İNGİLTERE… Siyasetin ilkel güdülere geri dönüşü ve kimlik siyaseti

Aklın sınırlarını zorlayan sonuçlarıyla 24 Haziran seçimleri hakkında düşünmeyi daha uzun bir süre sürdüreceğiz gibi görünüyor. Ülkenin AKP eliyle ortaçağ karanlığına sürüklenmesinin önüne geçebilmek için bu gereklide. Çözüme ulaşmak için sorunun ne anlama geldiğini tanımlamak, sorunu çözmek yolunda bir ilerleme kaydedip etmediğimizi anlamanın ölçüsüyse eğer,  ‘ne yapmalıyız?’ sorusuna eski bilgi, ezber ve alışkanlıklarımızla yanıtlar vermeye çalışarak ilerlemek artık olası görünmüyor.

Seçim öncesi muhalefetin ruh haline baktığımızda; ‘Saray’ın kaybetmesi için koşullar hazır; zaten Saray başarılı olduğunu düşünseydi baskın bir seçim yapmazdı; seçim koşullarının aleyhte olmasına rağmen kazanmak, sandık yoluyla bu iktidardan kurtulmak mümkün, görüşlerinin hakim olduğunu görüyoruz. Bu öngörü ve beklentilere rağmen sandık, bir kez daha “devam” dedi ve muhalefetin, ‘nerede yanlış yaptık?’ sorgulaması başladı.

Seçimlerin daha ertesi günü, Saray’ın kaybetmesi için koşullar hazırdı, ancak muhalefet bunu kullanamadı mealinde yorumlar muhalefeti eleştirenlerin genelde paylaştığı bir görüştü. Futbol diliyle söylersek, ceza sahasında kaleciyle karşı karşıya kalmışken golü atacak vuruş gerçekleşmedi. Muhalefet topu türbinlere vurdu. Peki, muhalefetin sunduğu/sandığı gibi gerçekten böylesine yakın mıydı zafer? Belki de henüz iktidarın sahasına bile girmemişti muhalefet, bırak ceza sahasını?

Futbol analojisini kullanmamın nedeni, bugünlerde Dünya Kupası’nın oynanmasından değil, Türkiye’de halkın son yıllarda, futbol sahasında ezeli iki takım taraftarları gibi birbirinden ayrılması ve seçimlerin bir ‘derbi’ havasında olması nedeniyle. Formaların rengi, taraftarların tribünlerdeki yeri, takımların olanakları, teknik direktörleri, iki taraf her şeyiyle birbirinden farklı iki alanda konumlanmış durumda. Taraftarların, uzaktan şöyle bir bakışla kendi  ‘takım’ını tutan kişileri ayırabilecek kadar renkler farklı artık. Önceki seçimlerden farklı olarak 24 Haziran’da, rejim değişikliği oylanmıştı, ancak, sandığa giden taraf-tar-lar için durum farklı değildi. Önceki seçimlerde olduğu gibi, ‘bizim takım’ın kazanması, tarafların politik tercihlerini belirleyen ana faktördü. Siyasetin diline dönersek, herkes kendi kimliğine oy vermişti bir kez daha. İşte muhalefetin ana yanılgılarından biri de bu, “vatandaş”ların politik görüşlerinin oyların rengini belirleyeceği, en azından değiştireceği yanılsamasıydı. (Burada “vatandaş” sözcüğünü tırnak içine almamın nedeni, sözcüğün eski sosyo-politik anlamında Türkiye’de ‘vatandaş’tan bahsetmenin artık zor olduğunu düşünmemden.) Tersinden söylersek, politik görüşleriyle, kimlikleri arasında böylesine sıkı bir bağ olmadığı ya da o kadar güçlü olmadığı düşüncesiydi. Oysa  Türkiye’de toplum ve dolayısıyla siyaset, AKP’nin hükümete geldiği ilk yıllardan beri hızlı bir şekilde derinleşen kimlik siyasetinin yarattığı bir kutuplaşma yaşıyordu. Mağdur Müslümanların hak ve özgürlüklerini temsil ettiği iddiasıyla gelen AKP değil sadece, sol bile aynı kumaştan, kimlik modasıyla dikilmiş yeni bir elbise giymişti o yıllarda. Bu nedenle, bugünkü sonuçlara şaşırmak, yakın tarihin politik sürecinden bir-haber olmak ya da geçmişten hiç bir ders çıkarmamak demektir.

