İNGİLTERE… Koronavirüs zamanında sol ve sağ

Koronavirüs salgınının yayıldığı bugünlerde, ilerici soldan sağa kadar bazı kişiler otoriter devleti model olarak görenler vardır. Bu arada başka bir politik grup, sosyalizmin en iyi taraflarının geliştirilmesinin gerekliliğini vurguluyor. Onlara göre, demokratik devlet ve refah etrafında sivil toplulukllar aracılığıyla yeni bir küresel sosyal mutabakat sağlanırsa yaratılan korku atmosferine karşı durulabilir. Sorunun özü insanlık için nasıl bir devlet istiyoruz?

Koronavirüs zamanında sol ve sağ

Macaristan Başbakanı Viktor Orbán geçen 3 Mart’ta yaptığı açıklamada, “Koronavirüs ile yasadışı göçmenler arasında belli bir bağlantı görüyoruz.” dedi. Veriler sorulduğunda, sessiz kaldı. Orbán için, salgın ve yasadışı göçmenler arasındaki bağlantılar herkes için belirgin olmalıdır. İfadesinin ardından, en iyi bildiği şeyi yapma fırsatını yakaladı: yabancılara sığınma haklarının sınırlandırılması. Şimdi Orbán, “iliberal” demekten çekinmediği bir rejimin otoriter lideri, süresiz olarak kararnameyle hükmetmeye hazırlanıyor, parlamentonun faaliyetlerini ve seçim tarihini erteled. Bunu sadece koronavirüs krizi sırasında yapacağını söylese de, salgını gücünü ve hükümetini güçlendirmek için kullanacağı kesin. Güçlü Macaristan devleti aracılığıyla siyasi muhalifleri kontrol etmek, Yahudi karşıtı bildirilerin dağıtılmasına göz yummak, cinsel, etnik ve dini çeşitliliğe saldırmak, kısacası, sosyal kontrolü elinde tutmayı planlıyor.

Xi Jinping, Çin Halk Cumhuriyeti lideri, kendi sınırları içinde koronavirüs salgınını göreceli kontrol ettinliğini gösterdi. Ama Çin’deki bu başarı ilk haftadan itibaren demokratik yöntemlerden uzak gerçekleşti. Hükümet, Wuhan’da maruz kaldıkları ekipman eksikliğini ve yetersiz koşulları tıbbi dergi The Lancet’e yazdıkları mektupta kınayan iki hemşireyi işten uzaklaştırdı. Daha sonra, Çin Kamu Güvenliği Bakanlığı polisi, Ocak ayı başlarında hastalığın başladığını duyuran doktor Li Wenliang’ı “yanlış haber” yaymakla suçladı, Li kısa bir süre sonra koronavirüs’ten öldü. Virüs genişledikten sonra, Çin hükümeti virüsle başa çıkmak için hızlı bir şekilde harekete geçti. Ama aynı zamanda baskıyı ve sosyal kontrolü de güçlendirdi. Hatırlayalım,.Çin lideri Xi Jinping, Mao Tse-Tung’tan çok daha güçlü tek partiyle yönetilen dev bir devlet gücünü elinde tutuyor.

Çin vatandaşlarını kontrol etmek için sınırsız olanaklara sahitir. Ancak, Batı kapitalizmin tersine orada devleti ele geçirmeye çalışan büyük şirketler olmadığı gibi, yasal dengeyi ve denetimi sağlayacak güçte yoktur; Veri kontrolü doğrudan hükümet tarafından gerçekleştirilir. Ne yazık ki, Batı dünyasında politik sektörler, özellikle kendini ilerici ve liberal ilan eden gruplar Çin’i kutluyor. Asya ülkesinde vatandaşların devlet emirlerine ciddi ve sorumlu bir şekilde uyduklarını, hastanelerin kısa zamanda inşa edildiğini ve bilim adamlarının bu durumdan özel bir sorumluluk aldıklarını iddia ediyorlar. Kısacası, Çin devletinin verimli rolünü kutluyorlar. Sadece bu etkinlik – ki her zaman bu böyle değil, tüm enformasyon devlete yozlaşmış eyalet hükümetleri tarafından ve bireysel politik özgürlüklerin olmadığı tek parti rejimi aracılığıyla gelir. Ayrıca tüm sorumluluklar sadece korkunun yarattığı  itaat gerçekleşiyor. Çin’de devlet güçlü ve zaman zaman belirli konularda etkili, ama bizim istediğimiz devlet bu mudur?

