İNGİLTERE… Yılmaz’ın arabası!

Yılmaz oturdu, yeni aldığı arabasının anahtarını masama bıraktı. Belli ki benim dikkatimi arabaya çekmek istiyordu. ‘Abi bıktım bu işlerden, yoruldum artık vallahi’ dedi. ‘Hayırdır’ dedim, ‘arabayı değiştirmişsin?’ ‘Evet abi’ diyerek ekledi: ’O kadar çalışıyoruz, bu kadar hakkımız da olsun.’

Yılmaz, İngiltere’ye Maraş’ın bir köyünden gelmişti. Biz köyde çobanlığın dışında başka bir şey yapmazdık’ dedi ve devam etti: “Sonra amcamın oğlu yardımcı oldu, bana bir şebeke buldu, bir ayda İngiltere’ye ancak gelebildim.”

Doksanların başları, günlerce İtalya’da, İsviçre’de ve Macaristan’da değişik ülkelerden şebekelerin inisiyatifine bırakılmışlar. Dağ kulübelerinde, aç susuz günlerce birilerinin gelip yiyecek getirmesini beklemişler. Bazı günler yakın yerleşim yerlerine yiyecek çalmak için gitmişler; ‘Çok korkuyorduk, yakalanır Türkiye’ye geri yollarlar’ diyen Yılmaz, “Bir ay sonra İngiltere’ye geldiğimizde insanlıktan çıkmıştık’ diye devam etti.

Geldikten sonra amcaoğlu sahip çıkmış. Onlara ev ve iş bulmuş. Uzun süre İngiltere’de tekstil işi yapmış, 90’ların başında gelen insanların büyük kesiminin kaderi hep aynı olmuştu. Hepsi Türkiye’nin özellikle belli bölgelerinden geliyor. Ağırlıklı olarak Kayseri, Maraş, Gaziantep, Malatya ve Aksaray’dan göç eylemişler makus talihlerini değiştirmek umuduyla…

Gelen insanların büyük çoğunluğu saydığımız bölgelerin Kürt ve Alevi köylerinden gelenler. Bu dönemlerde, şebekeler Bulgaristan‘dan Romanya’dan ya da gümrük kontrolü zayıf olan başka ülkelerden insanları doldurup uçakları İngiltere’de havalimanlarına indiriyorlardı. Bu doğal olarak buraya gelmeyi cazip hale getiriyordu. Buraya gelenler oralardaki akrabalarını; ‘neyin varsa sat gel, burası cennet, devlet gelene yardım veriyor’ diye teşvik ediyordu. Avrupa Birliği’nin büyük bir kısmı göçmenlik konusunda daha katı davranıyor olmasına rağmen İngiltere bu konuda biraz esnek bir politika izliyordu. Onlara mültecilik adı altında oturum vermese bile insan hakları adı altında ya da istisnai durum adı altında değişik oturum türleri türetip beş ya da yedi yıllık deneme süreleri sonrasında serbestlik ve nihayetinde vatandaşlık verebiliyordu.

Gelen insanların büyük çoğunluğu kuzey Londra’ya yerleşiyordu, bunun çeşitli nedenleri vardı. Ama en temel nedenlerden bir tanesi, 1960 larda Kıbrıs Rum kesiminden bir kesim Londra’ya gelip kuzey Londra’daki Hackney, Harringey ve Enfield bölgelerinde yerleşiyorlar. Bu bölgelerde tekstil işleriyle uğraşmaya başlıyorlar. Daha sonra Kıbrıs’ta iki kesim arasında sorunlar yaşanınca Kıbrıslı Türkler İngiltere’ye göçmeye başlıyorlar. Kıbrıs Türkleri İngiltere’ye geldiklerinde ortak dil bildikleri tek kesim olan Rumlarla iletişim kurabildikleri için, onların bulunduğu bölgeye yerleşip onlarla birlikte tekstil işine başlıyorlar. Nihayetinde 80 darbesi sonrası gelen Türkiyeli siyasi mülteci kesim, arkasından 90 sonrası gelenler de Kıbrıslılarla ortak dil nedeniyle aynı bölgelere yerleşip tekstilde çalışmaya başlıyorlar. O dönem Kuzey Londra’da yüzlerce insanın çalıştığı tekstil fabrikaları vardı ve yeni gelen kuşak da hızlı bir şekilde tekstil öğrenerek bu tekstil fabrikalarında çalışmaya başladı.

