İNGİLTERE… Şair o şiiri yazmayacaktı…

Çocukken “Bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasın”, “Etliye sütlüye karışma”, “Söz gümüşse sükut altındır” diye öğretmişlerdi. O şiirleri okumayacaktık işte. Hele Nâzım’ı hiç: “Ben yanmasam / Sen yanmasan / Biz yanmasak / Nasıl çıkar karanlıklar aydınlığa” “Ne kadar yalansız yaşarsak o kadar iyi” diyen Can Yücel de işin tuzu biberi oldu. Oysa Engizisyon mahkemesinden çıkarken hakimlere dönüp, “Eppur Si  – Dünya yine de dönüyor” diyen Galileo Galilei’nin başına gelenleri biliyorduk. Bu şiirlerden sonra krala “çıplak” demek de boynumuzun borcuydu, velhasılı…

Hasan Hüseyin’in dediği gibiydik: “Ekmeği bol eyledik / acıyı bal eyledik / sıratı yol eyledik / geldik bugüne…” Bedri Rahmi’nin öğütleri de kulağımızda küpeydi: “En azından üç dil bileceksin / En azından üç dilde / Ana avrat dümdüz gideceksin / En azından üç dil / Çünkü sen ne tarih ne coğrafya Ne şu ne busun / Oğlum Mernus / Sen otobüsü kaçırmış bir milletin çocuğusun.” 

Hani Tahirle Zöhre” olduğumuz da oldu kavganın orta yerinde. O yıllardaki meramımızı Aziz Nesin anlatsın: “Sen ağaçların aptalı / Ben insanların / Seni kandırır havalar / Beni sevdalar / Bir ılıman hava esmeye görsün / Düşünmeden gelecek karakış / Açarsın çiçeklerini / Bense hayra yorarım gördüğüm düşü…” Orhan Veli’den beter günlerimiz de oldu: “Beni bu güzel havalar mahvetti /… / Böyle havada aşık oldum.” Attilâ İlhan’ı yâd edersek: “Ben sana mecburum bilemezsin / Adını mıh gibi aklımda tutuyorum /… / İçimi seninle ısıtıyorum.” Ahmet Arif ne güzel demiş: “Hasretinden prangalar eskittim / … / Yokluğun, cehennemin öbür adıdır / Üşüyorum, kapama gözlerini…”

Gözlerden sürüldüğümüz günlerde “Eyvallah” demeden memleketten de sürgün olduk. Edib Cansever anlatır halimizi ahvalimizi: “Boynu bükük duruyorsam eğer / İçimden öyle geldiği için değil / Ama hiç değil / Ah güzel Ahmet abim benim / İnsan yaşadığı yere benzer.” 

Çilemizin aslı astarı memleket sevdasındandır. Nâzım bilir bizi kendisinden mütevellit: “Memleketimi seviyorum / Çınarlarında kolan vurdum, hapisanelerinde yattım / Hiçbir şey gidermez iç sıkıntımı / memleketimin şarkıları ve tütünü gibi.”

Biz bu saçları ağartıncaya kadar “Şiir gibi yaşadık” desem abartmış sayılmam. Şiirlerle nöbetteydik, yaramıza tuz deyû şiir bastık, çıkınımızda ve zulamızda her daim şiir vardı, soğuk kış gecelerinde ellerimizi şiirlere tutarak ovaladık, şiirlerle kızdırdık haramileri, polis aramasında şiirlere saklandık, şiirleri birbirine ulayarak firar ettik mapushanelerden.

Şimdi radyodan, bu nacizane yazıya sızan şarkı da Yahya Kemal’in şiirinden: “Dönülmez akşamın ufkundayız. Vakit çok geç / Bu son fasıldır ey ömrüm nasıl geçersen geç!” Cemal Süreya üstadımızı da anmasak olmaz: “Ölüyorum tanrım / Bu da oldu işte / Her ölüm erken ölümdür / Biliyorum tanrım… / Ama, ayrıca, aldığın şu hayat / Fena değildir… / Üstü kalsın…”

Londra’da kerahat vaktinde bu kadeh de bu satırların okuruna kalksın. “Dağ başındasın / Derdin günün hasretlik / Akşam olmuş / Güneş Batmış / İçmeyip de ne haltedeceksin?” Ah Orhan Veli ahhh! Bu şiiri hiç yazmayacaktın.

Önceki haberAKP’liler kültür-sanat vakfı kurdu
Sonraki haber9 anketin ortalaması: Cumhur İttifakı eriyor
Faruk ESKİOĞLU
1958’de Akşehir’de doğdu. Parkalı dönemin tanıklığını yaptı. 1979’da AİTİA Gazetecilik ve Halkla İlişkiler Yüksek Okulu’nu bitirdi. 1984’de Gazi Üniversitesi Ekonomi Fakültesi’nde ‘master’ yaptı. THA’da gazeteciliğe başladı. 1985’de yerleştiği Londra’da da medya okudu ve film yapımcılığı kursları aldı. Nokta İngiltere Temsilciliği yaptı ve Hürriyet Londra bürosunda görev aldı. 1998’de Türkiye’ye döndü. Hürriyet Gazetesi Ekonomi Servisi’nde haberci ve star.com.tr’de ekonomi editörü olarak çalıştı. 2001 ekonomi krizinde Londra’ya döndü ve gazeteciliğini sürdürdü. 2005 Ocak’ında dünya haberleri veren acikgazete.com’u kurdu. 2007'de "Aşkolsun Adı aşk olsun!" başlıklı belgesel romanı Türkiye'de yayınlandı.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.