İNGİLTERE… O adam bana vurmayacaktı!

Sabaha karşı saat üç. Bütün uykular, bulduğu ilk gözü üstüne örtmüş, tatlı bir rüya peşinde. Kayseri -İzmir seferini yapıyoruz. Otobüsün arka tarafındaki su dolabının üstünde, şoförden sonraki en önemli kişi olarak, büzüşmüş uyukluyorum. Otobüs dolu, ayakta yolcu almışız. Bir yolcu omuzuma dürttü; ‘muavin Kadınhanı’nda (Konya) inecek var’ dedi. Şoföre haber verdim, bagajı da varmış. Durdu otobüs, açtım bagajı çantasını verdim. Köyde ışık yok, zifiri karanlık. Bagajı kapatır kapatmaz, adam bana öyle bir tokat attı ki, neye uğradığımı şaşırdım. Beş parmakla attığı tokat yüzümde sekiz parmak izi bırakmıştı. 15 yaşındayım, hiç tanımadığım bir adam bana sebebsiz niye vursun ki? Üstelik Kadınhanı gibi kibar çağrışım yapan bir ilçede. Bana vurur vurmaz, adam karanlıkta köyün içine doğru koşarak, acılarımda kayboldu. Yanağımda kaldı bıraktığı öfkesi. Ben yüzümü tutarken, bagaj kapağının kapandığını duyan şöför gaza bastı ve yoluna devam etti. Her ne kadar bağırıp el kol hareketleri yapsam da karanlığın avuçlarında yıldız gibi kaydı gitti otobüs. Ben de ‘adam gelir bana tekrar tokat atar korkusu’ ile ‘ben şimdi ne yapacağım şaşkınlığı’ arasında kalakaldım. Az sonra, arka koltuktan yolcular muavinin, ki otobüsteki en önemli adamdır, binmediğini söyleyince otobüs dönüp beni aldı da kabus bitti. O adamın bana neden tokat attığını hiç öğrenemedim ama aldığımız ücreti yüksek bulmuş olabilir mi diye de sormadan edemiyorum.

Evimiz, Kayseri otobüs terminaline yakın olduğu için, okul sonrası ya da yaz aylarında bazen gider otobüsleri yıkar ve temizlerdik.

Babamın bir dostu ‘Man Ahmet’ Anadolu Turizm’de 302 Mercedes otobüs işletiyordu. Bu kadar kolay söylediğime bakmayın. 302 Mercedes ki, o dönem uçağa yakın sayılır. Ahmet abinin ortağının biri aynı zamanda muavinliğini de yapıyor ama bıkmış hayatından. O yaz benim muavinlik yapıp yapamayacağımı sordu, ‘olur’ dedim. Anadolu Turizm, o dönemler Türkiye’nin en fazla otobüsüne sahip bir firma. Kayseri’den İstanbul, İzmir, Diyarbakır, Erzurum, Elazığ, Ankara, Adana, Mersin, Samsun, Bursa, Antalya ve Urfa gibi Türkiye’nin bütün temel noktalarına seferler düzenliyor.

O zamanlar otobüs seferleri şimdiki kadar konforlu değil. Otobüs kalkar kalkmaz, her nedense bütün yolculara limon kolonyası ikram ediyorduk. Bazı yolcuların kolonya şişesinde duş alma talebi mekanın uygunsuzluğu nedeniyle kibarca reddediliyordu. Tabii ki yolculuk boyunca su ve mide bulantısı için torba servisimiz de devam etmekteydi.

Genellikle yola akşam çıkar ve sabah erkenden gidilecek şehirde olmak hedeflenirdi. Gün boyunca o şehirde dinlenilir, otobüs temizlenir ve ikinci gece de dönülürdü. Dolayısıyla, iki uykusuz gece sonrası eve dönersiniz ama iş bitmez. Arabayı temizleyip, ancak bir kaç saat uyuyabilirsiniz. 15 yaşın tatlı uykusunu, yol boyunca arada bir kafanızı dayayacak bir yer bularak, küçük kaçamaklarla gidermeye çalışırsınız.