Virüs’e karşı verdiği mücadele ile dünyanın saygısını uyandıran Küba’da da benzer bir sistem çalışıyor. Bilgi akışı ve sorumluluklar tek parti aracılığıyla yürütülüyor. Bir farkla, bireysel itirazlara karşı toleras biraz daha geniş. Bu devleti mi İstiyoruz?

Rusya’nın ki de farklı değil, Vladimir Putin, iktidarını sürdürmek için salgına rağmen referendumu askıya almadı. Putin virüse teşekkür etmesi gereken dünya liderlerinden biri: ona karşı protestolar pandemik nedeniyle ertelendi. Rus liderin kullandığı argümanlardan biri: hükümetinin ülkede barışı ve düzeni güvence altına aldığı için 2036 yılına kadar devam etmesi gerektiğini söylüyor. Çin örneğinde olduğu gibi, Putin’in elinde sağlam bir devlet görmek istiyor. Koronavirüs krizi karşısında aldığı hızlı önlemler sayesinde Batı’nın ilerici grupları arasında kredi sağladı. Çünkü, onlar refah devletinin çöküşünü gördü, hükümetlerinin yavaş ve eylemsiz kaldığını ve sağlık sistemlerinin krizlerle boğuştuğunu fark etti. Ama yine de aranan Rusya’daki gibi, otoriter ve otokratik bir devlet midir?

Örnekler çok çeşitlidir. Radikal ırkçı Fransız politikacı Mariene Le Pen koronavirüs zamanında ona hizmet edecek bir devlet istemişti. Aslında, zaten aklında tedbir hazırdı; İtalya sınırının kapatılması – kendi görüşüne göre, Schengen Bölgesi’nin bitirilmesine yol açan bir şey. İtalyan aşırı sağ lideri Matteo Salvini, göçmenleri ve özellikle de “küçük etnik pazarları” suçlayarak virüse karşı önlemler almaya başladı. Ve Yunan aşırı sağ hükümeti koronavirüse karşı en gerici projelerinden birini mükemmel bir stratejiyle devreye soktu. Kapalı kamplar” olarak adlandırılan Sakız ve Midilli’deki zoraki gözaltı merkezlerini genişletti.

Merkezci ve ilerici güçler arasında bir ittifakla iktidardan düşürülmesi beklenilen İsrail başbakanı Benjamin Netanyahu da koronavirüsten yararlandı. Gazeteci Sylvain Cypel’e göre, İsrail başbakanı “yavaş bir darbe hazırlığındaydı. Kudüs İbrani Üniversitesi’nde profesör olan Bernard Avishai de aynı görüşte. Netanyahu, iki hafta önce, son seçimlerin resmi oy sayımından sonra,yönettiği siyasi bloku Benny Gantz, Mavi Beyaz koalisyonundan üç eksik sandalyaye sahip olduğu belliydi.. Tartışma öyle bir noktaya geldi ki, İsrail Yüksek Mahkemesi Başkanı Esther Hayut “Knesset’in (İsrail Parlamentosu) anahtarları masada, seçimi kim kazanırsa  alabilir ancak, görünen o ki, birisi anahtarları cebinde saklıyor.” Yuval Noah Harari, “İtalya, İspanya ve Fransa’da, olağanüstü hal kararnameleri halkın seçtiği bir hükümet tarafından yürürlüğe konmaktadır, halkının görev vermediği birinin eliyle değil. Sonuçta, Netanyahu koronavirüs krizinin neden olduğu fırsatı iyi kullandı.

