İNGİLTERE… Kimlik siyasetlerinin patolojisi

İNGİLTERE… Kimlik siyasetlerinin patolojisi

0
PAYLAŞ
Metin Senerguc

Neoliberalizmin dünyada  egemen bir sistem haline gelmesiyle birlikte, politik bir örgütlenme modeli olarak  yaygınlaşan kimlik siyasetlerinin, kapitalizmin içine girdiği derin ekonomik kriz ve ortadoğuda ortaya çıkan iç-savaşlar -ve bunların batıya farklı boyutlarda taşınmasıyla- birlikte maskesi düşmüş, demokrasi, hak, adalet, topumsalcılık, eşitlik, kardeşlik gibi Aydınlanmanın istemleri geri dönmeye başlamıştı. Yine de, bu istemlerin henüz gerçek politikalara dönüştüğü söylenemez.

Trump’ın seçilmesinden sonra, dünyada daha da  yükselen sağ popülizmin tehlikeli sinyaller vermesi, kimlik siyasetlerinin henüz gidici olmadığını ya da gider ayak insanlığın başına büyük bir çorap öreceği, bugün artık okuma yazma bilen ve IQ oranları vücut ısılarının biraz üzerinde olan herkesin görebileceği bir gerçeğe dönüştü.

Aidiyetleri, etnik kökenleri yok saymak mümkün değil ve insanların bu karakterlerine uygun politik eğilimler göstermesi doğaldır denebilir.  Ancak, “kültür” kavramı içinde yer alan kimliklerle ilgili özelliklerin özgürce ifade edilebilmesiyle, bunlar üzerinde siyasi bir ideoloji kurmak tamamen iki farklı olgudur. Bu bağlamda, ilk önce kimlik siyasetlerinin ortaya çıkış zeminini kısaca hatırlayalım. Batı emperyalizminin sömürgeleştirdiği az gelişmiş ülkelerden elde ettiği değerleri kendi işçi sınıfıyla paylaşması sonucu, batıda işçi sınıfının reformcu bir karakter geliştirmesi, orta sınıfla kaynaşması; ve bunun yanında, kendi ulusal pazarını korumak isteyen ulus-devletlerin küreselleşen kapitalizm önünde engeller çıkarmaya başlaması sınıf politikalarının sönmesini getirmişti. Buna ek olarak, Modernizmin, bireylerin dinsel, ulusal, cinsel, mesleki gelenek ve görüşlere ilişkin gerçeklerini yeteri kadar dikkate almaması, toplumda bu düzlemde hak arayışlarını ortaya çıkarmasını da saymak gerekir. Özetle, bireyin istem ve arzularıyla, toplumsal yapının karakteri arasındaki çelişkilerin çözülememesi, (uyumlaştırılamaması) toplumsaldan, (sınıf temelli politikalar) sosyal sisteme (sosyo-kültürel öğeler zemininde siyaset) geçişin koşullarını hazırlamıştı.

Gerçekte, bu mihverde, toplumsal dönüşümlerin hızlanmasıyla birlikte önem kazanan kimliklerin politik alana girmesi, solda, Marksist gelenekten gelen düşünürlerin 1960’lardan beri araştırdığı ve geliştirdiği bir konuydu. Sol, toplum ve üretim ilişkilerindeki bu değişimi pratiğine yansıtmayı, zamanın ruhuna uymayan politik pozisyonunu gözden geçirmeyi reddedince, neoliberalizm  bunu sahiplenmiş sosyalizme bir alternatif olarak sunmuştu. Batı solunun, kendini reformlarla sınırlayan, sistemi değiştirme arzusunu kaybeden işçi sınıfı yerine, yeni bir ‘devrimci özne’ arayışlarıyla çakışan bu dönemde, neoliberalizm, ihtiyaç duyduğu, kendi denetimi altında bir “sol” muhalefet yaratmayı başarmıştı.