Yılmaz, geldiği dönemi anlatırken gözleri doluyor, ‘Abi’ diyor ve ekliyor: ‘O dönemde ne olacağımız belli değildi… Bizi kapıdan geri gönderebilirler, ki bazı insanları öyle yaptılar. Ülke içine girsek de bizi her an geri yollayabilirlerdi. Bu nedenle bir an önce biraz para toparlayıp hızlı bir şekilde kendimize Türkiye’de bir ev almak ve bir yatırım yapmak arzusundaydık. Ya da dönersek, gönderirlerse kendimize bir iş kuralım hayalindeydik…’

Bu nedenle bu kuşak sabahın yedisinde başlayan, uzun süren bir çalışma temposuna sahipti. Parça başı çalışıldığı için iş olduğu sürece çalışma arzusunda olan bir hırs vardı.

Tekstilde çok eleman ihtiyacı olduğu için, atölye/fabrika sahipleri, bu yeni gelen kişilerin kendi akrabaları, tanıdıkları yanında işi öğrenmelerini sağlamak için fırsatlar veriyordu, bu yöntemle de binlerce kişi İngiltere’de tekstil sektöründe çalışıp bu işi öğrenmeye başladı.

Tekstil çalışanlarının çoğu, parça başı sistemi ile çalışıyorlar. Tekstil fabrikalarının sahipleri, büyük firmalardan etek, ceket ve elbise siparişleri alıyorlardı. Kumaşları getirip kendi fabrikalarında kesiyorlardı ve işçilere parça başı üzerinden işi veriyorlardı. Onlar da siparişi fabrika sahibinin verdiği makinalarda ve malzemeyle dikip teslim ederek, yaptıkları iş için parça başına, örneğin ceket başına, ücretlerini hafta sonu alıyorlardı.

Aslında Anadolu’nun yoksul bir köyünde çobanlıkla geçinen ya da bir şehrinde sadece asgari ücretli işçi olarak çalışan birisinin aniden gelip İngiltere’de bir çift olarak haftada 600-1000 sterlin arası kazanıyor olması muhteşem bir baş dönmesi yarattı. Özellikle bu rakamlar TL’ye çevrilince de oldukça cazip geliyordu. Bu kişilerin büyük bir kısmı mülteci oldukları için doğal olarak da kayıt dışı gelir olarak elde ediliyordu. İnsanlar bu paraları nerede nasıl saklayacaklarını çok bilmiyorlardı. Bunun için de daha önce bu ülkede yerleşmiş işadamlarını banka gibi kullanıp parayı onlara verip ya saklamasını ya da karşılığını Türkiye’deki akrabalarına ulaştırmalarını talep ediyorlardı.

Aslında herkes durumundan memnundu. İşveren bir şirket kuruyor, bunu birkaç ay çalıştırıyor, yaptığı işlemlerden dolayı ödemesi gereken gelir vergisi ve katma değer vergisini alabilmek için o şirketi batırıyor, arkasından da başka bir şirket kurup işlemi devam ettiriyor. Çalışanlar da elde ettikleri geliri beyan etmiyorlar.

İngilizler de aslında çok büyük bir boşluk olan tekstil sektöründe ciddi bir canlanmayı sağlandığı için buna göz yumuyorlardı. Anlaşılacağı gibi Türkiye’deki kayıt dışı sistem burada da uygulamaya konmuş oluyordu. Bu sistem şimdi de lokanta, cafe ve shop gibi sektörlerde uygulanmaktadır.

Aslında, o dönem tekstil sektöründeki insanların çalışma koşulları iyi değildi. Küçük atölyelerde insanlar toz içerisinde çalışıyor, yüksek buharlı makinalarda kumaşların kimyasal boyalarını soluyarak geç saatlere kadar çalışıyorlardı. Bütün gün çalıştıkları için de sosyalleşmelerini kendi fabrika çevresinde sürdürüyorlardı. Çoğu aynı kültürden geldiği için de aslında birbirlerinin kültürüne yabancı değillerdi.

Sonuç olarak her kesim sosyal kulüp adı altında Anadolu kahvelerinin İngiltere’ye taşınmasına alt yapı oluşturmuş oldu. Köy kahveleri kurulmaya başlandı ve zamanla bunlar köy derneklerine doğru evrilerek günümüze kadar geldi.

Bu kahve alanları sosyalleşme için iyi bir köprü görevi görürken aynı zamanda kumar ve uyuşturucu gibi problemler özellikle hızlı zengin olma isteği taşıyan insanların arasında artmaya başladı. Bir dönem sonra İngiltere’de uyuşturucu ticaretinin Türklerin elinde olduğuna dair polisten veriler gelmeye başladı.