Latin Amerika’da, baskıcı sağcılar bu olağanüstü ortamdan yararlandı. Kendini liberal olarak tanıtan ancak otoriter tarafını gösteren Perulu başkan Martín Vizcarra, ordunun toplumun en savunmasız kesimlerine karşı zor kullanmasına olanak sağlayan bir sokağa çıkma yasağı ilan etti. Evo Morales’i iktidardan düşüren Bolivya hükümetinin İçişleri Bakanı Arturo Murillo, bir konuşmasında koronavirüsle mücadelede polis uyarılarına uymayan herkesi hapse attırmakla tehdit eder. Jair Bolsonaro gibi inkarcıların, tabii ki, halkı bastırmak için koronavirüse gerek duymazlar.

Dünyada devletin geri gelmesinden memnun olan pek çok ilerici var. Ancak pek çok analistin dediği gibi küreselleşme henüz sona ermedi. Ve otoriterler de, bunu iyi biliyor. Gerçekten de, amaçlanan şey, aslında, ticari küreselliğin zorladığı dışa doğru “ulusal-liberalizm” (bazıları öyle tanımlıyor) içe doğru ise  otoriterliktir. Dünyaki en kötü örneği bilindiği gibi Amerika’da: yapılandırılmamış bir sağlık sistemi, geliştirilmemiş bir refah devleti ve Donald Trump’ın elinde ki otoriter başkanlık söylemi.

Kriz ve liberal ekonominin verimsizliği bizi devlet gücüne dayanan bir rejime hayran bırakmamalı. Daha da önemlisi, küreselleşme düşüncesini ortadan kaldırarak kendimizi muhtemelen istenmeyen veya imkansız olan sosyal yapılanmanın tek yolu olarak ulus-devletin geri dönüşüne bağlamamlıyız. Küreselleşme, çeşitli ekonomistler ve sosyal bilimcilerin işaret ettiği gibi, gerçeklerden uzak olmamalı. Liberal küresellik ve otoriter devlet tek alternatif değildir. Demokrasinin, devletlerin, güçlü kurumların, refahın, koruma ve dayanışmanın uyum içinde olduğu bir küresel dünya mümkündür.

Eğer devlet istiyorsak, hangisini istediğimizi sormamız yanlış olmaz.

(Sosyal) demokrasinin verimsizliği?

Otoriterlik karşısında gelişmiş Avrupa’nın tepkisi nasıldı ? Kesinlikle farklıydı. Ülkelerden enformasyon toplayarak her şeyi refah devletine yıkmak kolay olurdu. Ve kısmen doğru da olabilir. Ancak tam olarak değil. İtalya virüs tarafından harap olmuş ve ölümlerle mezarlığa düşmüşken yapılanlarla yapılmayanları değerlendirmek imkansız. Buna karşın Almanya’da enfekte olanların ve ölenlerin sayısı az. Bu aşamada sağlık sistemi diğer Batı Avrupa ülkelerinden daha sağlam olduğu görünüyor ve bölgedeki diğer ülkelerden daha fazla test gerçekleştirmektedir. İtalya ve Almanya arasındaki fark sadece refah devletinin sağlamlığı mı, yoksa Avrupa’daki liderlik konumu mu? Bilinmiyor.Belki de, daha çok politik kararların alınmasıyla demokrasinin işleyişiyle ilgili olabilir. Aynı şey,  refah aracılığıyla güçlü sağlık yapılarına sahip krizin ortasındaki Fransa için de söylenebilir. Tüm bunlar refahın zayıflıklarından mı kaynaklanıyor, Macron’un salgın sırasında savunduğu ama çoğu zaman sorguladığı sistemin kendisiyle mi ilgili kesinlikle değil: bütün bunlar siyasi kararlara bağlı. Macron, salgının ortasında, yerel seçimlerin ilk turunu ertelemedi.

Alınan kararlardaki farklılıklara rağmen, refah devleti krizinin daha da belirgin hale geldiği de doğrudur. Ve sadece koronavirüsten dolayı değil. Sağlık sistemlerinde ve aynı zamanda karantina ile ilgili kararlarda da sorunlar vardı: geliri almayan ya da çok az aylık geliri olan vatandaşların bazıları izole edilmeleri hedeflendi. Bu durum Avrupa’nın en yoksul çeper ülkelerinde açıkça görüldü. İsveç, Danimarka veya Norveç gibi ülkeler, sadece eformasyonlardaki akışkanlık, kararladaki bilimsel derinlik ve siyasi dinamizm nedeniyle değil, aynı zamanda bugün bile daha sağlam refah yapılarına sahip oldukları için de salgınla doğru bir şekilde karşı durdular. Farklı stratejilerine rağmen, milliyetçilikle sürekli suçlanan bu ülkeler, şimdiye kadar olduğu gibi anahtar rolü oynamaya devam ediyorlar.

