İNGİLTERE… Kapitalizm çıkışını arıyor

Birlikte yaşamaya başlayan insanların, günlük barınma, beslenme, korunma ve giyinme ihtiyaçları için üretmek gibi bir derdi olmuştur. İnsanın günlük ihtiyaçlarını karşılamak için kullandığı üretim araçları, üretim biçimi ve ürettiklerinin paylaşma biçimi yaşadığı dönemin özelliklerini gösterir. Bildiğimiz anlamda düşünen insanın tarihi 70 bin yıla dayanır. İnsan ateşi 300 bin yıldır kullanıyor ve tarihi daha eski. Ancak ‘düşünen insan’ın tarihi 70 bin yılı bulur. Oysa bilinçli olarak günümüz tarihi yorumlanırken tarih tek tanrılı dinler ve kutsal 4 kitap üzerinden yorumlanır. Bugünün sorunları kutsal kitaplar ve son 3 bin 500 yıllık tarih deneyimi ile açıklanmaya çalışılır. Bu 70 bin yıl içerisinde, insana iletilen sonra da yazılı kuralları içeren kitapların tarihi 3 bin 500 yıl olarak kabul edilse bile 66 bin 500 yıl kutsal kitaplar olmadan insan yaşamıştır. Daha 4 kutsal kitap gelmeden doğmuş, ölmüş, ihtiyaçlarını gidermek için üretmiş, üretmek için araçlar geliştirmiş, savaşmış, sanat, edebiyat ve uzay bilimi ile ilgilenmiş, var olmak için doğayla savaşmış, birlikte yaşamayı öğrenmiş ve nihayetinde ürettiğini paylaşmıştır.

Bu nedenle insanın tarihini dinlerle açıklamak yeterli olmaz. Hele ki kutsal kitapların indiği tarihlere bakılırsa insanlık tarihi anlaşılamaz. İnsanlık tarihini incelemek için temel olarak üç sorunun cevabını vermek gerekir. (1) Bir toplum günlük ihtiyaçlarını karşılamak için nasıl üretiyor?
(2) Üretirken hangi araçları ve güçleri kullanıyor?
3) Nasıl paylaşıyor?
Bu soruları cevaplamamız gerekiyor.

Bu soruların cevapları insanın nasıl bir sistemde yaşadığına dair verileri verir ki bu bizim o dönemi daha iyi anlamamızı sağlar. Bir döneme bakıyorsunuz ki insanlar avcılık ve toplayıcılık yaparak yaşıyorlar. İhtiyaçları basit. Doğadan korunmak için mağaralarda yaşıyorlar. Giyinme ihtiyacı sınırlı. İlkel kesici aletlerle avlanıp hep beraber paylaşıyorlar. Kadın daha egemen ve paylaşımı herkesin ihtiyacına göre yapıyor. Bu döneme ilkel komünal toplum diyoruz.

Daha sonra bir bakıyoruz ki, insanlar üretim araçlarında değişiklikler yapıyorlar daha hızlı sonuç alabilecekleri avlanma araçlarına geçiyorlar, bildiklerini diğer kuşaklara aktardıkça doğaya karşı savaşta biraz daha başarılı oluyorlar. Bir dönem sonra topraktan ürün elde etmeyi öğreniyorlar, hayvanları evcilleştirmeyi öğreniyorlar. Fakat üretim araçları ve üretici güçler geliştikçe, kullandıkları aletlerin etkisi arttıkça ve insanın bilgisi arttıkça ihtiyacından fazla ürün elde etmeye başlıyorlar ve bu fazla ürünü takas yoluyla başka üreticilerden, zanaatkarlardan kendi ihtiyacı olan şeylerle değiştirmeye başlıyorlar. Henüz o dönemlerde toplumda kar amacı güdülmediği için buradan elde ettikleri fazla ürünü şöhretleri için, varlık göstergesi için büyük hanlar, saraylar, ibadet merkezleri yaptırarak harcıyorlar. Burada temel kriter, üretim araçları görece daha gelişmiş ve üretimi hala kar için yapılmıyor.

Esas konumuz kapitalizmin güncel sorunları üzerine yoğunlaşmak olduğundan insanın üretim süreçlerini kısa geçiyorum.

Özellikle 18. Yüzyılda üretim güçleri ve araçlarındaki gelişmeler, toprağın işlenmesi, buharlı makinanın bulunması ve bu konuda insan bilgi ve deneyiminin artması oldukça fazla ürün üretilmesine neden olmuştur. İlk başta da bu üretim fazlası şan ve şöhret için kullanılırken, dönem içerisinde birikim olarak kullanılmaya başlanmış ve nihayetinde kar etmek için, ihtiyaç fazlası üretim, yeniden yatırıma dönüştürülerek daha fazla kar hedeflenmiştir. Toplum kapitalist ilkel birikim dönemine doğru evrilmeye başlamıştır.