Yeni göç kuşağının yaşamı, basit bir şekilde devam ediyordu. Sabahleyin işe geldiklerinde bir çay molası veriliyor, kahve için bir ip çekerek kaybedene kahve ısmarlatılıyordu. Evde hazırlanan yumurtalar, peynirler ve zeytin ile klasik kahvaltı dikiş masalarına serilen gazete üzerinde yapılıyordu. Öğlen yemeğinde yine evde hazırlanmış yemekler yeniliyor ya da varsa civarda bir dürümcüye sipariş veriliyordu. Ama hepsinin ortak bir özelliği vardı, yemekten sonra bir muz yeme ihtiyacı. Türkiye’de o dönem pahalı olan muzu bir işçinin günlük tüketmesi mümkün olmadığından burada bir ziyafet havasındaydı ve herkes yemekten sonra bir muzunu çıkartıp büyük bir keyifle yerdi.

Muhammet Çankıran

Çalışma koşullarının ilkelliğinin yanı sıra, bu insanların büyük çoğunluğunun kaldığı evlerin standartları da oldukça kötüydü. Özellikle iltica etmeyenler, kira giderini düşürmek için ortak ev kullanma eğilimindeydi. Herkes bir odaya yerleşiyordu. Mutfak ve banyo ortak kullanıyorlardı. Bazı evlerde 7-8 kişinin kaldığı da oluyordu. Ayrıca buna bir de sürekli Türkiye’den göç olduğunu ve her an bir akrabanın gelebileceğini, onun ihtiyaçlarının karşılanması için bir dönem sizde kalabileceğinin de hesaplanması gerekiyordu.

Türkiye’den gelen bu emekçi insanların büyük kısmı biraz tasarruf yapınca ilk yaptığı şeylerden biri kendi memleketlerinde bir ev almak olmuştur. Hep, orada bir mülk sahibi olamamış emekçiler bu özlemlerini gerçekleştirmek istiyor ve Türkiye’den gelen, aldıkları ev resimlerinin üzerinden hayal kurarak burada çalışıyorlardı.

Türkiye’li nüfus arttıkça toplumsal ihtiyaçların giderilmesi için gerekli örgütlenmeler de başladı. Öncelikle bu kesimin tercümanlık, yardım başvuruları, sosyal konum edinme ve diğer alanlardaki ihtiyaçlarının karşılanması için dernekler oluşturulmaya başlandı. Bu dernekler toplumun buradaki ihtiyaçlarının giderilmesinde tarihi bir rol oynadılar. Buna paralel olarak toplumun ihtiyaçlarını gidermek için, onların alışveriş yapacağı merkezler, yemek ihtiyaçlarını giderebilecekleri lokantalar gibi aklımıza gelebilecek her sektör kendi organizasyonunu gerçekleştirdi.

Ancak doksanlı yılların ortalarına doğru İngiltere tekstilde işçilik maliyetlerinin yüksekliği nedeniyle üretimi Romanya, Bulgaristan ve süreç içerisinde Uzak Doğu’ya doğru kaydırmaya başlayınca Londra’daki tekstil fabrikaları hızlı bir şekilde kapanmaya başladı. Bu süreçte elinde bulundurduğu tasarruflarla bazı kesimler restoran ve shop sektörüne hızlı bir şekilde yöneldiler. Bir kısmı da aynı işleri yapmak üzere Londra dışına doğru dağılmaya başladılar.

Her ne kadar bu kesimler dünya kapitalizminin en gelişmiş metropolünde yaşıyor olsalar da geldikleri toplumun gelenek ve göreneklerini de burada devam ettirdiler. Örneğin, bir iş kurmak isteyen aile bireyi bütçesi yeterli değilse diğer aile bireyleri tarafından finansal olarak destekleniyordu.

Bugün Londra’da çok ciddi miktarda lokanta, shop & cafê shop, toptan gıda, emlak sektörlerinde Türkiye’lilerin ciddi bir ciro yönettiği bilinmektedir. Kısacası Londra’daki toplum işçilikle başladığı macerasında kendi sermaye birikimini de yaratarak bugünkü yerini aldı.

Buradaki toplumun tarihçesine kısaca bir göz attıktan donra Yılmaz’ın masama koyduğu son model yeni arabasının kaynağına da bir gönderme yapmak gerekir diye düşünüyorum.