İsveç, örneğin, empoze etmek yerine tecrit etmeyi tercih etti. Kapitalizmin işleyişinin mantığı nedeniyle ‘ihraca bağımlı olmayan model’ izlediğinden sol tarafından eleştirmişti. Fakat herşeye rağmen, hepsinin başı dertte ve bazıları kapalı milliyetçilik cazibesine kapıldığından daha da büyük sorunlar yaşıyor.

Gerçek şu ki, otoriter modeller karşısında, demokrasi daha yavaş olabilir – ve hatta bazen daha etkisizdir – ödenmesi gereken bedel de budur-. Belki de, demokrasiyle sorunları çözerken kapasiteyi, verimliliği ve  hızlı hareket etmeği yeniden düşünmek gerekebilir.

Yeni bir politik hayal gücü

“Mevcut koronavirüs salgını gibi büyük felaketler, genellikle eşitsizliği azaltmak için fırsat yaratabilir. Çünkü ekonomi krize girdiğinden hemen hemen herkes zarar görür, zenginler çok şeye sahip olduklarından kayıpları daha çok olur. “Varlıklı insanların servetindeki bu düşüş, onları diğerlerine yakınlaştırır ” diyor Quartz ve Finantial Times muhabiri Adam Rasmi. Sırp-Amerikalı ekonomist  Branko Milanoviç’in ortaya koyduğu bakış açısında belirtiği gibi beklenmedik bir fenomen sistemden en çok yararlananların kapılarını çalındığında eşitsizlik daha da görünür hale gelir.

Rasmi, Stanford Üniversitesi profesörü Walter Scheidel söylediklerini hatırlatıyor.  Scheidel, The Great Leveler: Violence and the History of Inequality fron stone age to the Twenty -first Century (Büyük eşitlik: Taş Devrinden Yirmi Birinci Yüzyıla Kadar Şiddet ve eşitsizlik tarihi) adlı kitabında , salgın hastalıklar, devrimler, kitle savaşları ve devletlerin çöküşü gibi dört eşitlikçi olaya işaret ediyor.     Scheidel’e göre en büyük eşitlik her zaman büyük felaketlerden sonra gelmiştir.            

Şimdi, dünya bir benzerini daha yaşıyor. Koronavirüs girdiğe her yerden insanların hayatını alıyor, kimse bundan kaçamaz. Korku milyonlarca insanı kapsar. Küresel düzenin geleceği yine masada. Bazıları, tarihteki yaşanılan benzer büyük bir krizden geçmekte olduğumuzu, 21.yüzyılın başlangıcında kartların yeniden karılacağı bir dönemde olduğumuzu ileri sürüyor. Diğerleri ise, ikinci dünya savaşından sonrakine benzer bir dönemden geçmekte olduğumuzu ve farklı sorunlarla karşı karşıya kalmamıza rağmen, devletin yeniden merkezi bir rol alması gerektiğini söylüyor. 

Girdabın ortasındayız, doğaldır ki insanlar düşünce üretiyor. Argumanlar doğru da olabilir. Ama yeni bir sözleşme için gerekli olan ekonomik, sosyal ve etik  programin temeli ne olmalıdır? Ne bekliyoruz ve gerçekten nasıl bir yol izlemeliyiz?

Bu krizin sonucunu beklememeliyiz. Ultra-liberallerin kaybettiği açıktır. Ancak, kontrol ve baskıcı devlet tehlikesinin buna alternatif olamayacağı da aynı derecede açıktır. Bu, daha ziyade, devletin merkez olduğu bir toplumu yeniden inşa etmek değil, bunun artık geçmişte kaldığını ve bundan sonra da olmayacağını anlamamız gerekmez mi?