Türkiye’nin bir çok şehrini yaz tatilinde yaptığım muavinlik sayesinde görebildim. İstanbul’a gitmelere bayılırdım. Genellikle sabaha karşı şehre girerdik ve ben uyku dolu gözlerimi, boğazı hayranlıkla seyredebilmek için açık tutardım. Aslında boğazı hiç gezmemiştim, ama manzaranın büyüsünü yüreğime bastırarak geçerdim uykusuz sabahlarımda Boğaz Köprüsü’nden. Otobüs, Topkapı’ya geldiğinde de gidemezdim İstanbul’un büyülü sokaklarına. Otobüsü temizleyince en fazla Çapa, Fındıkzade ve Aksaray’a kadar yürür, kaybolurum korkusuyla aynı güzergahtan geri Topkapı’ya dönerdim.

Otobüs terminalleri bütün garibanların sığınma merkezidir. Yıllar sonra Esenler Otobüs Terminali’nde, bir arkadaşımızla buluşup, özlem giderip Adapazarı otobüsüne bineceğiz. Bir kafede oturduk ve orada çalışan 12-13 yaşlarında bir gence üç çay söyledik. Otogar çayı içilmez biliyoruz ama sandalye kirası verelim dedik. Özellikle eşim, ‘ birisi çok açık olsun’ diye ıslarla söyledi. Çaylar geldi tavşan kanı. Eşim ‘bakar mısınız, ben açık çay istemiştim’ dedi. Küçük garson ‘ablacığım ben ocakçıya söyledim ama şerefsiz yapmamış, ben ne yapayım’ dedi. Biz donduk kaldık. Anladık ki, o ‘şerefsiz’ ocakçı o çayı değiştirmeyecek. Misafirimiz ‘bardaklarda çay kaşığı yok’ dedi. ‘Hemen çözüyorum abla’ dedi bizim genç garson ve yan masada çayını yudumlayan çiftin bardağına, onlara hiç bir şey demeden daldı ve içindeki kaşıkları alıp, bizim bardaklara bıraktı. İşte o gün tarihin en büyük problem çözme dersini alıp, otogarların ruhunun hiç değişmeyeceğini anladım.

Ahmet abi çok çalışkan bir adamdı. Çoğu sefere tek giderdi. Yolcular inince arabayı deniz kenarına sürerdi. İstanbul’da genellikle Florya’ya, Tekirdağ sahillerine, İzmir’de doğrudan Çeşme’ye sürerdi. O sıralar Çeşme daha görgüsüzleşmemiş ve Alaçatı daha yontma taş döneminden yeni çıkmış da yonttuğu taşı ne yapacağını bilmiyor. Deniz kenarında Ahmet abi denize girer ve bagaj kapakları açık, uyumaya çalışırdı. Ben de arabayı temizler servise hazır hale getirip biraz suya girerdim ki o dönem daha deniz yüzmeyi sökememiş durumda.

Deniz ve büyük şehir tanışmalarım hep o dönemde oldu. Şehirleri tanıma ve ruhunu hissetme sevdam o dönem gelişti.

Otobüs muavinliğinin en kötü tarafı uykusuz gecelerinizdir. Özellikle eğer bütün koltuklar satılmışsa, 12 saat ayaktasınız demektir. Siz de fırsat buldukça arka girişteki su dolabının üstüne büzüşür, ara sıra kestirmeye çalışırsınız. Nedense, otobüste tek bedava olan şey su olduğundan, bazı yolcular ondan maksimum faydayı elde etmek için her yolu denerler. Gece geç saatlerde, yolcular değişik bir horlama senfonisi ile birbirini uyutmama moduna geçince, ben de su servisi yapıp bir uyku modu yakalar mıyım diye umutlanırdım. Nafile… Daha kafamı koyar koymaz birisi dürterdi; ‘muavin su ver’. En sevdiğim yolcu tipi de daha moladan yeni otobüse binen yolcunun su istemesiydi. O yolcuları limon kolonyasını daha az dökerek cezalandırırdım. Hatta bir defasında bir yolcu kolonya servisinden yarım saat sonra, bizzat arkaya gelerek kendisine kolonya servisi yapılmadığını söyledi. Yolcunun bu hak arama bilincine saygı duyarak, kendisini tütün kolonyası ile onore ettim.

Bazı uzun yolculuklarda Ahmet Abi’ye sabaha karşı uyku çökerdi. Düşünsenize yedek şöför yok. O sıra beni yanına çağırırdı sohbet için. Daha da zorlanırsa omuzlarına masaj yapardım. O halde yolu tamamlardı.

