İNGİLTERE… Kovid-19, mülteciler ve insanlık 1.0

Malum herkesin gündemi Çin’de başlayıp yayılan Kovid-19 virüsü. Bir kaç hafta önce Guardian gazetesinde virüsle ilgili abartılı söylemlerin virüsten daha tehlikeli olduğuna vurgu yapılmıştı. Bu önerme hâlâ geçerli diye düşünüyorum. Kapsama alanı da sağlık terimlerinin ötesinde.

Öncelikle doğruları görmek ve orantılı tepki vermek gerekiyor. Bu virüs uzmanların görüşüne göre sıradan grip ile kıyaslandığında 10 kat daha fazla öldürme riski taşıyor yani binde bir yerine yüzde 1. Yaşlılar, bebekler ve başka hastalıklara sahip olanlar da risk daha yüksek. Bütün grip druumlarında olduğu gibi başkalarıyla yakın temasta bulaşma ihtimali daha yüksek. Muhtemelen bir yıl zarfında bu virüse karşı bir aşı geliştileceği bekleniyor. Buraya kadar dikkat ettiyseniz dini veya etnik bir konu yok.

Dünya’da bu ve benzeri pek çok salgın hastalık görüldü ve şimdilik bildiğimiz bu en kötüsü değil. Yani çıkaracağımız ders: ‘temizliğinize dikkat edin ve umutlu olun’.

Zurnanın zırt dediği yer ve bu virüsü diğerlerinden farklı ve muhtemel daha tehlikeli kılan tarafı ise uzak alakalar kurulması. Bizim bu taraflarda bir kaç haftadır kaygı verici bir gelişme de bu. Hem medya da ama daha da çok sokakta bir ‘Çinli düşmanlığı’ hortladı.

1918’deki İspanyol Gribini de Çinlilerin bulaştırdığını iddia edenler oldu. O dönemdeki domuz gribinin Birinci Dünya Savaşı’nda Avrupa’ya gelip cephe gerisinde savaşa katılan Çinli işçilerin getirdiği iddiası absürd.

İnsanlarda kısmen haklı olarak bir korkma hali söz konusu yakın zamanda Çin’e gitmiş olan ve virüsün semptomlarını taşıyan kişilerden uzak durmaya çalışmak neredeyse içgüdüsel. Genel uyarlılarda sürekli Çin vurgusu olduğu için bu tepki de güçlenmiş durumda. Ancak hepimizin bildiği virüsün Çinli olmadığı. Çin’de ortaya çıkmış olması da başka yerlerde olmadığı anlamına gelmiyor.

Özellikle İtalya ve diğer ülkelerde ortay çıkan çok sayıda vaka bu işin etnik olmadığına işaret. Ancak tehlike bu kez de İtalyanların günah keçisi olmasına yol açması.

Uzun sözün kısası tam işin bu çirkin yüzü nasıl temizlenecek; bu en az virüs kadar tehlikeli derken Türkiye el yükseltti ve zaten var olduğunu bildiğimiz ırkçı dışlayıcı söylemler mültecileri ve özellikle Suriyelileri hedef alarak, geçen hafta cerahat gibi akmaya başladı.

Türkiye maalesef çok uzun bir süredir Suriye ve diğer ülkelerden Türkiye’ye gelip sığınma talebinde bulunmuş olan insanları AB ile müzakerelerinde bir koz olarak kullanma çabasındaydı. Son İdlib çatışmasından bu yana bu gerçek oldu. Resmi olarak Türkiye kendisine çaresiz kalıp sığınmış insanları kış ortasında yollara döküp Yunanistan ve Bulgaristan sınırına yönlendirdi.

Bunun iki anlamı var. Birincisi yıllardır edinilmeye çalışılan ve hatta başarılı da olunan özverili, insani odaklı ülke, mültecilere kucak açan ve sorumluluğunu yerine getiren ülke statüsü bu hamleyle berhava olmuş oldu. Çünkü bu son hamleyle ‘sorumsuz ülkeler’ klasmanına indi.

İkincisi bu hamle ‘blöf’ olarak kaldığında sahip olduğu etki gücünü yitirmiş oluyor. Bunun bir kaç nedeni var. Öncelikle 2015 benzeri hareketliliklerin olması düşük bir ihtimal. Çünkü pek çok sığınmacı yerleşti. Aynı zamanda Avrupa’da çeştli önlemler alındı ve daha da önemlisi göçmen ve mülteci düşmanlığı aşırı derecede arttı. Yani 5 yıl öncesi kadar cazip değil.

Türkiye’nin bu hamleyi yaptıktan sonra elinde en azından mültecilerle ilgili herhangi bir ‘kozu’ kalmamış oluyor. Bundan sonra parmak sallayarak yaptıracağı bir şey yok kısaca. Ancak sınırlarla ve AB ile ilişkiler ne olursa olsun, Türkiye’de yaşamaya devam edecek olan milyonlarca Suriyeli ve diğer göçmenin hedef haline getirilmemesi ve ‘insanlık 1.0’ ayarlarına geri dönülmesi elzem.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.