Kapitalist ilkel birikim dönemi kapitalizmin vahşi dönemini kapsar. Sermaye birikimini arttırmayı hedeflediği dönemlerde, özellikle işçi sınıfını oldukça acımasız koşullarda çalıştırır. Daha sonra başka sermaye gruplarıyla rekabetinin önünü almak için ulus devletler kurmaya başlar ve sermaye bulunduğumuz devletin sınırlarını sermaye gruplarına kapatarak kârını maksimize etmeye çalışır. Bir dönem sonra üretim ve karlılık o kadar artar ki zorunlu olarak sermaye başka ülkeleri işgal etmeye, buradaki kaynakları getirip hammadde yaparak rekabet gücünü arttırmaya çalışır. Bu dönemi kapitalizmin emperyalist tekelcilik dönemi olarak değerlendiriyoruz.

Sosyalist üretim biçimi, kapitalizmin karşısında, insanlığı merkezine koyan tek alternatif olarak duruyor. Ancak pratikte yanlış uygulamalar sonucu Sosyalizm prestijinin en düşük olduğu dönemi yaşıyor. Bu nedenle kapitalistlere göre sistemin alternatifi yine Kapitalizmdir.

Ancak kapitalizimde değişmeyen tek bir şey vardır ki; o da krizlerin sürekli oluşu. Kapitalizim krize girdiği her dönemde bulduğu çözüm önerisi de onu yeni krizlerden kurtarmıyor. Çeşitli çözümler üreterek görece nefes almaya çalışsa da bunlardan hiçbirisi kapitalizmin krizlerine kalıcı çözüm olamıyor. Her krizden çıkış içinde birbirlerine düşüp, yeniden pazarı paylaşmaya, savaş ve katliamlara başvuruyorlar ama sorun bir türlü çözülmüyor. Şairin dediği gibi ‘ağacın kurdu özünde’ kurtuluş yok.

Marx kapitalizmin sömürüye ve kara dayalı bir sistem olduğu için, kendi kendisini yok etmeye mahkûm olduğunu, kapitalizimin kendi kendisini bitireceğini iddia eder. Kapitalizmin sürekli periyodik krize girdiğini ve her krizi daha fazla yoksulluk, savaş ve katliamlarla aşmaya çalıştığı görünen bir gerçek.

Kapitalizm son krizi ile birlikte globalleşme sürecini başlattı. Bu yolla piyasalara bol miktarda karşılıksız nakit enjekte ederek tüketicinin alım gücünü artırarak krizden çıkmaya çalıştı. Ancak gelinen noktada bu da krizi çözemedi. Tam tersine toplumsal yoksullaşmayı arttırıp gelir dağılımını daha fazla dengesizleştirek toplumsal muhalefeti güçlendirdi. Dünya çapında daha çok insan sokağa çıkmaya, kapitalizme karşı savaşmaya başladı. Globalleşmenin de kapitalizmin krizi çözmediği gerçeğini kabullenen sermaye şimdi krizine yeni bir çözüm arıyor.

Kapitalizmin kârlılığı azalınca kendi arasındaki rekabeti artmakta, daha önce dünya üretiminin önemli bir bölümünü elinde bulunduran Amerika ve Avrupa örneğin şimdilerde bunu Doğu’ya kaptırmaktadır. Örneğin 1970 lerde Avrupa ve Kuzey Amerika eksenli batı dünyası üretiminin %56’sına sahipken Asya ülkeleri ki buna Japonya’da dahildir %19’una sahipti. Bugün ise Avrupa ve Kuzey Amerika dünya üretiminin %30’una sahipken, %43’ü Çin ve Hindistan olmak üzere Asya’ya kaymıştır. Bu dengelerde çok ciddi bir değişimi gösterir.

Globalizmle birlikte dünya ölçeğinde yoksullaşma daha da derinleşmiştir. Bu da kapitalizmin kar oranını düşürürken, toplumsal muhalefetin tabanını genişletmekte ve kapitalizmin geleceği için bir tehdit oluşturmaktadır.

Gelinen noktada dünya nüfusunun %1’inden daha düşük bir kesim dünya varlıklarının %40’ına sahipken, yoksul %70’lik bir kesim sadece dünya varlıklarının %3’üne sahiptir.