Dünya, görüldüğü kadarıyla ABD seçimleri ardından uyandı bu gerçeğe. Oysa bu, Türkiye’de uzun bir süredir yerleşmiş bir olgu; kimlikler üzerinden insanların birbirlerini yargılaması, siyaset tartışmalarında ideolojiler yerine kimliklerin “yarıştırılması”na alıştık artık. Solun birliği, demokrasinin sorunları gibi toplumun tamamını kucaklayan kuramsal konuları konuşmaktan bile rahatsız olanlar, gereksiz bulanlar; bunun yerine kendi etnik kimlikleri merkezinde dünyayı ve Türkiyeyi yorumlamaya çalışan insan tipolojisi yaygın çevremizde. Görüş farklılıklarını, anlayıp, sorgulayarak yanıtlamak veya kendi politik pozisyonunu değerlendirmek yerine, farklılıkları etnik kökenlerle açıklamaya çalışanlar; hangi ideolojiye ait olduğunu anlamak yerine “kim” olduğunu bahane ederek masadan kalkmalara, siyasi birlikteliklerden çok, “kan bağı”yla ilgilenlere de alıştık biz.

Kimlikleri üzerinden insanı sınıflandıran siyasetler

Kimlik siyasetlerinin Türkiye’deki ana damarı AKP’dir. Kendi -islamik- özgürlük alanlarını savunarak iktidara gelen AKP, kısa bir süre sonra aynı toplum içinde başkalarının kimlik sorunlarını unutmuş, hatta onları bu haklarını talep ettiği gerekçesiyle baskı altına almaya başlamıştı. Bu yanıyla daha baştan kendisinden bekleneni vermişti aslında! Bu konuda hayal kırıklığına uğrayanlar sadece yine kendi kimlikleri üzerinden politika yapanlardı. Bu yanılgılarının nedeni aslında basit bir geçeğin ardında gizliydi: Kimlikler müzakere edilemezler. Bu nedenle kimlik siyaseti izleyenlerin bulunduğu siyasi ortamlarda, demokrasinin asgari zemini olan müzakere imkanı da ortadan kalkar. Sadece AKP değil, MHP ve HDP de farklı kimliklerden gelmelerine rağmen aynı “kader”de buluşan partilere iyi bir örnektir. Kürdün Kürt partisine, Türkün Türk partisine, Müslümanın Müslüman partisine oy verdiği bir yerde, kimlikleri bir şekilde esnetemeyeceğiniz için siyasetin temeli de ortadan kalkar. Etnik kimlikler üzerinden siyasal alana çıkan partilerin ‘ideolojik’ dilinin de milliyetçilik olması kaçınılmazdır. Kimlik siyaseti, özünde, demokrasi sorununu, topluma -siyasi alana- “kimler” olarak katılınacak sorusu zemininde formüle ettiği için müttefiklerini de aynı alanda araması doğaldır. Küresel mali sermaye ve onun karşısında, tehdit olarak gördüğü ulus-devletler arasındaki çekişme ortamında etnik özgürlükler adına savaşım veren Kürt  siyasi hareketinin (özellikle PKK’nin) bölgede ABD emperyalizmini müttefik olarak seçmesi bu anlamda şaşırtıcı değildir.

Kimlik siyasetleri, sınıfsal sömürünün ortadan kaldırılmasıyla değil, farklı kimliklerin tanındığı yatay bir sosyo-kültürel düzenin inşası ile ilgilendiği için, siyasal olana, sosyal ve kültürel olan üzerinden ilerlemek, onların temel stratejisidir. Bu nedenle, hangi kimlikten gelirse gelsin, kimliğini; bilgi, gerçek ve doğruyu algılama ve dünyayı yorumlama noktası olarak kullanan her sosyal grup veya politik partinin örgütlenme eğilimleri, politikaya ve insana yaklaşımları ve sosyal davranışları benzerlikler taşır. Bu tür grupların ve üyelerinin yaşam kılavuzları kimlikleri olduğundan rahatlıkla genelleştirebileceğimiz patolojik özellikler gösterirler…

Kimlik siyasetleri… :

* TEKTİPLEŞTİRİCİDİR: Toplumda yer alan en geniş yığınların ‘ortak’ unsurlarını öne çıkarmak yerine, ortak noktaları dışlayıcı, ayrıştırıcı bir yaklaşım olarak görür ve öne çıkardığı sosyal grubun kendi farkı olarak gördüğü özelliklerini kamusal alanda görünür kılma ve bu haliyle kabul edilmesi temelinde mücadele yürütür.