Muavinliğin iyi taraflarından birisi de mola yerlerinde kral gibi karşılanırsınız. Öyle ya 42 müşteri getirmişsin. Oradan patron bağırır: ‘oğlum donat masayı’. Ama ben ısrarla taze fasulye isterdim. Özellikle çok virajlı yollarda kebap ağır gelirdi. Ahmet abi kızardı bana: ‘oğlum söylesene kebabını’. Ama ben hafif şeyler yemeyi tercih ederdim.

Yolculuk boyunca yoldan aldığımız yolcuların parasını ben toplardım. Tabii o dönem ayakta yolcu almak serbest. Biz turu tamamlayıp Kayseri’ye dönene kadar Ahmet Abi ‘para sende kalsın’ derdi. ‘Yiğenim o paradan harcayabilirsin’ diye de uyarırdı. Ben de o dönemin en revaçtası gazoz içer, köfte ekmek yer ve tatlı alırdım. Ama limitimi aşmamak için de çok dikkat ederdim. Özellikle asker dağıtımında, yerel ilçe pazarlarının olduğu bölgelerde, bayramlarda onlarca yolcu ayakta olurdu. Kimse de bu duruma itiraz etmezdi. En çok Kayseri, Tokat, Amasya, Samsun, oradan aynı yoldan Kayseri üzeri Niğde, Adana ve İskenderun ve tekrar Kayseri seferinden nefret ederdim. Bu seferimiz asırlarca sürerdi. Düşünsenize Karadeniz ve Akdeniz’i Kayseri’de ki denize bağlıyorsunuz ve Montrö yerlerde. Ayrıca her ilçeye, köye ve şehre uğrar, hiçbir yolcuyu kaçırmazdık. Özellikle Amasya, Turhal ve Tokat bölgesinde pazara gelen, kısa mesafe giden yolcular olurdu. Hepsinin bagajı olduğundan otobüs adeta durarak yol alırdı. Benim halimi hiç sormayın. Yolcu al, para topla, bagaj al, geri ver ve ayrıca yolcunun su içme hakkına sahip çık… Saatlerce arka kapının önündeki merdivene sıkışarak bir tutam oksijen ara ki, hak getire.

Yine bu tarihi seferlerin birisinde Adana girişinde bir yolcu; ‘şoför biz biraz ileride ineceğiz’ diye öyle bir bağırdı ki, otobüsteki bütün çocuklar topluca ağlamaya başladı. Ahmet Abi biraz ileride müsait bir yerde durdu. ‘Burası değil öbür ışıkta ineceğiz’ dedi; kadife sesli adam.

Öbür ışık kaçmıyordu ya, durduk işte. Kadınlı erkekli altı kişilik bir grup. Ben bagajları indirdim. Bir sepetin içindeki yoğurt dökülmüş ve diğer müşterilerin de bagajlarını batırmış. Biraz tuz, az sarımsak, iki salatalık ve üstüne az nane, otur bagajda taze taze ye, o denli batmış bagaj. Kadının biri küfürün kutsal topraklarına gelmenin saadetiyle, benim bile utandığım küfürler savuruyor. Sanırsınız ki, o dönem Adana’da henüz yoğurt bulunmamış ve kadını ‘ilk yoğurdu getiren hatun’ ünvanından mahrum bırakmışım. Ben ‘hanımefendi neden binerken sepette yoğurt olduğunu söylemediniz, tedbir alırdık, bakın sizin yüzünüzden diğer yolcuların bagajları da batmış’ desem de, hep beraber toplu küfür terapisiyle üstüme yürüyorlar. Oysa benim Kadınhanı’da bana vuran adam dışında hiç düşmanım yok. Gürültüyle beraber Ahmet Abi arabadan indi. ‘Yiğenim sorun mu var’ der demez hepsi birden ona yöneldi. Biz ikimiz tek, bütün Adana karşı tarafta. Çarpışacağız ve tarihi yoğurt savaşının galibi o gün açığa çıkacak. Ahmet Abi uzun boylu, iri cüsseli, yağız bir Türkmen çocuğuydu. Arabanın arkasında iri bir sopası hep olurdu. ‘Yiğenim sopayı getir’ dedi. Sopayla gruba dalınca bütün Adana İnce Mehmet’ten yardım talep etmek için Toroslara sığındı. Eşyalarını da bırakıp dağıldılar. Biz de, yalın kılıcımızı onların yoğurtlu bezleriyle silip, yola koyulduk.

Bu bana son uyarı oldu. Artık okul zamanı gelmişti, o günden sonra turizm sektörüne olan katkılarımı müşteri olarak sürdürüyorum.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.