İNGİLTERE… Unutturulan bir medeniyetin izinden (1)

Geçen haftalarda katıldığım, ve çok şeyler öğrendiğim bir seminerde değerli arkadaşım Profesör Doktor Niyazi Kızılyürek şöyle demişti: “Tanrı bizi tarihçilerin elinden korusun”. Sevgili Niyazi bir tarihçi!

Tarihin, devletlerin, ulusların işine geldiği gibi çarpıtılarak öğretildiğinin yığınlarca örnekleri var.

Bunun en iyi örneklerinden birinin İspanya’da, daha doğrusu Endülüs (Al Andalus) bölgesinde görülebileceğinin bilincinde idim.

Uzun zamandır görmek istediğim bir kent idi Granada. En önemli nedenim, Berberi, Arab hakimiyeti altında uzun yıllar kalan özellikle Granada’nın da içerisinde bulunduğu Endülüs bölgesinde bu unutturulan medeniyetin örneklerini görmekti.

Geçtiğimiz hafta eşimle, birkaç günlük bir tatil için nihayet Granada’nın yolunu tuttuk.

Granada, nar anlamındadır. İran’dan kaynaklanan Akdeniz ve Ortadoğunun en güzel, hem de sağlık açısından en yararlı meyvelerinden.

Nar, ismini alan Granada şehrinin sembolü. Dar, taşlı sokaklarda, duvarlarda, turistik eşya motiflerinde nar meyvesine rastlanır. Pek rastlamasak da eminim şehirde epeyce nar ağacı da bulunur.

Narın Endülüs’ün en önemli merkezlerinden olan bu kentin simgesi olması rastlantı değil. Bu meyve dünyanın en yaygın üç dini için büyük önem taşımaktadır.

Kuran, İncil ve Tevrat’ta nar meyvesinden sıklıkla bahsedilir. Adem ve Havva’nın Cennet Bahçesinde yedikleri meyvenin aslında nar olduğu inancı yaygındır.

Kollektİf olarak “Moors” diye adlandırılan İslam güçleri 711 yılında İspanya’yı fethederler. O zaman Portekiz ve İspanya bir aradaydı. Arab ve Berberilerden oluşan Müslümanların hakimiyeti 1492 yılında sonlanır.

Müslümanların Endülüs (Al Andalus) hakimiyeti 250 yıl kadar sürer. 1492 yılında, Granada Katolik Hristiyan güçlere teslim olan son kent olur. Bölgenin son hükümdarı 12. Mohammad, şehrin anahtarını Kralice İsabella ve Kral Ferdinand’a tesilim eder ve böylelikle Avrupa’nın göbeğindeki 700 yılı aşkın Müslüman hakimiyeti sonlanır.

Ercan Hava Limanından çok küçük ve gösterişsiz Granada alanından pasaport işlemlerini tamamlayarak otobüse atlayıp şehir merkezine doğru yola çıkıyoruz.

Yol boyunca karşılaştığımız sahne hiç diğer Avrupa kentlerinden farklı değil. Oldukça büyük, gösterişli oteldeki odamıza eşyalarımızı atıp hemen oteli dolaşmaya çıkıyoruz. Havuzun ve eksersiz salonunun bulunduğu sekizinci kattaki üstü açık terasta bizi muazzam güzellikte bir görüntü karşılıyor.

Karşıda elle uzansak tutacakmışız gibi görülen Sierra Nevada sıradağları tüm ihtişamı ile yükseliyor. Dağların en üst kısımlarının karla kaplı olması görünüşe bir kat daha güzellik katıyor.

Sonradan dağlara ilk kez birkaç gün önce kar yağdığını resepsiyondaki çalışandan öğreniyoruz. Çok şanslıymışız.

Güneşli bir havada otele vardıktan bir saat kadar sonra Granada şehrini dolaşmaya çıkıyoruz. İstikamet Albayzin semti.

Ziyaret edeceğim yerleri önceden araştırmaya özen gösteririm. O bölgeler hakkında sadece turist rehberleri değil, kitaplar da okurum. Granada üzerine yazılmış çok önemli, çok güzel bir kitaba rastlamıştım ziyaretimizden bir ay kadar önce.

“Granada, The Light of Anda Lucia” isimli kitap Albayzin semtine aşık olup ailesi oraya yerleşen Amerikan yazar Steven Nightingale tarafından yazıldı. Bu yazı dizimde aktaracağım bilgilerin birçoğunun kaynağı bu muhteşem kitaptır.

Yol boyunca şık mağazaların arasında, veya arka sokaklarda aniden karşımıza Arab mimarisinden örnekler çıkıyor. Bir kütüphane, hamam, market, han gibi yapıtlar.

Granada bir ünversite şehri olduğundan yollar gençlerle dolu. Çok dinamik, canlı bir şehir. Kasım ayı olmasına rağmen çok sayıda turistin de bulunması bu duruma bir tezat teşkil ediyor.

Amerikan turist gruplarının çok yüksek sesle, etrafa aldırmadan konuşmaları rahatsız edici boyutlarda. Japon turistlerin etrafın tarihi, kültürel dokusu ile hiç ilgilenmeden devamlı şip, şak fotoğraf çekmeleri de öyle.

Albayzin, Müslüman nüfusun İspanya’da son yerleşim merkezi idi. Şehir merkezine iki mil kadar uzaklıkta olan bu semte doğru yavaş adımlarla etrafımızı hayranlıkla seyrederek ilerliyoruz.

Geniş cadde ansızın tamamen daralıp yerini patikadan az büyük daracık bir yola bırakıyor. Solda küçük, turistik eşya satan dükkanlar, butik oteller, rehber acentaları, sağda ise güneş ışınları arasında parıldayarak akan Darro Nehri.

Nehirden çok küçücük bir dere esasında Darro. En azından şehir içindeki hali öyle. İsmini Romalılardan almış ve altın anlamındadır. Romalılar zamanında kıyılarında altın arandığı için ona bu isim verilmiş.

Küçücük bir kaldırım kahvesine oturup kahve ısmarlıyoruz. Yan masalar gençler ve turistlerle dolu. Birazdan tam karşımıza elinde gitar bir müzisyen geliyor.

Büyük bir ustalıkla çaldığı gitar nağmeleri etrafı kaplıyor. Gençler çalınan neşeli Flamenko müziğine el çırparak tempo tutuyor. Herkes mutlu, herkes gülümsüyor.

Devam edecek…

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here