İnsan hakları

Geçtiğimiz Pazar günü, 10 Aralık, İnsan Hakları günü olarak bilinmekte ve yılda sadece bir gün olarak böylece anılmaktadır. Hâlbuki insan, yaşamda olduğu sürece doğumdan ölüme dek insandır, hakları vardır, kutlama gibi cilaya gerek olmadan, haklarını kullanma ehliyetini haiz olmalıdır.

İnsan hakları özgürlüklerle ilgili olduğuna göre, özgürlükleri kısıtlayan sistemi analiz etmek gerekmektedir. Doğa ile baş başa mutlak özgürlük içinde yaşamdan fedakârlıkla “sosyal sözleşme” sonucunda toplumsal yaşama geçişte bazı özgürlüklerimizden feragat etmemiz kolektif irade ile yapıldığından ciddi sorun teşkil etmemekte, hatta toplumsal düzen içinde birlikte yaşamın sağladığı güvenlik ve işbölümü yararlı dahi olmaktadır.

Toplumsal yaşamda başat ekonomik sistem bireyler üzerinde ciddi kısıtlar getirmektedir. Toplumun bir kesimi varsıllık peşinde haz tutkusu ile koşarken, giderek daha büyük bölümü aç kalma endişesi ile köleleşme yolunda kader yoldaşları ile mücadele etmekte ve bu mücadeleden yine varsıl kesim yararlı çıkmaktadır. Ne hazindir ki, toplumun büyük kesiminin hissesine konan küçük kesim, gözleri yaşartıcı bir davranış(!) sergileyerek, İkinci Paylaşım Savaşı ertesinde dünyanın büyük bölümünün kızıla boyandığı dönemde Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nun 217 sayılı kararı ile  “İnsan Hakları bildirgesi” ni oluşturmuş ve her yılın 10 Aralık gününü bu zaferi kutlamaya ayırmıştır. Birleşmiş Milletler Genel Kurulu tarafından 10 Aralık 1948’de ilan edilen İnsan Hakları Evrensel Bildirisi, 4 Kasım 1950’de Roma’da “İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına İlişkin Sözleşme” ile yenilenmiş ve uygulamaya koyulmuştur. Söz konusu bildirilere bakılırsa, eğitimden seyahate, ifade özgürlüğünden siyasileri eleştiriye, çalışmadan dinlenmeye dek biz dizi alanda haklar insana bahşedilmiştir. Kâğıt üzerinde bahşedilmiş hakların geçerlik derecesi ekonomik sisteme bağlı olduğundan, samimiyet konusunda derin kuşkular yaşanmaktadır. Zaten, böylesi yılda bir günlük kutlama ile geçiştirilmeye çalışılan bu tür niyet gösterileri, ancak gerçekte olmayan olgular için geçerlidir.

Çok temel özgürlüklerin gerçekte olmaması ya da kâğıt üzerinde gösterilse dahi yaşamda yer bulmaması ekonomik sistemle ilgilidir. İnsan hakları ile ilgili sosyal ve siyasal alandaki düzenlemeye koşut olarak ekonomik alanda da “sosyal haklar” düzenlemesi zaman zaman öne çıkmakta, hatta yaşama da geçirilmektedir. Söz konusu politikaları uygulayan devlet yapılanmasına da “sosyal devlet” adı verilmektedir. Gerek sosyal haklar düzenlemesi, gerek sosyal devlet politikaları, tarihsel zorunluk nedeniyle maalesef peşinen reddedilebilecek düzenlemeler olarak görülmeyip, belirli zamanlarda uygulamaya da koyulmuş olmakla beraber, iki nedenden kabul edilebilir değildir.

Birincisi, söz konusu politikalar yaşanan sorunlara kesin çözüm değil, ancak sorunları geçici süre için kısmen hafifletici niteliktedir. Meselenin özünü değiştirmeden, salt yaşanan sorunları hafifletici politikalar, politik ortamın ve güç ilişkilerinin değişmesi durumunda kaldırılmaya mahkûm olur. Nitekim İkinci Paylaşım Savaşı ertesinde ileri ekonomilerde uygulamaya koyulmuş olan sosyal politikaların, sistem sıkışıklığı ve krizlere bağlı olarak 1970’lerden itibaren giderek renginin ve dozunun değiştiği gözlenmiştir. Biraz zorlama ile de olsa denebilir ki, 1950’lerden 1975’lere dek yaklaşık 20 – 25 yıl uygulanmış olan sosyal politikalar, sermaye kesimi aleyhine emeği güçlendirmiş olsa idi, 2008 yılında başlamış olan, varsıllar ve yoksulların bu denli ayrışmış olmasının yol açtığı kriz yaşanmazdı.