Kısaca bir hatırlatma yapmak gerekirse; Dünyada hakim sistem neoliberalizm ve onun kültürel farklar üzerinden yeniden yapılandırdığı toplumların etkileri ve bunun politikadaki tezahürü kimlik siyasetleri, geçte olsa Türkiye siyasetine AKP ile girmişti.  İçinde bulunduğu coğrafyanın karakterine bağlı olarak Türkiye’de özgün bir renk alan kimlik siyasetine, o günlerde dünyadaki politik atmosferden de beslenen solun bazı kesimleri ve Kürt siyasi hareketleri de dört elle sarılmıştı. Bunların karşısında, o zamanlar AKP’ye, “takiye yapıyorlar”, AKP kurucularının politik geçmişleri ve onların ‘doğal’ tabanlarının DNA’sı gereği demokrasi düşmanı olduğu gerekçesiyle suçlama getirenler bu yanıyla haklıydı. Buna rağmen, AKP’nin Türkiye’yi bugün getirdiği noktaya varılmasının temel nedeni, takiye yapması değil, kimlik siyasetleridir. Başka bir söyleyişle, AKP, başta iddia ettiği gibi, gerçekten iyi niyetli olsaydı bile bugün bu noktaya gelmemiz kaçınılmazdı. Kimlik siyasetlerinin karakteriydi, toplumları kültürler temelinde ayrıştırmak ve unun üzerinden politika yapmak.

Geçen yıl yazdığım, “Kimlik Siyasetlerinin Patalojisi” (1) başlıklı yazımda şöyle tanımlamıştım kimlik siyasetlerini: “Kimlik siyasetleri, sınıfsal sömürünün ortadan kaldırılmasıyla değil, farklı kimliklerin tanındığı yatay bir sosyo-kültürel düzenin inşası ile ilgilendiği için, siyasal olana, sosyal ve kültürel olan üzerinden ilerlemek, onların temel stratejisidir. Bu nedenle, hangi kimlikten gelirse gelsin, kimliğini; bilgi, gerçek ve doğruyu algılama ve dünyayı yorumlama noktası olarak kullanan her sosyal grup veya politik partinin örgütlenme eğilimleri, politikaya ve insana yaklaşımları ve sosyal davranışları benzerlikler taşır. Bu tür grupların ve üyelerinin yaşam kılavuzları kimlikleri olduğundan rahatlıkla genelleştirebileceğimiz patolojik özellikler gösterirler…” Bu tanımlama üzerinden yaklaştığımızda, AKP iktidarının ilk yıllarından 2010 referandumuna kadar kimlik siyasetlerinin hedef ve sonuçlarını göremeyenlerle, sonrasında AKP’nin iktidar üzerinde var olan vesayeti yavaş yavaş eline geçirmesi ve daha önce kendisinin olmadığından yakındığı özgürlükleri birer birer geri almaya başlamasıyla birlikte hayal kırıklığına uğrayanların,  yine kendi kimlikleri üzerinden politika yapanlar olmasının bir tesadüf olmadığı görülür. Bu bağlamda, 24 Haziran seçimlerinde sandıktan büyük bir değişim ortaya çıkmaması bir sürpriz değildi. Çünkü, çoğunluk için oylanan rejim değişikliği değil, kimliklerdi ve ona göre oylarını attılar sandığa.