Devlet bugün, Tony Judt’nin ‘Unutulmuş Yirminci Yüzyıl,’ kitabında dediği gibi,  “ aktif bir devlet düşüncesi, yakın geçmişin ütopik amaçlarının tersine insan çabalarının sınırlı olduğunu kabul etmek anlamına gelir. Mümkün olanlar arasında en çok arzu edilen, ivedi veya en önemli olanı seçmeliyiz. Pazarın idealizasyonunda her şeyin mümkün olduğu varsayımıyla, hangi olasılıkların gerçekleşeceğini belirlemek için tüm sorumluluğu piyasa güçlerine terk etmek en son modern yanılsamadır.  Devlet, hangi olanakların mümkün olduğunu, refah dönemlerinde elde edilebilen ve her koşulda temel ihtiyaçların dağılımında fikir birliği sağlayabilmelidir.”

Koronavirüs yeni bir sosyal pakt üretmeyebilir. Ama İlerci hareket değerlerinden uzak bir devleti güçlendirmeyi gündemine getirmek zorunda değil. Bunun yerine, koronavirüs, toplumcu sol gelenekleri, güçlü halk sağlığı sistemini, sağlam sivil toplumu, demokratik ilkelerle yapılandırılmış sosyal dayanışmaların garantörü olarak devlet ihtiyacını geri getirmek için bir fırsat penceresi yaratabilir. Rusya veya Çin’i alkışlamak ya da bilim (ve teknoloji) ile devlet arasındaki bağlantılar arasında eleştirel olmayan bir tutum benimsemek bizi bir yere götürmez. Demokratik sosyalist gelenek göz önünde bulundurulması gereken en iyi alternatiftir. Bilim ve teknolojiyi kamu hizmetinde uygulamak (ama nüfusu kontrol etmek ya da sosyal deney için kullanmamak şartıyla tabi), sosyal bir fenomen olarak dini en zayıf olan için ahlaki değerlerin (ama bireysel yaşamları düzenlemek için değil) önünü açmak . Eski demokratik sosyalizmin paradigmalarında; bilimin hastalığı hafifletmeye yardımcı olacağına, dinin merhametli yönlerinin laik bir toplumsal inanca dahil edilebileceğine ve devletin temel amacının hiç bir vatandaşın hayatını asla yönlendirmemesine dayanıyordu.

Başka bir deyişle, eğer koronavirüs ve ürettiği devlet müdaheleleri otomatik olarak yeni bir sosyal pakt yaratamazsa, salgının ulus-devletin restorasyonuna yaradığını okuyabiliriz, bu da eski refah devletinin versiyonundan başka bir şey değildir.  İlerici hareket sol programını güncelleyip temellendirmezse polis devletinin kurulmasına önayak olur. Yani, bu okumada salgın karşısında bir sosyal devletin etkili inşasını gerçekleştirmek ve sosyal işlerinden; sağlık ve yaşamın pazara girmesini önlemek çıkarılabilir.

Juth, sosyal demokrasi üzerine yaptığı en iyi denemelerden biri olan Something Goes Wrong’ta  solun sadece etik zorunluluktan dolayı değil korkudan da politika geliştirebileceğini belirtiyor. Elit her zaman sorumluluğu almayabilir, ancak yaşanılan felaketler ve ölüm korkusu demokratik sosyal anlaşmalara yol açabilir. Solun da böyle düşünmesi gerekmez mi? Korkuyu yenebilmenin yolu güvenliktir (sosyal güvenlik, kamu hizmeti, sosyal bağlar, mevcut durum ve garantili vatandaşlık). Ama sosyalistlerin anladığı korku tek vektörlü olamaz: hakları kaybetme korkusu ve sosyal felaketler kendi başına bir şey inşa edemez. Positif değerler neden yeni adil bir toplumu kurmayı anlatmak için gereklidir. Sosyalistlerin demokrasinin neden gerekli olduğunu, hangi devlete ihtiyaç duyulduğunu, neden halk sağlığı sistemine inandıklarını, eşitlerden oluşan bir toplumun neden eşitsiz bir toplumdan çok daha iyi sonuçlar ürettiğini, açıklamaları ve bu uğurda mücadele vermeleri gerekir.