Oysa, kimlikleri oluşturan unsurlar sadece etnik köken veya dini inançlar değildir. Farklı aidiyetler ve ilgi alanları, mesleki konumlar, cinsel tercih, cinsiyet  vb. kimlikleri oluşturan farklı öğeler arasında olabilir. Aynı anda, tüm bu öğeler veya aralarından birkaçı da kimliği oluşturabilir.  Ancak, kimlik siyasetlerini izleyenler, kimlik özelliklerinden sadece birinin siyasi temsiline  izin vererek, tektip bir kimlik yaratmaya çalışır. Genellikle savunduğu örgüt veya  partinin program veya tüzüğünü dahi okumamış olmasına rağmen, kimliğini kaybetme endişesiyle -ve tabii grup üyeliği statüsünü- insani ilke ve değerlerinden bile ödün verme pahasına kabullenmeyi seçer.

* YERELCİDİR: Siyasal iktidara değil, sosyo-kültürel kodlara yönelik bir strateji izledikleri için, iktidarı neoliberalizme terketmiş, “sistem karşıtı” muhalefetin  siyasal iktidarla değil, toplumsal iktidar odaklarıyla (genellikle diğer kimlik gruplarıyla) mücadele eder. Varolan kapitalist ‘sistem’de gerçek yapısal bir meydana getirme talepleri yoktur. Özgürlük adına söylenenler, bireysel ya da grupsal taleplerdir ve bu anlamda sınıf çelişkisinin esasına ilişkin değildirler.

Toplumsal ve kitlesel siyaset yerine, bireysel ve grupsal siyaseti seçer. Bütün yerine, mikropolitikaları tercih eder. Gündemleri, tektip kimliğin istemleri doğrultusunda önceden belirlenmiştir. Hayvan hakları savunucusuysa, hayvanlarla, çevreciyse, çevreyle ilgilenir; etnik ya da dini kimliği politik eylemini belirliyorsa, bunların özgürleşmesiyle dünyanın tüm sorunlarının da çözüleceğini hayal eder. Grubunun belirlediği sınırların ‘polis’i olur. 

* ‘ÖTEKİ’Nİ DÜŞMAN İLAN EDER: Birey, içinde yaşadığı toplumsal çevrenin değerler sistemiyle varlık bilincine vararak kimlik duygusunu geliştirir. “Ben” ve “biz”e karşı, “öteki”nin algılanması ve yaratılmasıyla birlikte kimliğini kurar. Bu ‘doğal’ süreç, göçler, hızlı toplumsal dönüşümler karşısında kültürel değerlerin çakışması ve çatışmasıyla hem bireysel hem de kolektif kimlikler düzeyinde yeni kimlik arayışları ortaya çıkarabilir. Diğer yandan, uluslaşma sürecinde asimilasyon ve kimlik kaybetme korkusu, kendi iç sınırlarına çekilme ve diğer grupları ötekileştirme eğilimini de güçlendirebilir. Ancak tüm bu sorunlar, toplumda şu veya bu kimliğin hakimiyetinden önce, iktidarın hangi sınıfın elinde olduğuyla ilgilidir. Devletin etnisitesini tanımlayan sıfat olarak ‘ulus’, tarihsel olarak, ulus-devletin siyasal yapısı kurulduktan sonra ortaya çıkmıştır. Kimlik siyasetlerinin hareket noktası, kimliğin kendini dayatması olduğundan bu tarihsel gerçek tersinden algılanır. Kuram, pratikten çıkmaz; önce kimlik merkezli bir teori kurulur, sonra da bu “teori”ye uyarlanan bir “gerçek” yaratılır. Buna uymayan bilgiler genellikle ‘öteki’nin uydurması olarak atılır.

Bu nedenle, insanları dar kimlikleri çevresinde birleştirmeye kalktıkça aslında onları ayırdığının, ait olduğu sosyal grubun dışındakileri giderek dıştaladığının farkında değildir. Kaçınılmaz olarak, kendi haklarını kazandıkça, aynı şekilde diğer kimlik istemlerine karşı ilgisizliği artar. Hatta, kendi kimlik çıkarlarıyla çatıştığını düşünmeye başladığı noktada onları bir tehdit olarak görmeye başlar.