Kapitalizim kendisine alternatif olabilecek tek sistem olan sosyalizmi doğu blokunun çöküşünden sonra çok büyük bir tehdit olarak görmemekte fakat yine de yoksulluğun artmasının büyük bir tehlike olduğunu bilmektedir.

Şu aşamada kapitalizmi krizden kurtarmak için akıl hocaları iki alternatif üzerinde yoğunlaştırmaktadır.

Globalleşmeyle birlikte dünyaya enjekte edilen karşılıksız para bazı toplumlarda alım gücünü artırdı. Türkiye’de de bazı kesimlerin lüks arabalara binmesi, iyi evlerde oturması, yurtdışı seyahatleri yapabilmesi hükümetin başarısı olarak sunulmaya çalışıldı. Oysa Türkiye üretmeyen bir ülke. İnşaat yaparak, yol yaparak ülkenin kalkınması mümkün değildir. Bunu Arap ülkeleri yıllardır deniyorlar. Ayrıca dünya ekonomik verileri de ortadadır. Son 30 yıldır Türkiye ekonomisi dünya üretiminden %1’in altında pay alıyor. Özet olarak Çinliler, Hindistanlılar, Amerikalılar ve Avrupalılar üretiyor ve üretim pastasını büyütüyorlar. Bunların büyüttüğü pastadan biz sadece %1’in altında bir rakam alabiliyoruz.

Kapitalizim şu anda ciddi bir kriz içerisinde ve çıkış arıyor. Bu nedenle çeşitli okullar, ekonomistler sürekli çıkış noktasında önerilerde bulunuyorlar. Günümüzde mevcut olan kapitalist üretimde iki model var: Birincisi Amerika ve Avrupa tipi liberal ekonomiler liberal kapitalizm. Buralarda devlet ekonomiye fazla müdahale etmiyor fakat özel sektör Adam Smith’in serbest ekonomisi uyguluyor. İkincisi ise Çin ve Rusya gibi ülkelerde uygulanan devlet kapitalizmi. Bu sistemde devlet aslında ekonomiyi yönlendiriyor, üretimin planlanmasında aktif rol alıyor. Karların artması için gerekli yasal düzenlemeleri yapıyor. Kapitalizmin şu andaki tartışma noktası hangi sistem ile yol alınması gerektiğidir.

Devlet kapitalizimi fikri oldukça yoğun ilgi görmeye başlamıştır. Gerçi neoliberallerin savunduğu liberal kapitalizim de nihayetinde batıda oturmuş, alt yapısı olan, bir devlet olmadan, alt yapı düzenlemeleri olmadan yaşama şansına sahip değildir. Her ne kadar kapitalizm serbest piyasa ekonomisi olarak tanımlansa da arkasında onu organize eden, önünü açan, alt yapı sunan, uluslarası ilişkilerini düzenleyen, gerekirse askeri güç kullanan bir devlet olmadan yaşama şansına sahip değildir.

Devlet kapitalizmi içinde en popüler yaklaşım ‘sosyal demokrat devlet kapitalizmi’dir. Bu modelin temel özelliği devlet ekonomik sisteme daha çok dahil olsun, sosyal demokrat politikalarla varlık ve yokluk arasındaki uçurumu azaltsın, sermaye için karlı olmayan alt yapı yatırımlarını üstlensin, karlılığı az olan sektörleri kamulaştırsın, bazı sektörlerde çalışanlara hisse versin ve bu yolla kapitalist sistemin karlığını ve devamını sağlasın.

İngiltere’de geçen seçimlerde işçi Partisi’nin Jeremy Carbyn’in öncülüğünde ortaya koyduğu manifesto tam da bu noktada devlet kapitalizminin önünü açan bir manifestoydu. İşçi Partisi bu manifestosunda sosyal demokrat devlet kapitalizmini savunanların önerdiği sendikaların güçlendirilmesi, işçilerin üretimde söz sahibi olması, uzun vadede sistem dönüşümü için devletin kilit sektörlerde rol alıp alt yapıyı geliştirmesi gibi önerler getiriyordu.

İşçilere hisse verilmesi fikri birkaç firmada hayat da bulmaya başladı. Özellikle Amerika’nın teknoloji devlerinin büyük çoğunluğu Silikon Vadisinde kendi çalışanlarına hisseleri zaten veriyorlardı. Son zamanlarda, İngiltere’de John Lewis aynı yöntemle kendi işçilerine şirketten hisse vermeye başladı. Örneğin İspanya’nın Bask bölgesinde 1956’da bir master öğrencisi tarafından kurulan Mandragon Cooperation bugün 75 bin kişi istihdam etmektedir. Önümüzdeki dönemde bu örnekler gittikçe artacak gibi gözüküyor.