Sosyal politikalara yöneltilebilecek ikinci eleştiri ise meseleye böylesi yaklaşımın insanlık adına onur kırıcı olmasıdır. Söz konusu politikalar, gelirin yaratılmasında amil olan kesime hak ettiğinin verilmesini değil, temel yanlışlığı tartışmadan, sermaye kesimine aktarılan haksız kazancın bir miktarını adeta sadaka niyetine toplumun yoksul ya da ihtiyaç içindeki kesime aktarılmasını hedeflemektedir. Bu hazin durum o kadar nettir ki, görüntüyü kurtarabilmek için sosyal politika uygulamalarında insan onurunu zedeleyici söylem ya da davranışlardan kaçınılması ve uygulamanın “vatandaşlık hakkı” olarak sunulması salık verilmektedir. Kısacası, önce hak tecavüzüne uğrayan birey, ikinci aşamada tecavüzün ancak bir bölümünün telafisi yoluna gidilirken de durumun bilinç düzeyine çıkmasını önleyici davranışlarla aşağılanmaktadır.

Kapitalizmin en haşin döneminde kadınlar ve çocuklar ileri düzeyde sömürü altında çalıştırılırken ve böylesi vahşet düzeni Marx’ı yaratırken sosyal politika önlemleri etkili biçimde gündeme gelmemiştir. Kapitalizmin ikinci krizi ve İkinci Paylaşım Savaşı ertesinde sosyal politikaların güçlü şekilde ortaya çıkmasında komünizm dehşeti yanında, döneme hâkim ve yaygın emek mücadeleleri ve özellikle de sermayenin piyasa gereksinimi etkili olmuştur. Öyle anlaşılıyor ki, söz konusu politikaların asıl talepçisi, politikadan maddi yarar sağlayan ihtiyaç içindeki kesim değil, komünizme karşı ideolojik mücadele yürüten ve piyasaları genişleterek birikim potansiyelini yükseltmeyi hedefleyen sermaye kesimidir. Hal böyle olunca, komünizm dehşetinin yeryüzünden şimdilik kalkmış olması ve küreselleşme-finanslaşma politikaları ile piyasaların genişletilmesi yanında emek mücadelesinin de güç kaybetmesi neticesinde günümüzde sosyal devlet ve sosyal politikalar da güncelliğini yitirmiştir. Çünkü giderek yoksullaşan emek ve sair kesimin talebi, kaynak sahibi ve arz edici konumundaki varsıl kesim tarafından artık güçlü ve korkutucu bir tehdit olarak algılanmamaktadır. Çünkü sosyal devlet veya sosyal politika uygulamaları görünüşte sosyal veya politik olmakla beraber, özde ekonomik koşullar ve toplumsal güç dengesi ya da dengesizliğine dayanır.

Ne hazindir ki, İnsan Hakları gününde, feodal dönemin kölesi ya da serfi, insanın insana tahakküm ettiği kapitalist sistemde ücretli köle ya da serf haline dönüştürülmüş olduğu görüşü bazı kitap sayfalarından yaşama geçirilememiştir. Hal böyle olunca, maalesef, ancak göz boyayıcı söylemlerle köleliğin yüceltilmesi yoluna gidilmektedir.

Kapitalizmin belirleyici olduğu üretim ilişkisinde politik haklar, ifade özgürlüğü ya da bilgi edinme vb gibi çok temel sosyal ve siyasal haklar da “kamu yararı” ya da “kamu düzeni” gerekçeleri ile sermaye lehine kısıtlanmaktadır. Ekonomik, politik ya da sair tüm hakların kısıtlanması, aynı zamanda çevreye yayılan dışsallık etkisi ile, söz konusu hakların kullanılması neticesinde oluşabilecek yararlardan toplumun mahrum bırakılması anlamını taşır.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

19 + fifteen =