* BİLİMDEN SOĞUR, ‘GERÇEK’İ REDDEDER: Rasyonel düşünmeyi terkeder. Siyaset biliminin öğretilerini, tarihsel birikimi, pratiğini onayladığı noktalarda kabul eder. Grup çıkarlarını desteklemeyen, ‘doğrulamayan’ gerçekleri, bilgileri ayıklar. Karşıt görüşleri, eleştiriyi, ‘dışardan’ geliyorsa daha baştan reddeder; ‘içerden’ geliyorsa hainlik olarak değerlendirir. Sorgulama yerine itaat; skeptisizm yerine, inancı tercih eder. Kararlarını çoğunlukla sezgi ve duyguları belirler. Görüşlerini gerekçelendirmeyi reddeder, kendini ussal bir gettoya hapsettiğinin farkında değildir.

* MAĞDUR PSİKOZUNA GİRER: Kimlik politikalarının bir tezahürü olarak ‘mağdurluk’, günümüzde politik bir “kurum” haline gelmiştir. Mağdur; etik ve ahlaksal üstünlüğünü baştan ilan eder. Toplumda her türlü gelişme ve olayın kendileriyle bir ilişkisi olduğunu; dünyanın mağdur oldukları konu üzerinde şekillenip yapılandığını düşündükleri için, her konuda tarihsel bir haklılık ilan ederler. Kendilerine yöneltilen eleştiriyi de mağdurluklarının inkarı olarak yorumlarlar. Mağdurluk, onlar için patolojik bir varoluştur. Mağduriyetleri bir süre sonra bir “din”e dönüşür.

* ŞOVENİST EĞİLİMLER GELİŞTİRİR: Kendi kimliğini kutsadığı için, aynı kimlikten gelen, ancak, kimliğini varoluşunun merkezine koymayı tercih etmeyenler üzerinde, çoğu zaman tahakküme varan, ‘himayeci’ bir tavır alır. Cinsel tercihleri üzerinden kendini tanımlayan ‘gay’lerin, yine eşcinsel olan, ancak bunu kamusal alana taşımak istemeyen erkek-kadınlar üzerinde baskı kurması, politik ekoları yüksek olmasa da yaygın bir örnektir. Bunlar, cinsel tercihi üzerinden dünyayı yorumlamaya kalkar, bu zeminde bir “ideoloji” kurar. (Queer theori– ya da queer politics) Çok farklı bir alandan gelmelerine rağmen ulusalcılar da davranış benzerliği gösterir. Etnik kökenlerin bireyin bir seçimi olmadığını unutur; etnik kimliği üzerinden bir “üstünlük” ilan eder. Etnik kökenini, kahramanlığın, aklın, başarının bir kaynağı olarak algılar. Aynı etnik kökenden gelen herkesin kendisi gibi düşünmesini arzu eder ve bu temelde verdiği kararlara uymasını ister. Türk milliyetçilerinde görmeye alıştığımız bu eğilimi, ironik olarak, Kürtlerde de yaygın olarak görmekteyiz. “Türküm doğruyum” meseli karşısına, “Kürdüm haklıyım” meseliyle çıkarlar. (Nobel ödülü alan ve kendini bir bilim insanı olarak gören Aziz Sancar’ın Kürtlüğünü öne çıkarmaması nedeniyle “hain” ilan edilmesi sosyal alanda; ‘Hendek Savaşı’ kararını eleştiren Kürtlerin “hain” ilan edilmesi de politik alanda, tipik bir ulusal şovenizm örneğiydi.)

* AŞIRILIKLARIN ÖNÜNÜ AÇAR: Kimlik siyasetlerini, her türlü ayrımcılığa karşı politik bir duruş olarak tanımlamak da mümkün; ancak, paradoksal olarak, pratiğini, söz konusu kimliğe mensup üyelerin  algılamalarının aynı olduğu, bir inanış ve davranış bütünlüğü içinde, tekdüze bir karakter taşıdığı, benzer tercih ve arzuları olduğu ve bunların değişmezliği varsayımlarından hareketle, çıkarlarının da “aynı” olduğu önkabulü üzerinde inşa eder. Gerçekte olmayan (ya da sınırlı benzerlikler içeren ve bu anlamda, farklı kimlik yapılanmalarıyla da  içiçe geçen) homojen bir ‘bilinç’in varlığı fantazisiyle ortak politik çıkarlar belirler.

