışan epeyce bir bilim insanı var. Bırakın yıldızları, galaksilerin sayısı bile neredeyse tahmin edilebilecek düzeye gelmiş gibi. Ansiklopedilerden iki satır aktarayım. “Tipik galaksiler 10 milyon ile bir trilyon arasında yıldız içerirler”Gözlemlenebilir Kâinat‘ta 100 milyardan fazla galaksi olduğu sanılmaktadır.” 

Yani yerküremizin varlığının okyanusta damla kadar bile bir önemi yok. Bunca fırtına, kasırga, deprem, kavga, açlık, savaş, kabus zerre kadar bir “hiç” için. Ya da koca bir “boşluk” için. Hoş olmayan bir boşluk. Uzay boşluğu!

 “hancı sarhoş, yolcu sarhoş,
yalan dünya her şey bomboş”

sözleri hala geçerliliğini koruyor, koruyacak.

Biz sayılara geri dönelim. 100 milyardan fazla galaksi ve her bir galakside 10 milyonla bir trilyon arası yıldız. Aman yarabbim, kurbanın olayım, bu ne karmaşık rakamlar. Kimin ne işine yarayacak? Az olsun, öz olsun. Söz boşa başa dolanmasın.

Bu kanaatkar olamama insan ruhuna öyle bir üflenmiş ki, ayıkla pirincin taşını, ayıklayabilirsen! Dünyanın bütün yemişlerini tepedeki üç beş aile yese, ormanı, yeşili, ırmağı, denizi sanayileşme adıyla enayileşerek yok etsek, her bir yer betonla dolsa, insanların önemli bir kısmı açlıkla yüzleşse “kader” deyip kederlenen bile çıkmayacak.

Aza, öze dönmediğimiz sürece, bu dünya kendi etrafında da, güneşin yörüngesinde de boşa dönüyor olacak. Ben de zaten buraya kadar ki bölümü boşuna yazdım.

Şimdiyse insanlık tarihinde bir türlü çözülemeyen bu mevzuyu çözmeye çalışacağım, aklım sıra!

“Dünyayı kurtarmak” için, öncelikle bu arsızlık tuzağına düşmemeye çalışmalı. Yunus gibi, “bir lokma, bir hırka” arınması arsızlığın ilacı olabilir. Sadece ilahi mutluluğa değil, günlük yalın huzura da yol açar. Sefahat değil, feragatte asıl mutluluk. Sefa değil, vefayı gözeten cefada iç huzur.

Anaların yavruları için kendi canlarını feda etmelerine tanığızdır. Ya da sefaletin doğurduğu felaketlerin hüküm sürdüğü topraklarda savaşsız, sömürüsüz, adaletli bir gelecek için mücadele eden o yüce kalpli insanların çektikleri cefalar, mapuslar, ölüm oruçları ve bazen hayatlarını feda etmek zorunda kalmaları, hep insanlığın daha barışçıl ve kardeşçe günlerine ithafen feragatlerdir. Elbette, gönül ister ki, insanlığı insanca yaşatabilmek için bazılarımız can vermesin. Yaşatmak için yaşamımızdan olmamalı. Hatta ne zindan, ne de başka bir zulüm, adalet arayışında karşılaştığımız adaletsizlikler olmalı. Adalet, cesaretle mücadele olmaksızın ele geçmiyor ama öylesine vicdansız haberleş(eme)me ağlarıyla örgülü bir  dönemde yaşıyoruz ki, adalet arayanları cesaretlendiremiyoruz.

Biz yine uzaya dönecek olursak, tuzağa düşmemeli, uzağa düşkünleşmemeli, uzaydaki uzağı düşündüğümüz kadar yanıbaşımızdakini de düşünmeliyiz. Uzaysal uzaklık, bitişiğinizdekini görmenizi engellememeli. Mesela Suriye böyle bir bitişik.

“Tepedeki bir kaç aile” bahsi geçmişti ya, işte o pervasız tabaka arsızca ve haksızca dünyanın her bir köşesine el atmasa, kan akıtmasa hepimiz barış içinde yaşayabilirdik. Tabii ki, bölgesel yardımcı oyuncular ve malzeme tedarikçilerinin de oyunda eli var. Diğer yandan bu toprak oyununa toprağın uygunluğu da içimizi yakıyor. Zaten bu toprak dediğimiz şey, bütün kainatı oluşturan 100 milyardan fazla olan her  bir galaksideki 10 milyonla bir trilyon arası yıldızda olan şey değil mi? Bunca bol şey için bu kadar kavga lüzumsuzluk aslında.

Bu dünyayı da, ahireti de cennet yapan şey sudur. Su olamasa hiç bir şey olmaz. Ay’da uzayda, bütün yıldızlarda toprak var. Hiç bir işe yaramaz. Bazen haritasını cetvelle çizdikleri bile olur. Ama karasularının bile haritası cetvelle değil, çekişmelerle tespit edilebiliyor.

Ustamız Veysel’in “sadık yari kara toprak” susuz karanlıktır, hantal ve tembeldir. Toprağın tembelliği, gökyüzünü öylesine kızdırır ki, suyunu esirgemeye başlar. Bulutsuz ve yağmursuz bırakıp çöllere dönüştürüp öldürür yeryüzünü. Yağmur duasına çıkarız. Nafiledir. Yağmursuz toprak uğursuzdur. Su yerine kan içmek ister. Kanı çekilmemiş tazelere bayılır. Beklemek istemez. Artık yeryüzü, yüzsüzdür. Kainat gibi arsız ve doyumsuzdur.

“gökyüzünde yalnız gezen yıldızlar,
yeryüzünde sizin kadar yalnızım” 

mısralarını şair aslında böyle yazmak istememişti.

“gökyüzünde yüzsüz gezen aşıklar,
yeryüzünde bu yüzsüzlük gözyaşı” 

diye yazmak istemişti. Bir ben şahidim. Bu tanıklığa sonra başka kanıtlar da bulacağım, biz şimdi asıl konudan uzaklaşmayalım.

Toprak diyorum, şöyle bir şey. Ben demiyorum, bir Temmuz ayında Sivas katliamında yitirdiğimiz, asil ustamız  Akarsu diyor.

Seni okuyup yazanı,
Yunus gibi bir ozanı
Koskocaman Pir Sultan’ı,
Hacı Bektaş-ı Veli’yi
İmam Hasan Hüseyin’i
O mübarek Mevlana’yı,
Koca Mustafa Kemal’i
Yedin yine doymadın mı?
Yedin yine doymadın mı?

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.