Yılmaz iki tane lokanta işleten bir işveren. ‘Abi ben köyde çobandım. Biz köyde yoksul büyüdük ve gün yüzü görmedik’ dedi ama çocukluğunun kültürü oraya ait olduğu için ilk fırsat bulduğunda yaptığı şey köyde ev yapmak olmuş. Aslında dert ev değil, bütün yaşadığı yoksunluklarla, açlıklarla ve dışlanmışlıkların üzerini bir daha gelmemek üzere kapatmaktır amaç.

Yılmaz anlatıyor; ‘Abi’ diyor ve sürdürüyor; ‘Çok çektik burada, kaldığımız evlerde günlerce fare tıkırtısından uyuyamazdık. 5 yıl cocuklarım orada biz hanımla burada yaşadık. Yılbaşı döneminde haftalarca Türk tavuğu diye hindi eti yemişiz. Yaptığımız alışverişin içerisinde aldığımız bazı konservelerin köpek maması olduğunu birlikte kaldığımız arkadaşlar söyledi. Oysa tadı çok da kötü değil. Daha sonra belediyeye başvuruda bulunduk bize bir ev verdiler. Evin içi fare dolu. Belediyenin görevli memuru sorunun ne olduğunu öğrenmek için bizi ziyarete gelecek. Biz dil bilmiyoruz. Zaten doğru dürüst çevremizde bize tercümanlık yapacak kimse de yok. Oturdum bekliyorum. Adam içeri geldi tam o sırada televizyonda Tom ve Jerry oynuyor. Adama televizyonu gösterdim dedim ki; ‘you know Tom and Jerry? ‘ Adam gülümseyerek başını salladı ‘evet’ dedi. Dedim ki ‘Tom is alright ama everywhere is Jerry everywhere is Jerry’ dedim. Adam derdimi anlamıştı güldü bana. Farelerin gelebileceği alanları tıkayarak gitti. Bu gittikten sonra güldüm ağlanacak halime.’

Yilmaz anılara devam ediyor; ‘Birgün evdeyim, yağmur yağmış tavandan su sızıyor, görevliler gelecekler onları bekliyorum, aksilik o gün de yağmur olmadığı için su sızıntısı da yok. Adama da mahçup olmuştum. Tamirci eve gelince sızıntısı olan odaya götürüp ‘Yesterday şıp şıp but today no şıp şıp’ diye izah ettim. Neyseki adam çatıya çıktı bir tane kiremitin su sızdırdığını fark etti ve sorunu çözüp gitti.’

‘Bugünlere gelirken öyle ya da böyle derdimizi anlatacak yöntemler bulduk’ diyordu Yılmaz. Ama aslında business işletmesine rağmen hala İngilizce bilmiyordu ki buna artık ihtiyacı kalmamıştı. Bunun nedeni ise lokanta, shop, coffee shop sektörü kendi içinde gelişince tedarikçiler ve aracılar da aynı komitede gelişmeye başladı. Dolayısıyla bir dükkanı işletmek için çok büyük bir İngilizce ihtiyacı kalmadı. Zaten kendi ihtiyaçları da İngiltere’de gettolaşmış toplum içinde çözülebiliyordu. Bu durumda genel bir İngilizce bilgisi ile durumu kurtaracak bir vaziyette oluyorsunuz.

Engels 1800’lerde İngiliz işçi sınıfının durumunu incelerken işçilerin çalışma şartlarının çok kötü olduğunu, uzun süreler çalışıldığını, hiçbir sosyal hakları olmadığını, çok kötü barınma koşullarına sahip olduklarını vurgular. Bazen İngiltere’de yaşayan, özellikle shoplarda, lokantalarda, cafe shoplarda çalışan Türkiyeli işçilerin koşullarına baktığımızda aslında durumun çok da değişmediğini görebiliriz.

Bazı kurumsallaşmış işverenlerin dışında küçük ölçekli işletmelerde çoğunlukla çalışma saatleri günlük 10-12 saat arası değişmektedir. Haftanın 6 günü çalışan işçilerin çoğunun sigorta primleri dahi ödenen ücret üzerinden yapılmamaktadır. Bunun karşılığı olarak da bir işçinin alması gereken asgari saat ücreti olan 8.21 sterlin dahi ödenmemektedir. Çoğu işveren saatte 5 sterlin gibi bir ücret ödemektedir.