Bunun için entelektüellere ve siyasi hayalcilere gereksinim vardır. Ancek şimdi yalnızca doktorların ve “bilimin” rol aldığı acil ihtiyaç duyulan koronavirüs aşısını bulma zamanıdır. Zamanın ruhu gelecek için hayal gücü gerektirmiyor. İkinci Dünya Savaşı yıllarında sessizlik çağrısında bulunan ve savaştan sonra gelecek üzerine düşünceler üreten analistler gerekiyor. Neyse ki, o dönemlerde Malraux, Gide, Keynes,  Orwells,Benda, Beveridges vardı. Yeni dünyanın ahlaki, ekonomik ve politik temellerinin inşa edilmesini sağlayan bu beyinlerdi. Bugün de, Branko Milanovic, Mariana Mazzucato, Paul Mason, Dani Rodrik, Sheri Berman, en önemli küresel düşünürlerden sadece birkaçı.

Solda optimum

‘Sosyal demokrasi’ kavramının bir ‘Avrupa düşüncesi’ olduğu ileri sürülebilir. Bazen, eleştirel yazarlar tarafından “liberal ilericilik” ile karıştırılır – inkar edilir ya da görmemezlikten gelinir, solun tarihsel bir şeceresidir bu düşünce. Ancak, gerçek anlamı “refah toplumu” olan bu politika savaş sonrasında Avrupa dışındaki pek çok ülke özgün koşullarına uyarladı.

Stefan Zweig’ın dediği gibi “dünün dünyasına” dönmek mümkün olmayacaktır. Ancak, belki de, toplumun en savunmasızlar için açık kurallar ve haklara sahip organize bir toplumun değerini artıracak yeni bir kolektif hayal gücünü geliştirmenin gerekliliği artabilir. Dün olup bitenleri hatırlamak, salgının ortasında ve sonrasında, ortamdan yararlanma anlamı çıkartılmamalı. Muhtemelen sol gelecekteki projeleriyle geçmiş deneyimlerinin kombinasyonunundan yeni projeler üretecek. Ve tam da bu ortamda “sol melankoli”, fütüristik ve ikisinin bileşimi hızla yakınlaşıyor: biz sadece sağlık ve eğitim içeren bir sistem önermiyoruz. Aynı zamanda otomasyon gibi konularda ilerlemek için, işbirliğine dayanan ekonomi, iklim değişikliği, cinsiyet ilişkileri ve yaşam için gelir gibi temel insani sorunların çözümünü de hedefliyoruz. Hangi hizmetlerin halka açık olmasını istiyoruz? Hangi devlet modelinde ilerici olarak hayal ettiğimiz politikaları geliştirebiliriz? Yeni sosyal anlaşmadan daha fazlasını nasıl elde edebiliriz? Borçların ve işletmelerin durumu ne olacak? Vergi reformları nasıl çözülecek? Bu noktaların hiçbiri yalnızca solun çözmesi gereken sorunlar değil. Otomasyon ve temel gelir üzerinde sağla uzlaşma yakalanabilir. Hatta bakım sistemleri, ücretlerde esneklik kolaylığı için alternatifler bulunabilir. Taleplerin solcu olması tamamen sola ait oldukları anlamına gelmez.

Sol görüşlerin başarı elde edebilmesi için radikal platformlarda savaşmaya istekli insanlara ihtiyaç duyulacak. Geçmişin ılımlı kazanımları ılımlı programlarla yerine getirilmediğini hatırlamanın zamanıdır. Örneğin Sosyal Demokratların Komünistlere ve Troçkistlere teşekkür etmesi gereken çok şey var. Post-kapitalist olarak adlandırdıkları gündeme bağlantılı olarak yeni konular: cinsiyeti tartışmaya sokan bakım sistemleri, tamamen (neo)liberal bakış açıları tarafından kabul edilmeyen vatandaş geliri, çalışma günleri, üçüncü dünya ülkelerinde örgütlenen dayanışmacı ve popular ekonomiler. Az ya da çok maksimum ya da kimileri için minimum programları garanti etmeyi deneyecek. Devlet-sivil toplum düzenlemelerinin başka bir denkleme tabi olduğu çeper Latin Amerika’da, popüler güçlerin savunma mantığıyla düzenlemeler yapabilir.  Ama bu ülkelerde zaten bir deneyim var: işsizlerin örgütleri, toplum sağlığı ağları, örgütlenmiş savunmacı yapılar mücadeleyi başlatmak için gerekli olabilir. Bu sadece kazanmak için değil daha çok savunma amaçlıdır.