İşçi Partisi’nin sosyal demokrat devlet kapitalizmi modeli İngiltere’yi Liberal bir ekonominin yeni bir devlet kapitalizmine doğru evrilmesi, bir deney laboratuvarı haline getirebilirdi. Çin bu sistemi yıllardır uyguluyor. Liberal kapitalizm de devleti zaten temel alanlarda gelişmesi için kullanmaya devam ediyor. Fakat gelir dağılımındaki adaletsizlik, yoksulluk ve varlık arasındaki büyük uçurum dünyada hoşnutsuzluğu artıyor.

Bu haliyle sistem işlemiyor. Kapitalizm kara dayalı bir sistem. Karı düşerse yaşama sansı yoktur. Mevcut işleyiş hem yoksulların alım gücünü düşürüyor hem de yoksulluk artık toplumsal bir tehdit olarak kapitalizmin karşısına çıkıyor. Bu tehditi bertaraf etmenin yolu, kendisinin en büyük alternatifi olan sosyalist düşüncelerin kendi sistemi içine ekleyerek krizden kurtulmaya çalışıyor. Ancak bunun bir çözüm olmadığı bilinen bir gerçek. Sistem sömürü üzerine kurulmuş bir sistem olduğu için sürekli krizlerle karşı karşıya kalmaya, merkezine insanların ihtiyaçlarını, çıkarlarını değil de sermayenin ihtiyaçları ve çıkarlarını koyan bir sistem olacaktır.

Önümüzdeki dönemde, liberal kapitalizm kanadı da, devlet kapitalizmi kanadı da bu gelir dağılımındaki adaletsizliğin önünü almak için devlet mekanizmasını kullanarak çeşitli yöntemler deneyecekler. Liberal kesim elit profesyonel kesimlere hisse transferi dahil yüksek ücretler ödeme biçiminde liyakata dayalı bir sistem oluşturarak daha fazla kesimin üst gelir gruplarına girmesini sağlamak için bir yönelim içerisindedir. Bu nedenle teknisyenler, yazılım uzmanları, üst düzel yöneticiler gibi kalifiye elemanların büyük bir kısmı önümüzdeki dönemde çok ciddi servetleri kontrol etmekte olduğunu görmek mümkün olacak ve bunun verilerini de parça parça görmek mümkün olacaktır.

Dünya ölçeğinde yoksullaşan kesimlerin daha fazla alanlara çıkmaya başladığı ve sesini daha fazla yükselteceği görünen bir gerçektir. Öyle görünüyor ki bugün kapitalizme karşı biriken öfke iki kanala yöneltilmeye çalışılmaktadır, bir; kadın hareketi, iki; çevre hareketi. Özellikle çevre hareketinin talepleri ve yapılması gereken işlerin çapına bakıldığında bu süreç devletin müdahalesini zorunlu kılmaktadır. Örneğin sıfır emisyon hedefi Kapitalist firmaların tek başına ulaşacağı bir hedef değil, tam tersine devletin koordinatörlüğünde ve altyapı yatırımları ile gerçekleşecek bir şeydir. Sermaye grupları yapay zeka, elektrikli araba, güneş enerjisi ve yeniden dönüşüm gibi teknolojik alanlarda ciddi alt yapı yatırımları gerekmektedir. Çevre hareketleri tekeller tarafından da desteklenerek, devlet üzerinde baskı oluşturup o düzenlemelerin yapılması istenmektedir. Kapitalist firmaların tek başına ulaşacağı bir hedef değil, tam tersine devletin koordinatörlüğünde ve altyapı yatırımları ile gerçekleşecek bir dönüşümdür.

Dünya sol hareketinin kadın sorunu konusunda oldukça büyük deneyimleri vardır. Ancak çevre meselesi daha çok cevreci hümanist gruplara bırakılmıştır. Kapitalizm yönelimi de dikkate alındığında son yıllarda başta Londra olmak üzere, çevre konusunda gösterilen duyarlılık ve gençlik hareketi dikkate alındığında sol hareketin bu konuda çok ciddi bir hazırlık yapması gerektiği kuşku götürmez bir gerçektir. Çevre hareketi kendi yeni rotasını ararken, bu süreç serisinde oluşabilecek dinamikleri kucaklayabilecek sol hareketler çevre ve kadın sorunu başta olmak üzere ciddi bir örgütlenme arayışı içerisine girmelidir.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.