Aslında bu uygulama yasa dışıdır. İşçilerin büyük çoğunluğu bu işverenleri çalışma mahkemelerine götürüp geriye dönük tazminatları da dahil olmak üzere bütün paralarını almaları mümkündür. Ancak çeşitli nedenlerle bunu yapmaktan çekinmektedirler. Bir kısmı yasal çalışma izni olmadığı için kaçak çalışmaktadır, dolayısıyla bu şikayeti yapabilecek cesareti yoktur. İşveren de bunu bildiği için bundan yararlanmaktadır. Bazı kesimlerin ise burada oturumu vardır. Ancak bir iş yerinde kazandığı asgari ücretin hayatını idame ettirmeye yetmeyeceği için, özellikle kirasını ödemeye yetmeyeceği için, iş yerinde kendisini daha az çalışır gösterip devlet yardımları desteği ile hayatını idame etmektedir.

Bu uzlaşma işverenin de işine gelmektedir. İşveren daha düşük işçilik göstererek cirosunu düşük göstermekte böylece daha az vergi ve işveren primi ödemektedir. Ayrıca işyerinde dönen nakit parayı hesaplara dahil etmeyerek işçilikleri de nakit olarak ödemektedir.

İlk etapta bu uzlaşmadan iki taraf da yaralanıyor gibi gözükse de, bu hiçbir zaman işverene, çalışan işçiye asgari olarak ödemesi gereken saat ücreti olan 8.21 sterlin yerine saati 5 sterlin gelen, 30 yıl önce İngiltere’deki ücretlerden bile düşük olan bir fiyat vermesi, ahlaki olarak kabul edilemez.

Bugün, Yılmaz örneğinde gördüğümüz gibi, küçük işletmelerin sahiplerinin bu kadar lüks içinde yaşaması, çok pahalı arabalar alması, köylerde villalar yaptırmasının altında burada çalıştırdıkları çaresiz kalmış işçinin hakkının sömürüsü yatar.

Burada sistemini oturtmuş, kurumsallaşmış bir çok firmamızın asgari ücret konusunda duyarlılığının bizzat tanığıyım. İşçisine en az asgari ücret ödemek için çaba sarf eden, çalışma koşullarını gözeten, eğitimini sağlayan işletmelerin yanında, işçisine hiçbir hak vermeyen, tatil hakkı vermeyen, asgari ücretin altında, haftada 50-60 saat çalıştıran işverenler de haksız bir rekabete neden olmaktadır.

Yılmaz bir ara geri yaslandı. ‘Abi bu ara çok zorlandık‘ dedi. ‘Yeni ev al diye tuturdu hanım. İçine tam 200 bin sterlin nakit yatırdım hala bitmedi‘ dedi. Yılmaz yanında çalışan 20 işçiye saat ücreti 5 sterlin ödüyor ama evin sadece tamiratına 200 bin sterlin harcıyor. Aslında hesap basit. Her işçiye 8.22 sterlin asgari ücret ödemediği için 20 işçiden kendisine kalan para saatte 64 sterlin. Haftada bu işciler 60 saat çalışıyor ve Yılmaz işçilere en asgari ödemeyi yapmayarak aslında yılda 199 bin 680 sterlin cebine atıyor. Ama sorarsan çok çalışıyor ve kazanıyor Yılmaz.

Türkiyeli lokanta, cafe, take-away ve shop çalişanlarının yaşam koşulları gerçekten yürek burkmaktadır. Sadece çalışma koşulları değil, ayrıca bu emekçilerin yaşadığı evler de oldukça kötüdür. Bu kesimler uzun saatler çalışıp, düşük gelir elde ettikleri için koşulları ve iyi ev kiralamaları mümkün değildir. Londra’da bir yatak odalı evin kirası en düşük 1000- 1300 sterlin arası değişir. Tek kişinin çalıştığı şartlarda bir maaş ile bir yatak odalı daire kiralaması hayal bile edilemez. Bu durumda banyo, tuvalet ve mutfağı paylaşabileceği bir oda tutmaktan başka şansı yoktur. Bu odalar da çoğunluğu yasadışı kiralanan, dar, bakımsız mekanlardan oluşur. Bu şartlarda yaşayan ve çalışan emekçilerin serbest oturum sürecini tamamlayıp devlet yardımı alana kadar fazla seçenekleri yoktur.

Anlaşılan o ki; kapitalizmin ilkel sermaye birikimi döneminin koşullarında uyguladığı çalışma şartlarını bu gün bizim Türkiyeli kesim uygulayarak sermaye birikimini tamamlamak istiyor.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.