Bu nedenle, belli dar kimlikler çerçevesinde kurulmuş sosyal gruplar, er ya da geç agresif bir şekilde sınırlarını koruma sezgisi gösterirler. Çünkü, “hayali” olarak kurulan sınırların, en ufak bir ‘gerçek’e çarparak dağılması çok kolaydır. Dini tarikatlar bunun tipik örnekleridir. Etnik azınlıklar arası çatışmalar da aynı hastalığın bir semptomudur. (90’lı yıllarda Yugoslavya, daha yakın dönemde Irak ve Suriye ve giderek aynı batağa doğru hızla ilerleyen Türkiye gibi.)

“Hayali topluluklar” (“İmagined communities”-Benedict Anderson) grup üyelerinin, kimliklerini oluşturan özellikler içinden sadece biri üzerinde kurulduğu için genellikle derme-çatma, temelsiz bir “kuram” üzerinde yükselir. (HDP parti programında yer alan, kimlikler zemininde örgütlenmiş “özerk” bölgelerden oluşan Türkiye fantazisi, tipik bir örnektir.) Gruplar arası çatışmalar artıkça, belli bir mesafede tutmak amacıyla ‘öteki’ “düşman” ilan edilir, karalanır, aşağılanır. Diğer yandan da, grupla ilgili her şey abartılır ve yüceltilir. Grup üyelerinin her yaptığı eylem bir kahramanlık efsanesi olmaya adayken, karşı taraf korkaktır, haksızdır, adaletsizdir. Kendi ölümlerini “”şehit”lik mertebesiyle ödüllendirirken, karşı tarafın kayıpları, rakamlarla belirlenen “etkisizleştirilmiş” bedenlerdir. Ölümü kutsamak ortak karakterileridir. Bu bağlamda, AKP, PKK ve IŞİD’in benzerlikleri hayret vericidir. Karşıtların, milliyetçilik, hatta ırkçılıkta buluşmaları da kimlik siyasetlerinin kaçınılmaz destinasyonudur.

SİYASET BİRLEŞTİRİR, KÜLTÜRLER AYRIŞTIRIR

Demokrasinin ortadan kalktığı ve “sandık”ın egemen bir elitin sürekli iktidarda kalmasının koşullarını yaratan bir oyuna dönüştüğü bir ülkede, azınlık haklarının nasıl savunulacağı sorusunu dar kimlik penceresinden bakarak yanıtlamak, gerçekte demokrasi siyasetinin önüne en büyük engeli çıkarmaktadır. Bunun dünyada en güzel örneği AKP iktidarıdır. AKP deneyiminin yarattığı acılardan en büyük payı alan Kürt halkıdır. Buna rağmen Kürt siyasi hareketinin hala aynı kimlik siyasetlerinde ısrar etmesi, hatta 7 Haziran seçimlerinden önce, bir yandan kimlik siyasetlerinden uzaklaştıklarını ilan ederken (ki bunu, siyaset bilimi öğrencilerine, “kimlik siyasetleri programı nasıl olur”, sorusuna örnek gösterilebilecek olan programlarında tek kelimelik bir değişiklik bile yapmadıkları halde!) aynı anda kimlik siyaseti üzerinde yapılandırdıkları “sistemi” tüm Türkiye için önermelerini anlamak kolay değildi.

Farklı kimliklerin kendi kuramsal ve coğrafik alanlarında ayrı yaşaması yerine, gerçek katılımcı bir demokrasinin olduğu, her kimliğin özgürce kendini ifade edebildiği bir düzen içinde birlikte yaşamaları üzerine kurulmuş bir stratejinin kazanma şansı çok daha yüksektir, ki tarih, bunun örnekleriyle doludur. Tersine, dar kimlikler zemininde kurulmuş tek bir başarı örneği yoktur.

Türkiye gibi çok kültürlü bir coğrafyada, özellikle, tabiri caizse, modernizmi yaşamadan, feodalizmden postmodernist bir yapılanmaya geçen doğu gerçeği perspektifinden, kimlik siyasetlerinin ülkeyi nereye doğru sürüklediğini görmek için sınır ötesine bir göz atmak yeterlidir.

BİR CEVAP BIRAK