Birkaç gün önce, koronavirüs salgını bağlamında, BBC siyasi danışmanı ve gazeteci Alex Bell The Courier sayfalarında “Hükümetin ana işlevi vatandaşlarının yaşamlarını bir zamanlar düşünüldüğü gibi sadece savaştan korumak değildir. Modern düşman olan iklim değişikliği, ekonomik krizler, bulaşıcı hastalık ve eşitsizlikten korumaktır. Bunlar, bireyin ve ekonomik işletmelerin eşit olduğunu, kamuya ait kurtarmaların halka ait olduğunu yasallaştıran yeni bir Beveridge Raporu’nun temel direkleri haline gelmelidir. (…) Ama şimdi önceliğimiz insanlara yardımcı olabilecek radikal işler yapmak. Bu da, refah devletine verdiğimiz zarardan dolayı geride kalanların cebine para koymak anlamına geliyor.” Arjantin başkanının kapsamlı bir Marshall Planı’nın G-20’ye sunarken buna işaret etmişti.

Ancak, başka bir şey daha var. Bu sadece radikal mücadelelerin, refah devletinin olumlu yönlerinin veya fütüristik projelerinin yeniden gündeme getirilmesiyle ilgili değildir. İlerici hareket insanlığı krizden çıkaracak şu üç noktanın önemini gündemin başına almalıdır: sosyal devletin önemi, rasyonel planlama ihtiyacı ve dirençli sağlık sistemidir.  Ama aynı zamanda, muhtemelen, ilerici hareket, üretkenliğin değerini ve toplumsal yapının geçmiştekilerden çok daha heterojen bir toplum olduğunu kabul etmek zorundadır. Bireysel çıkarların egemen olduğu bir toplum – sınıfsal arzular solun hayalettiği gibi değil, çoğu zaman sağ tarafından beslenen tüketici dürtülerle uyumludur. Olağanüstü hal normal gibi asimile edilemez. Ama hayal ettiğimiz normallik nedir?

Bu yılın 15 Ocak’ında, Koronavirüs krizinin patlak vermesinden kısa bir süre önce, siyaset bilimci Sheri Berman şunları yazdı: “Dünyanın bugünkü durumu 1930 ve 1940’larda karşılaşılan durumdan uzak, buna rağmen uyarı sinyalleri çok net. Tek umudumuz, siyasi yelpazenin tüm tarafları başka bir trajediği beklemeden çağdaş krizin sosyal demokratik çözümünün avantajlarını tanımalarıdır”

xx

-Mariano Schuster,Nueva sociedad ( Yeni Toplum), Mart 2020

– İspanyolcasından çeviri, M. Taş, Bazı ekleme ve kısaltmalar yapılmıştır. 

Yeni Toplum Dergisi

1972’den beri her iki ayda bir, Yeni Toplum Dergisi okuyucularına Latin Amerika ve Karayipler’in siyaseti, ekonomisi, sosyal bilimleri ve kültürü hakkında detaylı analizler sunuyor ve bölgenin demokratik ilerici hareketleri için sıkça istişare, çalışma ve tartışma aracı oluyor. 

Kıtadaki önemli meseleleri ele almak için 30 yılını harcayan dergi; demokratik yönetim, kalkınma, siyasi partiler, çevre, iş ve sendikacılık, uluslararası ilişkiler, sosyal hareketler ve azınlıklar, kültür, ekonomik entegrasyon, cinsiyet, çatışma, küreselleşme alanlarında bilgi, düşünme, tartışma ve araştırma kaynağıdır.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.