SİYASETTE EVRİMSEL GÜDÜLERE GERİ DÖNÜLDÜ

Bahçeşehir Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslarası İlişkiler Bölüm Başkanı Prof. Dr. Yılmaz Esmer’in yaptığı araştırmalardan çıkardığı sonuçlar da bu görüşü bilimsel olarak destekliyor.(2) Bırakın adalet, hukuk, kuvvetler ayrılığı gibi demokrasinin en temel unsurlarının ortadan kalkmasını, soğanın 3-5 liraya çıkması, Suriye’den patates alacak kadar muhtaç olmamız bile ciddi değişiklikler ortaya çıkarmayacağını öne süren Esmer, bir türlü kırılamayan bu eğilimin temelinde çok daha pıhtılaşmış bir dokunun varlığına dikkat çekiyor. Politik kutuplaşmanın, yaşam tarzları, giyim-kuşam ötesinde, karşımızda, insanların artık, ‘bizden’ olanı daha karşıdan, yüzüne bakarak tespit etmeye başladığı bir Türkiye ortaya çıktığını ileri sürüyor. Prof. Esmer, yaptıkları bir araştırmada, parti sembollerini ortadan kaldırarak Türkiye’nin en büyük 20 ilinin AKP ve CHP il başkanlarının kendi web-sitelerinden, hepsinin benzer giyimli, kravatlı fotoğraflarını aldıklarını ve deneklere, öncelikle bu kişiler arasından tanıdıkları biri olup olmadığını sorup, var diyenleri elediklerini anlatıyor. Geriye, gösterilen fotoğraflardaki kişilerin kimliğine ilişkin hiçbir bilgisi olmayan denekler kalır. AKP ve CHP İl Başkanlarının fotoğrafları çift olarak yan yana konarak deneklere gösteriliyor ve ‘Bu adamların hangisi AKP’li, hangisi CHP’li?’ diye soruluyor. Burada deneklerin yazı tura atar gibi seçeneklerden birini seçmesi beklenirken, tahminlerin yüzde 75 oranında doğru çıktığını dile getiriyor. Aynı mantık ve yöntemler izlenerek yapılan çok sayıda araştırma sonuçlarının da benzer oranları vermesi, Türkiye’de insanların artık sadece yüzlerine bakarak, siyasi olarak ‘bizden’ veya ‘bizden değil’ diyebildiklerini kanıtlıyor. Gerçekte bu araştırmanın sonuçlarını kendi günlük yaşamımızdan deneylerle de biliriz; bir lokantada yemek yerken yan masada oturanlar, alışverişte satıcı, kasa kuyruğundakiler veya komşu daireye taşınanlarla ilgili daha tanışmadan tahminler yapmayan var mıdır; veya resmi bir iş için devlet dairesine, bankaya girdiğinde, işlerinin daha çabuk ve pürüzsüz olması için sezgisel olarak kendine benzer bir memurun arkasındaki kuyruğu tercih etmeyen?

Beyin loblarının ilkel kısımlarının devreye girdiği bir Türkiye var artık karşımızda. Tarih öncesi insanların düşmanını bakarak anlayabilmesinin evrimsel güdülerin bir parçası olduğu örneğini veren Esmer, toplum olarak Türkiye’nin de artık beynin o ilkel kısmını devreye soktuğunu ileri sürüyor.

Bu sonuçlara bir önceki yazımda, seçim sonuçlarını irdelemek amacıyla referans olarak kullandığım ‘Dunning-Kurger Etkisi’(3) çerçevesinden bakarsak, kimlik siyasetlerinin yarattığı politik kutuplaşma ve ‘benzeşme’ler zemininde ortaya çıkan gruplaşmalarla, politik tercihlerde ilkel güdülere dönüş arasında birbirlerini karşılıklı besleyen hatta tamamlayan bir ilişki olduğu tespitini yapabiliriz. Bildiğinin  doğru olduğuna kesinlikle inanan, kendini sorgulamayı reddeden kişinin, beyninin ilkel kısmını devreye sokması kadar doğal -kaçınılmaz- bir tepki olabilir mi.

(1) https://www.acikgazete.com/ingiltere-kimlik-siyasetlerinin-patolojisi/

(2) http://www.diken.com.tr/kutuplasmanin-boylesi-toplum-kimin-hangi-partiden-oldugunu-gozunden-taniyor/

Prof. Yılmaz Esmer: Türkiye sosyolojisinde değişiklik yok, seçim kimlikler üzerinden

(3) https://www.acikgazete.com/ingiltere-erdogani-destekleyenlerin-nesi-var/

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

20 − fourteen =